İslam dininin diğer dinlerden ayrıldığı önemli bir nokta, bir konu hakkında nassın olmadığı yerde ictihada müsaade edilmiş olmasıdır.
İctihada müsaade edildiğini İslam alimleri hem Kur’an’dan hem de sünnetten delillendirmişlerdir. فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ‘Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.’ (Nahl, 16/43) ayetinden alimler, bir konu hakkında alim insanların ictihad edebileceğinin hükmünü çıkarmışlardır.
Resulullah (s.a.v.) Muaz ibni Cebel’i Yemene Vali olarak gönderince, ‘Sana bir mesele gelirse nasıl hükmedeceksin? diye sorunca, Muaz; ‘Allah’ın kitabıyla hükmederim.’ dedi. Resulullah; ‘Eğer orada aradığını bulamazsan ne ile hükmedeceksin?’ Muaz; ‘Resullah’ın sünneti ile hükmederim.’ dedi. Resulullah; ‘Eğer orada da aradığını bulamazsan ne ile hükmedeceksin?’ Muaz; ‘O zaman kendi görüşümle ictihad ederim.’ dedi. Muaz, Resulullah’ın onun göğsüne vurarak; ‘Allah’ın elçisinin elçisini Allah’ın Resulunu razı edecek şekilde muvaffak eden Allah’a hamd olsun.’ dediğini söyledi.
Bu hadisten de alimler, Resulullah’ın ictihada açıkça müsaade ettiği hükmünü çıkarmışlardır.
İslam dini diğer dinler gibi doğmatik ve kalıpçı değildir. Canlı ve dinamiktir. Zamanla toplumda değişkenlik gösteren şartlara göre kendini uyarlayabilen bir dindir. Tabi bu yapılırken İslam dininin temel prensiplerini ihlal etmeden, ana organizmaya zarar vermemek şartıyla müctehidler tarafından yapılır.
İctihad meselesi, İslam tarihi boyunca usul kitaplarında ana bir başlık altında, günümüze kadar medreselerde okutulmuş ve her dönemin kendi meselelerini anlayabilecek, sorunlara ictihadlarıyla çözüm ve fetvalar bulabilecek müctehidler yetişmiştir. Bu müctehid allameler sayesinde ümmetin daraldığı veya sıkıntı çektikleri konulara çözümler bulunmuştur.
Bediüzzaman hazretleri de ictihad meselesiyle alakalı değerlendirmelerdeki ölçünün, ne ve nasıl olması gerektiği konusunda çok değerli ilmi bir risale telif ederek, İslam dünyasına günümüzün içinde olduğu şartları da gözönüne alarak yeni bir perspektif kazandırmıştır. Rasyonalizm dalgasının, eğitimde akılcı ve deneyci yaklaşımı öne çıkardığı bir dönemde, böyle bir risale ile Bediüzzaman, müslümanların ictihad meselesine duygusal bir bakış açısı yerine, realist bir bakış açısını kazandırmaya gayret etmiştir.
Neredeyse Bediüzzaman ile aynı dönemleri yaşıyan Muhammed ikbal de ‘The Reconstruction of Religious Thought in İslam’/İslami düşüncede tecdid adlı eseriyle İctihad meselesiyle ilgilenmiş, İslam toplumunun gelişmesinin temel parametresini ictihad ile özdeşleştirmiştir. Son beşyüzyıllık duraksamayı,[1] ictihadın İslam dünyasında ortadan kaybolmasına bağlamıştır. Dolayısıyla İkbal, İslam dünyasının yeniden ihyasını İctihad müessesesinin yeniden icra edilmesine bağlamıştır.
Bediüzzaman hazretleri ictihad müessesesinin ehemmiyetini takrir etmekle beraber, rasyonalist bir ictihadçılığın, -aklı yeri geldiğinde İslami teamülü de aşarak naklin önüne çıkaran anlayışın- 20. Yüzyılın rasyonalistçilik hastalığıyla enfekte olmuş hassas zeminini de fırsat bilerek İslam toplumunda yerleşmemesi için çaba sarfetmiştir.
Bediüzzaman hazretleri Muhammed İkbal’den farklı olarak toplumun ihyasını, Kur’an’ın, modern bilimlerin geldiği seviyenin de nazarı itibare alınarak yeniden tefsir edilip, imanın tahkik seviyesine getirilmesiyle sağlanabileceği itikadındadır. Yani İslam dünyası Medine devrini, Mekke devrindeki motivasyonu kaydebederek elinden kaçırmıştır. Dolayısıyla Medine devrinin tekrar ele geçirilmesi için Mekke dönemindeki motivasyona yeniden sahip olunması gerekmektedir. Onun için toplumun ihyası da dipten gelecek iman motivasyonuyla sağlanabilecektir.
Bediüzzaman, Selefin yaptığı ictihadları ve metotlarını aşarak yapılacak bir ictihad hamlesinin, ana organizmaya dışarıdan yapılacak bir müdahele manasına geleceği için ana gövdeye zarar vereceği kanaatindedir. Yani fizyolojik büyüme kendi doğal kanunu olan dahilde tahakkuk ediyorsa bu vücuda zarar vermez, ancak fizyolojik büyüme dış müdahele ile gerçekleştirilmek isteniyorsa, bu insan fizyolojisinin yırtılmasına, yaralanmasına sebebiyet verir.
Dolayısıyla ictihad alanları tespit edilirken içten gelen fıtri bir ihtiyaca binaen ictihad mesele tespit edilirse, bu toplumun rahatlamasına vesile olacağı için bir kemaldir. Ancak toplumun fıtri ihtiyacından değil de dışarıdan müdaheleyi andıran rafine olmamış bireysel teşebbüsler, toplumu rahatlatmak yerine sıkıntı ve ıztırap verecektir.
Örneğin bir makine mühendisinin icat edilmiş veya hollolunmuş meseleler üzerinde kendi mesaisini harcaması, ne kendisine, ne fabrikasına ne de toplumuna bir faydası vardır. Bunun yerine yürülükte olan ürünlerin geliştirilmesi, bu ürünlerin kalite standartlarının ileri bir seviyeye taşınması, toplumun fıtri ihtiyaçları paralelinde bir çalışma olduğu için faydalıdır.
Onun için Bediüzzaman hazretleri, Selef ve halef alimlerinin üzerinde kafa yorup safi ictihad ve gayretleriyle vuzuha kavuşturdukları meseleleri, Amerika kıtasını yeniden keşfetmek gibi, bu meseleler üzerinden yeniden mesai harcamanın topluma bir faydası olmadığı gibi, yapay ihtiyaçlar üzerinden ictihad alanları tespit etmenin de topluma fayda yerine zarar vereceği kanaatindedir.
İkbal, günümüzde yapılacak bir ictihad çalışmasının selefin ictihadından daha rahat olacağını, bunu da tefsir, fıkıh vesair islami kaynaklara daha rahat bir şekilde ulaşmayla ilintilendirmiştir.[2] Yani eskiden bir hadis’e ulaşmak için ne kadar zorluklara katlanıldığı hususu nazar-ı itibare alınırsa, İkbal haklı olabilir.
Ancak İkbal’in tersine Bediüzzaman, ictihadın bir seviyesinin olduğunu, bu seviyeyi elde etmenin kolay olmadığını belirtmiştir. Yani birisinin İmam-ı Azam’ın
مَا جَاءَ عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلىَ اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَمَ فَعَلَى الّرَأْسِ وَالْعينِ وَمَا جَاءَ عَنِ الَّصَحَابَةِ اِخْتَرْنَا وَمَا كَانَ مِنْ غَيْرِ ذَلِكَ فَهُمْ رِجَالٌ وَنَحْنُ رِجَالٌ
‘Resulullah (s.a.v.) den bir şey gelirse başgöz üstüne, sahabeden bir söz gelirse onun mümasili olan başka bir sahabinin sözüyle karşılaştırarak birini tercih ederiz, bunların dışında gelen sözlere/ictihadlara karşı, onlar gibi biz de adamız/ onların ictihad ettiği gibi biz de ictihad edebiliriz.’[3] sözünü söyleyebilmesi için, onun seviyesinde olması gerekir. Sonra Bediüzzaman, kişinin müctehid seviyesine gelmesinin, kişinin bireysel kabiliyetlerinin yanısıra, sosyal ortamıyla da pozitif anlamda ilişkilenmesiyle doğru orantılı olduğunu söylemiştir. O halde sadece kaynakların el altında olmasıyla insan ictihad seviyesini elde edemiyor.
Bediüzzaman’ın, günümüzde hem objektiv hem de subjektif şartların kişinin müctehid seviyesine gelmesini zorlaştırması tespitini, pratik sahadaki göstergeler de maalesef desteklemektedir.
Süfyan ibni Uyeyne’nin ictihad edebilecek seviyeye çok genç yaşlarda gelebilmesini Bediüzzaman hazretleri, Süfyan’ın sadece kişisel kabiliyetiyle değil, aynı zamanda içerisinde bulunduğu sosyolojik ortamla izah etmiştir. Yani şayet biz de kendi zekamıza güvenip Süfyan ibni Uyeyne gibi müctehid olmaya çalışırsak, sosyal ortamın kişi üzerindeki negatif etkisinden dolayı, en az Süfyan ibni Uyeyne’nin on katı daha fazla çalışmamız gerektiğini söylemiştir. Dolayısıyla durum sadece müctehidin subjektif durumuna da indirgenemez.
Bunun dışında metodolojide rasyonalist paradigmayı esas alarak geliştirilecek bir ictihad hamlesi, islami nasslara veya nakil’e, keyfi müdahele akımının zeminini hazırlayacağından toplumu ayrıca itikadi açıdan da çok tehlikeli mecralara sürükleyebilecektir.
Bu ve buna benzeyen temel sebeplerden ötürü Bediüzzaman hazretleri, İslam dünyasının içerisinde bulunduğu vaziyeti kış mevsimine benzeterek böyle bir mevsimde zorunlu olmadıkça havalandırma amaçlı pencerelerin açılmaması gerektiğini, yani keyfi ictihadçılığın önünü açabilecek bütün hamlelerin önünün alınması gerektiğini belirtmiştir.
Dolayısıyla Bediüzzaman hazretleri, ictihad alanları tespit edilirken doğru bir filtrelemeye tabi tutulması gerektiğini, aksi halde bunun hem itikadi hem de pratik açıdan topluma fayda değil, zarar getireceğini ifade etmiştir. Buna binaen Bediüzzaman hazretlerine, bağlamından koparılıp, ‘ictihad kapısı kapalıdır.’ hükmünün isnadı da insafsız bir hüküm veya yargısız bir infaz olduğu anlaşılmaktadır.