Ölü yıllar, nesillerin sahipsizliği ve Bediüzzaman'ın gelmesindeki zaruret

Himmet UÇ

Osmanlı felsefesi ve dünya görüşü ile yıkıldıktan sonra yeni nesillerin elinde milletinin dini ve kültürü ile ilgili birşey yoktu. Bütün cumhuriyet neslinin bir arayış içinde olduğunu onların hayatlarını yakından takip ettiğim için biliyorum. Onların içinden yazar ve şair olanların elinde bizden bir kimseyi göremezsin. Gerek batıda gerek bizde yeni nesillerin dikkatini dinler çekmez, birçoğu din aleyhtarıdır.

Dinler fenlerin, astronomi, teleskop, mikroskop ve fenni araştırmalar sayesinde insanların aklı ve kalbi bu aletlerin gözlemleri ile varlık, yaratılış ve insanın ne olduğu, insanın bu dünyadaki seyahatinin nerde başlayıp nerede bittiği konusu, önlerine bir şey konmadığından bilmemektedirler. Bizde Necip Fazıl, Asaf Halet daha birkaç yazar ve şair bu kurak mevsimde faaliyetlerini icra ederler. Necip Fazıl bile otuzlu yaşlardan sonra bir vesileyle gökyüzünü ve oradan gelen hakikatleri keşfetmiş ama yüzü gülmemiştir, hapisler, sorgulamalar ile geçmiştir bir dönem hayatı.

Aşağıdaki yazı Habertürk yazarı Muhsin Kızılkaya’ya ait. Bu metinde okuduklarım bana Bediüzzaman gibi bir insanın Türk milletine ilahi bir lütuf olarak ortaya konduğu duygusunu yaşatmıştır. O dönemde o kadar heba olan aydınlar vardır ki bugünleri nasıl yakalamışız hayret. Eğer Bediüzaman bu şaşkın nesillerin önüne konsaydı, iş çok başka olacaktı. Cumhuriyet dönemiyle birlikte ataları Asya bozkırlarında Avrupa düzlüklerinde hakikat uğruna yaşamış olan millet, kültürel ve dini sefalete atılmıştır. Bu yazıdan anladığım Bediüzzaman’ın insanımızın, aydınımızın ihtiyacı olan şeyleri anlatması bir tesadüf değildir, yerinde ve isabetlidir. Yazı benim ilgimi çekti, inşallah sizin de çeker. Bugün hala rehbersizlik yüzünden nesiller yine heba olmakta önlerinde batının seksüel ve sensüel romanları bulunmaktadır. Devletimiz hala onların zihnini kurtarmak için bir kültürel seferberlik yapmamıştır, gariptir.

***

Yusuf Atılgan, Abdülbaki Gölpınarlı, William Faulkner

Dünyada hangi milletten olursa olsun; ününün doruğunda olan, yazdığı iki buçuk roman ve bir hikaye kitabıyla ölümsüzler arasına katılan, yaşadıkça yazdıklarının konforunu yaşama imkanı sahip bir yazar “Bir daha dünyaya gelirseniz ne olmak isterdiniz?” sorusuna tereddütsüz “tekrar yazar olmak isterdim” karşılığını verir, buna adım gibi eminim. Zira böylesine bir yazarlık her ölümlünün hayal edebileceği bir şeydir; bir de mesleki kıskançlığın ağır yükü altında ezilen yazarlar gırladır bütün dünyada.

Ama bizden birisine Yusuf Atılgan’a bu soru soruldu, o da hiç tereddüt etmeden, “Bir daha dünyaya gelirsem öğretmen olmak isterim” cevabını verdi.

*

Yusuf Atılgan, Balıkesir Lisesi Edebiyat Bölümünü bitirdi. Ailesi Tıbbiyeyi okusun, doktor olsun istiyordu. Ama o baştan beri kafasına edebiyat öğretmenliğini koymuştu. Edebiyat fakültesinde okuyacak, edebiyat öğretmeni olacaktı. Edebiyat fakültesinde okumak üzere 1939 yılında İstanbul’a gitti.

Edebiyat Fakültesi o sırada Vezneciler’de daha sonra bir yangında kül olan Zeynep Hanım Konağı’ndaydı. Proust’u, Gide’i öğrendiği hocası Ahmet Hamdi Tanpınar, ders gördükleri odanın Zeynep Hanım’ın yatak odasını olduğunu söylemişti birkaç kere talebelerine. Zeynep Hanım dediği, şu anda adı Üsküdar’da bir hastanede yaşayan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın en küçük kızı, Kamil Paşa’nın eşi Zeynep Kamil’dir. Hocalarından birisi de Halide Edip’ti. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa’nın desturuyla sürgünden memlekete dönmüş, bu fakültede ders veriyordu o sırada. Yaşı bir hayli ilerlemişti Halide Hanım’ın, evi mektebe yakın Laleli’de, ders çıkışında talebelerinin desteğiyle evine yürüyerek gidiyor, yol boyunca hep edebiyat sohbetleri yapıyordu onlarla… Bir gün çevirsin diye bir metin verdi Yusuf Atılgan’a, o da çevriyi bitirip evine götürdü, kapıyı açınca Halide Hanım, varıp hocasının elini öpmek istedi talebesi, Halide Hanım elini çekip, “Bana bak, bir kadın kaç yaşında olursa olsun gene de eli öpülmez” dedi. Talebesi kızarmış, bozarmış bir halde ayrıldı hocasının evinden.

Yusuf Atılgan bu mektepte ilk sene babasının gönderdiği 25 lirayla okudu. İkinci sene aynı parayı göndermeye babasının durumu el vermeyince, “yatılı bir mektep bul kendine” dedi babası. Önce Yüksek Öğretmen Okulu’nun kapısını çaldı, kapı açılmadı, ikinci sınıf öğrencilerini almıyorlardı. Umut askeriyede, oraya başvurdu, okula kabul edildi. İkinci seneden itibaren askeri okulda yatıp kalktı, edebiyat fakültesine de askeri öğrenci kıyafetiyle gidip geldi.

Forsu binbeşyüzdü!

*

1940’lı yılların başı bütün dünya için zor yıllardır. Faşizm freni patlamış bir kamyon gibi insanlığın üzerine gidiyor, Hitler orduları zafer üstüne zafer kazanıyor, bir ur gibi, sinsi bir yılan gibi insanlığın bütün atardamarlarına nüfuz ediyor, büyük insanlığın derdini dert edinmiş yazarların kitapları meydanlarda yakılıyor, Walter Benjamin ile Stefan Zweig gibi intihar eden entelektüeller çoğalıyor, her ülke yarın kapımızı da çalabilir diye Hitler için kapısını hafifçe aralık bırakıyor, bu yüzden de münevverine, düşünen her insanına kötü muamele yapıyordu.

Memleketimizde de durum aynıydı… Hitler kazanırsa eğer yanına geçmek için onu fazla kızdırmamak lazımdı. Hitler’in 50. doğum gününde resmi bir heyet gönderiyor devletimiz, Hitler’in propaganda makinesinin başmühendisi Göbels İstanbul’da misafir ediliyordu.

Şükrü Saraçoğlu hükümeti çoktan faşizme dümen kırmıştı. Hitler hayranı yerli faşistler de asker yazılmıştı Saraçoğlu’na.

*

O yıllarda faşizmin panzehiri Marksizm olarak görülüyordu. İnsanlığı bu beladan kurtarmak ancak bu fikriyata destek vermekle mümkündü. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de komünistlikle hiçbir ilişkisi olmayan misal edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı gibi bazı münevverler de Marksizme meyil etmeye başladılar. Ancak neyin Marksizm neyin Kemalizm olduğu hiç kimsenin kafasında çok net değildi. Kemalizm’i Marksizm sananlar çoğunluktaydı ama…

Atatürk’ün vefatına kadar Kemalizm dışında bir fikrin esamesi okunmadığı için, vefatından sonra İsmet Paşa’nın dizginleri hafifçe gevşetmesiyle birlikte, bizde de sağ-sol kavgası başladı. Önceleri fikri planda süren bu kavga bir süre sonra mahkemelere taşındı. Sabahattin Ali-Nihal Atsız davası işaret fişeği oldu.

Hitler orduları Moskova önlerinde bozguna uğrayınca da Milli Şef hemen dümen kırdı; o zamana kadar Sansaryan Hanı’nın tabutluklarında Parmaksız Hamdi’nin kerpeteniyle çekilen ağrısız solcu dişlerinin yerini, yakın zamana kadar müttefikleri Nihal Atsız ve arkadaşlarının çekilen tırnakları aldı.

*

Yusuf Atılgan, askeri talebe olarak edebiyat fakültesinde okurken, yakın arkadaşları sonradan Vedat Türkali adıyla ünlenen Abdülkadir Pirhasan, Tahsin Berkem, Asaf Ertekin, Osman Paçalı ve daha sonra Vedat Türkali’yle evlenecek olan Merih Hanımla birlikte; içinde yer alıp faşizme karşı savaşmak için TKP’yi aramaya başladılar. Gittikleri tersanelerde, fabrikalarda, kenar mahalle kahvelerinde, şehrin gizli dehlizlerinde, esrarengiz şahısların bıraktıkları işaretleri takip ederek gittikleri yayınevlerinde, hiçbir yerde “partiyle” karşılaşmadılar. Ya böyle bir parti yoktu ya da onları istemiyorlardı.

Daha sonra İngiltere’ye gidip tam on yıl boyunca bu arayışlarını “Güven” adını verdiği iki ciltlik tuğla kalınlığında bir romana dönüştürdü Vedat Türkali.

*

Kendisi söyler; Mihri Belli’nin girişimiyle kurulan ve o sırada bir arayış içinde olan gençlerin ilgi gösterdikleri “İlerici Gençlik Birliği”ne Yusuf Atılgan’ın katılması o sırada ilgi duyduğu Tevhide adında bir kız sebep oldu, peşine takıldı sevgilisinin “Birliğe” katıldı.

1944 yılında Edebiyat Fakültesini bitirdi Yusuf Atılgan. Özlemini çektiği öğretmenlik mesleğine altı aylık bir eğitimden sonra Akşehir’deki Maltepe Askeri Lisesi’nde başladı. Öğretmenlikte bir yılını tamamlamadan, tam on ay sonra polis aldı onu. Uzun süren bir işkence dönemi başladı. Ne “Birlikte” tanıdığı arkadaşlarının ne de birlikte komünist partisini aramaya çıktıkları Vedat Türkali ve öbürlerinin adını verdi…

Suçları ağırdı. 19 Mayıs 1944 günü erken bir saatte iki kişi Süleymaniye Camisi’nin kuzeye bakan iki minaresi arasına, 32 metrelik Amerikan bezi üzerinde ikişer metre boyunda harflerle “Saraçoğlu Faşisttir” pankartını asmışlardı. Bu eylemi komünistlerden başkası yapamazdı!

Geniş bir tutuklama furyası başladı. Komünistlerin toplu olarak Parmaksız Hamdi’nin Sansaryan Han’da bulunan “tabutluklarıyla” tanışması bu hadiseyle oldu.

Aralarında öğretim üyelerinden Abdülbaki Gölpınarlı da vardı, ressam Nuri İyem de…

Yusuf Atılgan’a isnat edilen suç gizli “komünist partisine” üye olmaktı.

Mahkeme aylarca sürdü. “Saraçoğlu’nun faşistliği” hemen unutturuldu, biraz deşerlerse altından Göbels’in gezisi, Hitler’in doğum gününü kutlama ve başka çapanoğulları çıkabilirdi, en iyisi işi “komünistliğe” bağlamaktı!

Mahkeme 25 Şubat 1946 günü kararını açıkladı. Yusuf Atılgan TCK’nın 141. maddesine dayanarak 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Kararın gerekçeli hükümde; liseden itibaren komünizme meyilli olduğu (lisede öğretmeni Behice Boran’dı), fakültede bu eğilimini sürdürdüğü, arkadaşlarına kitap vermek suretiyle bu temayülünü olgunlaştırdığı, bu amaçla bir hücre teşkil ettiği, daha sonra da Komünist Partiye girdiği, faaliyetlerine katıldığı belirtildi. Yattığı süre cezasından düşürüldü, 1700 kuruşluk mahkeme masrafları kendisine ödetildi ve ordudan ihraç edildi.

6 ay ceza aldı ama zaten 10 ay yatmıştı.

Ne Sansaryan Han’da gördüğü işkence ne fazladan yattığı umurundaydı; asıl öldürücü olan öğretmenlik hakkının elinden alınmış olmasıydı.

*

Yusuf Atılgan gözaltında, hapishanede geçirdiği günleri hiç anlatmadı. Söz açıldığında dost meclislerinde sağda solda, hapishanede öğrendiği şu sözü tekrarladı sadece:

“İçeri hiç girmeyen eşek, iki kere giren eşşekoğlueşektir.”

Bunun dışında, mahkeme sırasında “dava arkadaşı” Abdülkadir Gölpınarlı’nın “teatral jesti”nden bahsetti gülerek. Hakim Gölpınarlı’ya işini sorduğunda, kelimelerin üzerine basa basa işini şöyle tarif etti:

“Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekaleti İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçentim…”

Yargılananlar arasında daha sonra ünlü bir doktor olan Müeyyet Boratav da vardı. “Sakıncalı Doktor- 20.yüzyıldan Anılar” kitabında Boratav, Gölpınarlı’dan da bahsetti.

Abdülbaki Hoca komünistlere karşı sürek avı başladığında Edebiyat Fakültesinde Divan Edebiyatı ve Tasavvuf doçentiydi. İşkence sırasında bir öğrencisi adını vermişti polise, öğrencisi hocanın “ben TKP’ye katılan ilk öğretim görevlisiyim ve bununla şeref duyuyorum” dediğini söylemiş polise, alıp onu da içeri tıkmışlardı. Sorguda Hoca ile öğrencisi yüzleştirilmiş, Hoca konuşmayı kabul etmişti.

Hakim, böyle bir konuşma olup olmadığını sordu Gölpınarlı’ya. Hoca şu cevabı verdi:

“Ben böyle bir konuşma olduğunu hatırlamıyorum. Ama olmuşsa her halde şaka sanmışımdır. O çocuğu emniyette karşıma öyle perişan ve feci durumda getirdiler ki benim yüzümden çocuğa tekrar kötü muamele yaparlar diye söylediklerini kabul ettim. Daha başka şeyler söylese onları da kabul ederdim.”

Devamında da Gölpınarlı Hoca, Mevlana’yı beğenen Müslüman sosyalist fikirde olduğunu söyledi. Boratav’ın aktardığına göre Abdülkadir Gölpınarlı mahkemedeki savunmasında Kuran’dan örnekler vererek o kadar güzel konuştu ki mahkeme heyeti adeta kendinden geçmiş bir halde pür dikkat onu dinledi, hatta konuşmaları hiç dinlemeyen, onları önemsemeyen mahkeme başkanı Paşa bile hayran hayran kulak verdi söylediklerine

Tam bu sırada savcı mahkemeden gizli celse talebinde bulundu. Herkes dışarı çıkartıldı, içerde sadece Hoca ve mahkeme heyeti kaldı. Bir süre sonra içerden Hoca’nın feryatları yükseldi. Arapça Farsça küfürlerin bini bir para, Hoca içerde adeta çıldırmış gibiydi. Gürültü sona erince diğer sanıklar içeri alındı. Savcının başı önüne eğik, yüzü kıpkırmızıdır. Mahkeme heyetinin yüzünden düşen bin parça, Hoca ise çok üzgündür. Meğerse gizli celse sırasında savcı Hocaya demiş ki:

“Sizin dini, felsefi düşüncelerinizi öğrendik, eserlerinizi de tanıyor, okuyor ve beğeniyoruz. Siz yoksa bu gençlerin arasına başka bir maksatla mı katıldınız?” diyerek Hoca’nın “eşcinselliğini” ihsas etmiş. Hoca önce savcının sorusunu anlayamamış, anlayınca da basmış kalayı.

On ay kadar beraber aynı koğuşta yatan gençlerin tümü Abdülkadir Gölpınarlı’nın hep ağırbaşlı, çelebi, babacan, hoca ve saygılı adam tavrından hiç taviz vermediğini söylerler.

*

Hapishane arkadaşlarından birisi de ressam Nuri İyem’di. Nuri İyem, “Yusuf Atılgan’a Armağan” kitabının hazırlayan Turan Yüksel’e onu şöyle anlatır:

“Hapisteyken gerçi onun resmini yapmıştım ama fazla görüşmemiz de olmamıştı. Çünkü onu başka bir koğuşa vermişlerdi. Bir gün cezaevi müdüründen izin alarak yanına gittim. Baktım ki koğuş arkadaşları Nihal Atsız, kardeşi, Nurullah Barıman, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan gibi Turancılar davası sanıkları. Onların içinde kendi kabuğuna çekilmiş, sessizce köşesinde yaşamaya çalışıyor. Onlar ise çok hareketliler. Sordum: ‘Yusuf zaman nasıl geçiyor’ diye. ‘Bilmece oyunlarıyla falan zaman geçiyor’ dedi. Ben oradayken de oynadılar. Nihal Atsız bir bilmece sordu. Kimse bilmedi. Biraz bekledi bilmeceyi tekrarladı. Yusuf’a döndü: ‘Evet söyle cevabı nedir?’ ‘Bilmiyorum, sen söyle’ deyince (Anadolu’da bilmece tekerlemesi gereğince bilmeceyi soran doğru yanıt alamazsa karşısından bir il gibi bir şey ister. Mesela bana Erzurum’u ver söyleyeyim gibi. Alma vaadi üzerine bilmecenin doğru yanıtını söyler.) Atsız da ‘Peki öyleyse yüz tane komünist kellesi ver ki söyleyeyim’ dedikten sonra bilmecenin yanıtını açıkladı.

Yusuf’un kulağına ‘Dilekçe ver, gel bizim koğuşa’ dedim ama sesi çıkmadı. Sonra birkaç hafta daha gittim yanına portre çalışmamı bitirdim.

Gidip gelmelerimde bir tiki dikkatimi çekmişti; Yusuf bir eliyle hep kulağıyla oynardı. Romanında (Aylak Adam) da vardır bu. Adam hep kulağıyla oynar.

Yusuf’un en yakın arkadaşı Yüzbaşı Kadir (Vedat Türkali)’dir. Onu o çok iyi tanır.

Hapislik bittikten sonra Yusuf’u ölene kadar bir daha görmedim. Köyüne kapandığını duyduk. ‘Aylak Adam’ romanı yayınlanınca da orada neler yaptığını anlamış olduk. Bazı sol çevreler onu toplumdan kopmuş, bireyci, kaçak, korkak gibi suçlamalarda bulundular. Son yıllarda böyle diyenler azaldı. Toplumun bozukluklarını, bireyi verirken de yansıtılabileceğini anladılar.”

*

Yusuf Atılgan, “sevgili durumundan” politik faaliyetlere giriştiğini kendisi söyledi, “Ben o işe sevgilimle girmiştim. Hapisten çıkınca da ‘arkadaşlar bu iş bana göre değil’ diyerek onlarla temelli vedalaştım” dedi. Sansaryan Han’da Parmaksız Hamdi’nin ilk darbelerine maruz kaldığı andan itibaren bu işin ona “uygun” olamadığına karar verdi belli ki. “Bu kez direndim tamam ama ikinci sefer gördüğüm çözülen o çocuk gibi çözülebilir, bir yığın arkadaşıma hayatı zehir edebilir, kendimi de mahvedebilirim” diyerek daha hapishanedeyken arkadaşlarından yavaş yavaş uzaklaştı.

Çok korkmuştu.

Çok sevdiği öğretmenlik mesleği de elinden alınınca tuttu Manisa’daki köyün yolunu. Uzun bir süre sadece toprakla uğraştı. Annesinin sevdiği, köyden yoksul bir kadınla, Sabahat Hanım’la evlendi.

En yakın arkadaşı Vedat Türkali bu “gidişi” şöyle yorumladı:

“… yirmi yıl semtimize uğramadı bir daha Yusuf. Bütün aramalarımızı karşı­lıksız bıraktı. Onca yıl sonra ortalara çıkınca, iki ya­zar olarak dostça sürdü gene arkadaşlığımız. ‘Diretemez de sizlere kötülüğüm dokunur, yargılamada gördüğüm alçak birilerinin durumuna düşer­sem, diye korktum!’ dedi bir gün. Güvenmemiz boşuna değilmiş Yusuf’a!”

*

Ne olduysa o yıl oldu. O sene 1949’da William Faulkner adında Amerikalı bir yazar Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. O zamana kadar Faulkner’in adını duymamıştı. İzmir’de bir kitapçıda yazarın “Sartoris” romanını buldu. Nobel almış bu yazar bakalım nasıl bir yazarmış deyip aldı. Eve geldi açtı okumaya başladı, anlamıyordu, İngilizcesini kaybetmişti sanki, oysa yazar da çetin cevizdi, sözlük aldı yanına, söke söke romanı bitirdi. Aniden kafasında bir soru belirdi:

“Yusuf sana ne oluyor?”

Meğer aradığı ruh ikizi Faulkner’miş. (Faulkner’le tanışması onu romancı yaptı. Faulkner’in kitaplarının önemli bir kısmını Türkçeye çeviren Murat Belge ise “nasılsa bunun gibi roman yazamam en iyisi onu çevirmek” dedi, romancı olmaktan vazgeçip çevirmen oldu.) Saldırdı Faulkner’in kitaplarına…

Spiral anlatı tekniği kullanıyordu Faulkner. Hikayenin merkezinde adı konmamış bir şey vardı. Bu bir cinayet olabilir, sıradan bir şey de… Okuru daima onun etrafında gezdiriyor, kesin bir şey söylemiyor, pek fazla bilgi vermiyor, sadece sezdiriyor, zinhar her şeyi açıklamıyordu.

Faulkner’i keşfetmeden öce yazdığı “Parmakkapı’daki Pansiyon” romanını, onun “Döşeğimde Ölürken” romanına benzediğini görünce yırtıp attı.

Faulkner’in Nobel konuşmasını dinlemiş veya bir yerlerde bulup okumuş muydu bilmem ama büyük romancı bu Nobel tarihinin en kısa konuşmalarından birisi olan konuşmasında tam da onun bam teline dokunmuştu, diyordu ki:

“Çağımızın tragedyası, sürüncemede kala kala kendisini çekip durmaya bizi alıştırmış olan yaygın, evrensel, elle tutulur bir korkudur. Manevi meseleler kalmamıştır artık. Yalnız tek bir soru vardır: Ne vakit bir bomba beni havaya uçuracak? Bu yüzden kadın olsun erkek olsun günümüzün yazarı, içindeki çatışmalarla bölünmüş olan ve yazılmaya değer, çile ve alın terine değer tek şey olduğu için gerçek edebiyatı tek başına yaratabilen insan kalbinin sorunlarını unutmuştur.”

Ustası Faulkner “yeryüzünde korkudan daha kahpesi yoktur” diyordu amenna ama ona “ne yapıyorsun”, “insanın sonu” henüz gelmedi de diyor ve devam ediyordu:

“İnsan ölümsüzdür, bütün yaratıklar arasında yalnız onun tükenmez bir sesi olduğu için değil, gönlü olduğu için, ruhunda şefkat ve fedakarlık, sabır ve dayanma gücü bulunduğu için. Şairin ve yazarın ödevi işte bunları yazmaktır. İnsanın gönlünü yükseklere çıkartmak ve ona geçmişinin zaferi ve şanı olan mertliği ve onuru, umut ve vakarı, merhamet, acıma ve feragati hatırlatarak dayanma ve kalımlı olma çabasında insana yardımcı olmak, sanatçıya vergidir. Şairin sesi, sadece insanı yansıtmakla yetinmemelidir; o ses, insanın hem kalımlı olmasına hem hüküm sürmesine yardım eden desteklerden, direklerden biri olabilmelidir.”

O sesin peşine düştü.

Ondan okuduğu ilk roman olan “Sartoris” hakkında Faulkner şunları söylemişti:

“Sartoris ile başlayarak şunun farkına vardım ki, üstünde doğup yaşadığım posta pulu büyüklüğündeki toprakta bulunan yazılmaya değer şeylerin hepsini yazmaya bir ömür yetmez ve ben gerçek olanı süzüp güzelleştirmekle efsaneleştirerek bu bölgede hükümdar olmak özgürlüğümü elde edebilirim. Bu düşünce önüme büyük bir insanlık definesi serdi, böylece kendi evrenimi yarattım.”

*

1952 yılında köydeki tarla, bağ bahçe işlerini bir ortakçı olarak arkadaşı Akif Taşçı’ya bıraktı. Eline geçenle yetindi, zaten fazlasında gözü yoktu.

Yazmaya başladı. Ama kağıda geçirmeden. Önce kafasında yazdı. Hikayeyi kafasında bitirdikten sonra kağıda geçirdi. Önce birkaç hikaye yazdı.

Ve sıra “Aylak Adam” a geldi.

*

Ustası Faulkner de yalnız yaşadı onun gibi. Faulkner’a göre yalnızlık, insan hayatının haysiyetiydi. Birçok değerini kaybetmiş olan insanlar çağdaş dünyada tek başına, mert ve gururlu yaşamanın bilincini bile elden kaçırmışlar diye düşünüyordu. O ise bakir bir ormanın karanlık, tüyler ürpertici ama her zaman vakarlı yalnızlığını yaşamaya çalıştı.

Biri Amerika’da, öteki Manisa'nın Rahmanlar köyünde yaşayan iki insanın hayatı nasıl bu kadar birbirine benzer olabilirdi?

“Tekrar dünyaya gelirsen ne olmak istersin?” sorusuna Yusuf Atılgan “öğretmen” cevabını vermişti. Aynı soruyla ustası William Faulkner da karşılaştı, onun cevabı ise şöyledir:

“Dünyaya bir tembel çaylak olarak gelmek isterim. Kimse nefret etmez ondan, kimse kıskanmaz; ne bir isteyeni vardır ne arayıp soranı; hiçbir vakit tedirgin edilmez, tehlikeye düşmez. Canının istediğini yer yaşar.”

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.