İttihad-i İslâm’a Giden Yol-3

Nuran ŞAHİN

NİYET — Büyük Birlik, Küçük Bir Yönelişle Başlar-2

Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye’nin “Katre” ve “Şemme” bahislerinde niyet meselesini yalnızca bir işe başlamadan önce zihinden geçirilen düşünce olarak ele almaz. Niyetin, insanın bakışı ve amellerinin mahiyetiyle ilişkisine dikkat çeker.

“Katre” bahsinde şu ifade yer alır: “Nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder.” (Mesnevî-i Nuriye, Katre.) Bu ifadeyi açıklarken nazarın, bir şeyi nasıl gördüğümüzle; niyetin ise ona hangi maksatla yöneldiğimizle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle insan, yalnızca dış dünyadaki nesneleri değerlendirmez; onlara yüklediği anlam ve onlarla kurduğu ilişki de kendi mânevî hayatını etkiler.

Burada Bediüzzaman’ın mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî kavramları da önem kazanır.

Mânâ-yı harfî bakışta bir şey, yalnızca kendi başına değerlendirilmez; kendisini var eden, ona anlam veren ve onu bir hakikate bağlayan yönleriyle ele alınır. Mânâ-yı ismî bakışta ise eşya ve hadiseler, kendilerinden öteye işaret eden yönleri göz ardı edilerek kendi başlarına değerlendirilir.

Bu ayrım, niyetin anlaşılması bakımından da açıklayıcıdır. Bir insan yaptığı iyiliği Allah’ın rızasını gözeterek gerçekleştiriyorsa, davranışını kendisinden daha büyük bir gayeye bağlamış olur. Buna karşılık aynı iyiliği yalnızca kendi itibarını artırmak, takdir toplamak veya başkalarına üstün görünmek için yapıyorsa, davranışını kendi benliğinin çevresinde döndürme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bu noktada mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî ayrımını toplumsal hayata uygulayabiliriz: Birlik hizmeti de ya ortak bir hakikate ve hayra yönelir ya da şahsî ve grup merkezli beklentilerin aracı hâline gelebilir.

Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye’nin “Katre” bahsinde şöyle der:

“Niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir.” Aynı bahislerde niyetin, insanın amellerinin mahiyetini etkileyen bir hususiyetine dikkat çekilir. İnsan gündelik hayatında birçok iş yapar: çalışır, öğrenir, ailesinin ihtiyaçlarını karşılar, insanlara yardım eder ve toplumsal sorumluluklarını yerine getirir. Bu davranışların dinî ve ahlâkî değeri yalnızca dış biçimleriyle sınırlı değildir. Niyet, bu işleri hangi gaye doğrultusunda gerçekleştirdiğimizi anlamamıza yardımcı olur.

Örneğin bir insan ailesinin geçimini sağlamak için çalışabilir. Bir başkası ilim öğrenebilir. Bir diğeri toplumun yararına hizmet edebilir. Bu faaliyetler, meşru bir maksat ve uygun bir davranışla birleştiğinde kişinin kulluk bilincinin bir parçası hâline gelebilir.

Bir insan kardeşlik hukukunu korumaya, insanlar arasında güveni artırmaya, ihtilafları adaletle çözmeye ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmeye çalışabilir. Bu gayretler, yalnızca görünür bir başarı elde etme isteğiyle değil, Allah’ın rızasını gözetme ve insanlara karşı sorumluluğunu yerine getirme anlayışıyla yürütüldüğünde daha derin bir mânevî anlam kazanır.

Bununla birlikte niyetin dönüştürücü etkisini, her davranışın sonucunu garanti eden bir mekanizma gibi anlamamak gerekir. İnsan doğru niyetle çalışsa da istediği sonucu elde edemeyebilir. Başarı kadar başarısızlık karşısında gösterilen ahlâk da niyetin sınandığı alanlardan biridir. Bu nedenle niyetin iksiri, yalnızca yapılan işi değerli kılmakla sınırlı değildir; insanın çalışma biçimini, sabrını, fedakârlığını ve sonuç karşısındaki tavrını da etkiler.

Niyetin önemi, yalnızca hayırlı bir işe başlarken doğru maksat belirlemekten ibaret değildir. İnsanın iyi bir işe başladıktan sonra niyetini koruması da gerekir.

Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye’nin “Şemme” bahsinde şöyle der:

“Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir.”

Bu ifade, hayırlı bir davranışın yalnızca başlangıçtaki niyetle değil, onu bozan benlik ve gösteriş eğilimlerine karşı korunmasıyla da ilgili olduğunu gösterir.

İhlâs, yapılan işi Allah’ın rızasını esas alarak gerçekleştirmektir. Riyâ ise yapılan iyiliğin insanlar tarafından görülmesini ve takdir edilmesini ön plana çıkarmaktır. Ucub, insanın kendi amelini beğenmesi ve onu kendisine mal etmesiyle ilgilidir.

Bu tehlikeler, toplumsal hizmetlerde de görülebilir.

Bir insan hizmet etmeye başlayabilir; ancak zamanla yaptığı işin başkaları tarafından takdir edilmesini, kendi adının öne çıkmasını veya kararların yalnızca kendi isteğine göre alınmasını arzulayabilir. Böyle bir durumda başlangıçtaki hayırlı maksat, fark edilmeden benlik duygusunun etkisi altına girebilir.

İttihad-ı İslâm gibi büyük bir gaye söz konusu olduğunda bu mesele daha da önemlidir. Çünkü birlik hizmeti, yalnızca bir araya gelmeyi değil, başkalarıyla birlikte çalışmayı, gerektiğinde geri planda kalmayı, farklı kabiliyetleri kabul etmeyi ve ortak hayrın şahsî görünürlükten daha önemli olduğunu benimsemeyi gerektirir.

Burada ihlâs, toplumsal birliğin ahlâkî güvencelerinden biri olarak değerlendirilebilir.

İhlâsın korunmadığı yerde insanlar ortak bir hedefi savunduklarını söyleseler bile şahsî rekabet, itibar mücadelesi ve üstünlük arzusu sebebiyle birbirlerini yıpratabilirler. İhlâsın gözetildiği yerde ise başkasının başarısı tehdit olarak görülmek yerine ortak gayeye katkı olarak değerlendirilebilir.

Bu, farklılıkların ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Aksine farklı insanların kendi kabiliyetleriyle katkıda bulunabildiği, ortak hedefin şahsî menfaatlere feda edilmediği bir çalışma ahlâkı meydana getirir.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.