Kainattaki Ekonomik Model ile Haşir Arasındaki İlişki

Nizamettin MELİKOĞLU

Kur’ân-ı Kerim’deki şu ayet, kainatın yaratılışındaki mükemmelliği, hiçbir noksan ve abesiyetin bulunmadığını meydan okuyarak ifade etmektedir;

{الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا ۖ مَّا تَرَىٰ فِي خَلْقِ الرَّحْمَٰنِ مِن تَفَاوُتٍ ۖ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَىٰ مِن فُطُورٍ }

O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?’[1]

Bu âyetten anlaşıldığı gibi, kainatın yaratılışında bir uygunsuzluk, abes ve israfın olmadığı açık bir şekilde izah edilmektedir. O halde kainattaki mevcudat arasında son derece bir uyum ve tenasüb hatta tevafuk olduğu, israfın yapılmayıp hilkatte en kısa yolun ihtiyar edildiği anlaşılmaktadır.

Bu hakikati tarih içerisinde çeşitli filozof ve mütefekkirler de teyid etmişlerdir. Bu mütefekkirlerin başında kadîm felsefenin veya meşşaî geleneğin muallimi Aristo gelmektedir. Aristo bu hakikatı şu cümle ile ifade etmiştir; ‘Gezegenlerin hızı, kullanılabilecek en iyi hız olduğu gibi, hareketlerde en kestirme yol kullanılmıştır.’ Bu fikri ortaçağ bilim adamlarından Leonardo, Kopernikus, Kepler ve Galileo da savunmuşlardır.[2]

Bu mütefekkirler, kainatta küllî/üniversal olarak gezegenlerin, en az enerji ve efor ile en yüksek bir hız ve hareket kabiliyetini yakalayabildiklerini keşfetmişlerdir. Öyleki Fransız filozof Nicholas Malebranche’nin bu sistemi ‘economi in natur’ (Kainatta ekonomik model) şeklinde vasıflandırmasına sebep olmuştur.[3]

Dolayısıyla akan bir nehir, ağaçtan düşen bir elma veya yörüngesinde gezen bir gezegen en ekonomik konseptle hareket etmektedir. Tabi buradan da bu mütefekkirler, kainattaki vahdet prensibine ulaşmışlardır. Yani bu konsept sadece cüz’i bir alanla sınırlı kalmamaktadır. Dolayısıyla bütün kainatı ihata eden bir hakikat-ı külliyedir. Kainattaki hareket sistemlerinin çok dikkatli hesaplandığını, bu dikkatli hesaplamanın neticesi olarak israfa ve abes şeylere yer olmayan ve son derece mükemmel işleyen bir hareket konseptinin varlığını keşfetmişlerdir.

İmam-ı Ğazalî de ليس في الامكان ابدع مما كان [4] "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." derken kainattaki işleyişin mükemmelliğine işaret edip, bir gezegenin veya bir atomun bir yerden başka bir yere olan intikalinde en kestirme yolu seçtiği gibi, en yüksek hızı kullanıp en az enerjiyi harcadığını, yüksek bir tefekkürün tereşşuhu olarak ifade etmiştir. Bununla da Cenab-ı Allah’ın hakîm isminin kainattaki fiziksel hareketlerde ne kadar güzel ve azametli bir şekilde tezahür ettiğini ifade etmiştir.

Bediüzzaman hazretleri de kainatın yaratılış sürecinde en kısa yolun tercih edilip israf ve abesiyete yer verilmediğini şu ifadelerle dile getirmiştir;

Sâni-i Zülcelâl, ism-i Hakîmin muktezasıyla, herşeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takip ettiği gösteriyor ki, israf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakîmin zıddı olduğu gibi, iktisat onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır. [5]

Sâni-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad, kemâl-i kudretini ve cemâl-i hikmetini ve delil-i vahdetini göstermek için, pek az birşeyle çok işleri görmek, pek küçük birşeyle pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir.[6]

Abesiyet ve israfın kainattaki kevnî kanunlara ters olduğu ispat edildikten sonra, bu mesele haşir hakikatı ile ilişkilendirerek, haşrin yaratılmaması durumunda Allah c.c. nun isim, sıfat ve rububiyetinin saltanatını ilan etmek üzere yaratılan kainattaki devasa meşherlerin bir israf ve abesiyetten ibaret kalacağı, Allah c.c. nün nihayetsiz cemal ve rahmetinin, merhametsizliğe dönüşeceği sonucunu aklın ve mantığın gereği olarak ortaya çıkarmıştır ki[7] ayeti kerimede de haşrin olmama ihtimali, abes ile ilişkilendirilerek bunun bir türevi olan israf ile eşdeğer tutulmuştur.

اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُون

‘Ya zannettiniz mi ki biz, sizi sırf bir abes yarattık? ve siz, bize irca edilmeyeceksiniz?[8]

Yani haşir bulunmazsa ve insanlar dönmemek ve dirilmemek üzere öldükleri taktirde, hakikatler zıtlarına inkılab edecektir. ‘Zira, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder.’[9] Bu da kainatın yaratılmasını gayesiz kılacağından dolayı apaçık bir israf ve abes olacaktır.

Dolayısıyla kainattaki kevni kanunları keşfeden mütefekkirler, bu kanunların bağlantılı oldukları imân hakikatlerini de görebilselerdi. Yani sadece resim üzerinde bazı hatları keşfedip, bu hatların resmin bütünü içerisinde ifade ettikleri manayı okuyamamak seviyesinde kalmasalardı. Risale-i Nurun bir özelliği de kainatta cereyan eden fiziki kanunların, kainat resminin bütününde ifade ettiği imana müteallik manaları, Kur’an-ı Hakîm’e istinad ederek profesyonelce okuyabilmesidir.

[1] Mülk, 67/3.

[2] F. David Peat, Die Bridge Between Matter and Mind, s. 53.

[3] F. David Peat, Die Bridge Between Matter and Mind, s. 54.

[4] Ğazali, Ebu Hamid, İhyau Ulumu’d-din, Daru İbn-i Hazm, s. 1618.

[5] Nursi, Said, Lem’alar, s. 573.

[6] Nursi, Said, Mektubat, s. 41.

[7] Nursi, Said, Lem’alar, s. 564

[8] Mü’minûn, 23/115.

[9] Nursi, Said, Sözler, s. 108.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.