Bediüzzaman Hazretlerinin İhtarat’ı ile Allame Mütevelli Eş-Şa’râvî’nin Havâtır’ı

Nizamettin MELİKOĞLU

20. yüzyılda İslam dünyasında zorlukların ve çilenin en yüksek olduğu dönemlerde, yaşamları, mücadeleleri ve eserleri ile en aktif ve en etkili islami hizmet ve irşadın başında bulunan Bediüzzaman hazretleri ile allame Muhammed Mütevelli eş-Şa’râvî’nin (1911-1918)[1] eserlerini telif ederlerken te’lif tarzları için kullandıkları ihtar ile havâtır ifadelerindeki hem yakınlığın sebebi, hem de bu ıstılahların islami literatürdeki karşılıklarını bulmaya gayret edeceğiz.

Çünkü bu ifade, özellikle Türkiye’de bilinçli bir şekilde sanki islami literatürde hiçbir karşılığı yokmuş gibi ele alınıp milyonların imanının kurtulmasına vesile olan Risale-i Nur üzerinde bir şüphe bulutu gibi durdurulmaya çalışılmaktadır.

Gerçi İslam tarihinde islami müellefat, şayet umumun hüsn-ü kabulüne mazhar olmuşsa, hem yazıldıkları dönemde hem de sonraki dönemlerde ya kendilerine şerh ve haşiyeler yazılıp o eserin daha çok anlaşılmasına ve istifade edilmesine gayret gösterilmiştir. Ya da bir eserin tenkit edilecek noktaları varsa, bu noktalara ilmi kriterler çerçevesinde reddiyeler ve tashih manasında eserler yazılmıştır.

Ancak sözkonusu iddia sahipleri, Bediüzzaman hazretlerinin kendi telifatına atfen ‘kalbime ihtar edildi.’ ifadesini, bağlam/konteks ve mecrasından çıkarıp ‘liğeyri ma vudia leh’ bir mecraya, maddi ve manevi hiçbir karine/implikation gösteremeden sevketmişlerdir. Dolayısıyla burada ilmi kriterler çerçevesinden uzak bir şekilde, Risale-i Nur eserlerini bir noktaya hapsedip bizim de akli melekelerimizi bir tarafa bırakıp meseleye onların çizdikleri noktadan bakmamızı istemelerinin hakkaniyetle alakasının olmadığını izhar etmeye çalışacağız.

‘Kalbime ihtar edildi.’ ifadesi iki önemli esasa istinad eder. Birincisi, bizzat müellifinin şahsi/subjektif durumuyla alakalıdır. İkincisi ise Kur’an’ın manalarıyla alakalı olup müellifin şahsıyla alakalı bir mesele değildir. Yani bu ifade aynı zamanda, Kur’an’ın anlam kapasitesiyle alakalıdır.

Şimdi bu iki maddeyi sırasıyla delillerle izah etmeye ğayret edelim;

  1. Bediüzzaman hazretlerinin sadece telifatında değil, bütün hayatında esas alıp uyguladığı meselelerden bir tanesi ihlas ve tevazudur. Dolayısıyla ‘Kalbe ihtar edildi.’ derken, hem tevazu hem de tahdis-i nimet babından, bu hakikatler benim değil, Cenab-ı Allah tarafından bana ihsan edilen bir nevi ilhamdır, demektedir. Bu tutum da kaynağını ayet ve hadislerden almaktadır;

Allah (c.c.) فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ ‘Ona (nefse) kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun.’ (Şems, 91/8) derken, iyiliklerin kula Allah tarafından ilham edildiğini açıkça ifade etmektedir.

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ‘Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.’ (Duha, 93/11) ayeti de bizlere, Allah’ın üzerimizde görünen maddi ve manevi nimetleri şükranla anmamızı emretmektedir.

قال النبيﷺ: "إن للشيطان لَمَّةً بابن آدم وللملك لَمَّةً فأما لَمَّةُ الشيطان فإيعادٌ بالشّر وتكذيبٌ بالحق، وأما لمّة الملك فإيعادٌ بالخير وتصديق بالحق، فمَن وجد ذلك فليعلم أنه مِن الله فليحمد الله، ومن وجد الأخرى فليتعوذ بالله من الشيطان الرجيم.." رواه الترمذي.

‘İnsanoğlunda hem şeytanın hem de melek’in bir lümme’si vardır. Lümme-i şeytaniyye ise şerri vadedip hakkı yalanlamaktır. Melek’in lümmesi ise hayrı vadedip hakkı tasdik etmektir. Kim ki bunu (hayrı) bulursa onun Allahtan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Diğerini (şerri) bulan ise şeytandan Allah’a sığınsın.’ hadisi de bizlere açıkça kalbe gelecek veya ihtar edilecek hayırlı şeylerden dolayı Allah’a hamdedilmesini emretmektedir.

Yani hadisi şerif aslında bize, sizde bir güzellik varsa bunu inkar etmek veya ‘Ben hiçim.’ gibi makama uymayan ifade tarzlarından ziyade, ‘Evet bende bir güzellik var, ancak bu güzellik benim değil Allah’ın bana ihsanıdır.’, tarzında bir tutum sergilememizi beklemektedir. Vasat olan durum budur. Yani Allah’ın üzerimizde görünen nimetlerini kendi malımızmış gibi sahiplenip böbürlenmemiz yanlış olduğu gibi, bu güzellikleri yok sayıp küfran-ı nimette bulunmak ta doğru bir tutum değildir.

O halde bu açıdan bakıldığında, Bediüzzaman hazretlerinin ‘Kalbime ihtar edildi.’ ifadesi, bir kudsiyyet veya otorite oluşturma çabasının aksine, ayet ve hadisin muktezasını uygulamaktan ibarettir. Yani bu hakikatleri Allah’ın ihsanı olmadan kendi çabamla üretmem mümkün değildir, demektir.

Başka bir açıdan ise bu tutum, bireyin sadece egosunu tatmini esas alan psikanalitik yaklaşım ve pedogojilerle deforme edilmeye çalışılan müslümanların sosyo-psikolojik davranışlarını, islami kavram ve doğru yöntemlerle tekrardan inşa ve ihya çabasının teorik ve pratik bir tezahürüdür.

Nitekim Batı felsefe ve pedagojisiyle formatlanmış birinin davranışlarında, egoizmin soğuk ve itici tezahürlerini, siyasette, sanatta ve entellektüel alanlarda tespit etmek zor değildir. Aynı şekilde doğu mistisizminde, nefis terbiye edilmeye çalışılırken, muvazenin kaybolduğu birtakım ritüellere şahit olunabilmektedir. ( Kaynağını Kur’an ve sünnetten alan ehl-i tarikin muvazeneli nefsi terbiye metotları veya seyr-i sülukları mevzumuzun haricindedir.)

Dolayısıyla bir taraftan nefsi/egoyu fazlasıyla öne çıkaran Batı felsefesi ile diğer taraftan nefsi terbiyede muvazeneyi kaybeden doğu mistisizmine karşı, Kur’an’ın alternatif duruşunu Bediüzzaman hazretleri bu ifade ile temsil etmiştir. Evet üzerimdeki elbise güzeldir, ancak güzellik onun Sanatkarına aittir, formulasyonu ile, müslümanlara sosyal ortamlarda ne gereksiz bir şekilde tevazu ve sıkılma haletlerine girip, ne de egoyu şımartmadan kendini ifade etme yöntemi gösterilmiştir.

İkinci mesele ise Kur’an-ı kerim’in mana kapasitesiyle alakalıdır. Yani Bediüzzaman hazretleri ‘Kalbime ihtar edildi.’ derken, ‘Benim kalbime gelen manalar bunlardan ibarettir. Ancak, Kur’an’ın manaları bunlarla sınırlı değildir.’, demiş olmaktadır. Çünkü İslam tarihinde telif edilen 350 bin tefsiri nazarı itibare alacak olursak, ayetlerin mana yelpazelerinin ne derece geniş olduğunu anlayabiliriz. Nitekim قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi." (Kehf, 18/109) ayeti de, bu hakikatın ne kadar esaslı olduğunu bizlere göstermektedir.

Bu manayı Mısırlı allame Şeyh Mütevelli eş-Şa’râvî Havâtırî havle’l-Kur’an خواطري حول القران (Kur’an hakkında kalbime gelen ihtarlar) adlı tefsirinin mukaddimesinde, telif etmiş olduğu tefsirine, neden tefsir değil de Havâtır tabirini kullandığını izah etmeye çalışırken sadedinde olduğumuz konuyu da bir nevi vuzuha kavuşturmuştur;

‘Kur’an hakkındaki hatıralarımdan (buradaki hatıra Türkçedeki anı anlamında değil, kalbe gelen mana anlamındadır.) maksat Kur’an’ın tefsiri değildir. Onlar ancak Allah’ın vergi ve hediyeleridirler. (O hatıralar) Bir ayet veya birkaç ayet hakkında mü’minin kalbine gelirler. Eğer Kur’an tefsir edilebilseydi, onu en iyi tefsir edecek olan Resulullah (s.a.v.) idi. Çünkü (Kur’an) ona inmiş, (kendisi) onunla infiale uğramış, ona tebliğ edilmiş, o da öğrenip onunla amel etmiştir. Ona bir de Kur’an’ın mucizeleri görünmüştü.

Ancak Resulullah (s.a.v.), insanlara, ihtiyaçları nisbetinde teklifi ibadetlerin hükümlerini, bunu yap, bunu yapma şeklinde izah etti. Kur’an’da mevcudatın/varlığın gizli sırları/mahiyetleri hakkında ise Resulullah (s.a.v) (o günün seviyesine göre) bildikleri ile yetindi. Çünkü o günün şartlarında insanların akli kapasitesi bunun ötesini kaldırabilecek bir güçte değildi. Şayet bu mevzulara odaklanılsa idi, dinin yerleştirmeye çalıştığı esasları bozacak bir şekilde tartışmalara sevk edecekti. Bu da insanları Allah’ın ibadet konusunda tesis etmeye çalıştığı menheci anlamaktan uzaklaştırıp hiçbir sonuca ulaşamıyacakları tartışmalar etrafında dönderip dolaştıracaktı.

Kur’an insanlara öncelikli olarak kainatın sırlarını/mevcudatın fiziki ve kimyevi özelliklerini öğretmeye gelmemiştir. Ancak o ibadetlerin hükümlerini açık olarak, varlığın sırlarını ise işari olarak vermiş, ta ki insan aklının kavrama seviyesi ve medeniyetler gelişene kadar. Daha sonra Allah c.c., varlığın sırlarını aklımıza açtıkça Kur’an’ın varlığın sırları hakkındaki verilerini insanlar daha iyi anlayabilmişlerdir. Allah c.c. zamanın ilerlemesiyle insanın aklına yeni şeyleri anlamasını sağlayacak kapıları açtıkça Kur’an’ın da i’cazı, o derece açığa çıkmıştır. Zira Allah c.c. bu kevni ayetlere Kur’an’da zaten işaret etmiştir. Kur’an’ın işaretleri bazen bir, bazen de birkaç meseleye olabilir. Ancak bu varlık hakkındaki ilmi meseleler, ilim adamlarının havsalasını aşacak seviyede Kur’anda bir i’cazın olduğunu göstermektedir.’[2]

Kısaca Şa’râvî’nin ifadelerini şu şekilde özetlemek mümkündür; Kur’an kainat kitabının bir özeti olması hasebiyle, kainattaki varlığa ait bütün hakikatlar ya sarahatan ya da işareten veya remzen Kur’anda mevcuttur. Bu hakikatlerin Kur’anda varlığı, bilim geliştikçe anlaşılmıştır. Onbeş asır boyunca Kur’andan istifade edilip anlaşılan manaları Resulullah s.a.v. geldiği dönemde bir anda aktarsaydı, insanlar o günkü seviyeleriyle bunu kaldıramazlardı. Dolayısıyla Kur’andaki hakikatlerin keşfedilme süreci devam ettiği için ve her bir asrın Kur’andan nasibi farklı olduğu için, birinin, Kur’an’ın falan ayetinin tefsiri bundan ibarettir, demesi doğru değildir. Ancak benim anladığım, benim kalbime ihtar edilen mana budur veya benim kapasitem bu manayı anlamakla sınırlıdır, diyebilir.

Şa’râvî’nin kullandığı havâtır kelimesiyle Bediüzzaman hazretlerinin kullandığı ihtar kelimeleri aynı fiilin kökünden türetildikleri için aynı manaya sahiptirler. Yalnız havâtır/ خواطر kelimesi, خطر fiilinin ism-i fâil kalıbının çoğul halidir. İhtar/اخطار ise lazım/geçişsiz olan bir fiilin başına hemze getirilerek müteaddi/geçişli bir hale dönüştürüldüğü bir fiil kalıbıdır.

Ha-te-re (خطر ) hatırlamak, fikrine doğması, demek,[3]

İhtar (اخطار) kelimesi ise birine bir şeyi hatırlatmak, bildirmek veya birine bir şeyi ulaştırmak manasına gelmektedir.[4]

Havâtır (الخواطر) kelimesinin tekili olan Hatır (خاطر) kelimesi ise kalbe gelen bir görüş, mana veya fikirdir.[5]

İmam-ı Ğazali de havâtır kelimesini izah ederken, ‘Kulun kalbinde meydana gelip onu bir şeyi yapmaya veya yapmamaya sevkeden eserlerdir. Allah c.c. herşeyin halıkı olduğu için bu gelen havâtır da Allah’tandır,’[6] demiştir.

Netice olarak Bediüzzaman hazretlerinin kullandığı ihtar veya imam Şa’râvî’nin kullandıkları havâtır kelimelerinin/ifadelerinin Kur’an, hadis ve islami literatürde yerlerinin olduklarını, bu ifadeleri kullanıldıkları manadan farklı manalara çekmenin kasıtlı olup ilmi herhangi bir esasa dayanmadığını görmüş olduk.

[1] 1911’de Dekahliye muhafazasının Dekadus köyünde doğan Muhammed Mütevelli eş-Şa’râvî, el-Ezher üniversitesinden mezun olmuştur. Hareketli bir gençlik dönemi geçiren Şa’râvî, İhvan-ı Müsimin lideri Hasan el-Benna’dan özel dersler almıştır. Daha sonra Vefd partisine verdiği destekten dolayı ihvan cemaatiyle arası açılmıştır. Ezher üniversitesinde hem hocalık hem de idari alanda birçok görevler almıştır. 1976-78 yılları arasında Evkaf ve Ezher’den sorumlu bakan olarak görev yapmıştır. Bakanlığı esnasında ilk islami banka olan Benku Faysali’l-islami’ye izin veren karara imza atmıştır. Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek ile müsbet münasebetlerde bulunmuş, onlara yeri geldiğinde danışmanlık yapmış, ancak bir alimin izzetine halel getirecek hiçbir davranışta bulunmamıştır. Tam tersine resmi idare ile münasebeti esnasında onun izzetine şehadet eden birçok menkıbeleri mevcuttur.

İslam’ın dar cemaatçilik çerçevesinde ideolojikleştirilmesine mesafeli durup, her cemaate aynı mesafede yaklaşmıştır. Bu da onun irşadlarının bütün Mısır halkına mal olmasını beraberinde getirmiştir. Yeri geldiğinde sistemi eleştirmekten geri durmayan Şa’râvî, Enver Sedat’ın radikal bir örgütün mensupları tarafından öldürüldükten sonra ise radikal gruplara karşı halkın ve özellikle gençlerin dini açıdan eğitilmesi gerektiğini söylemiştir.

1991/92 öğretim yılında üniversiteyi okumak üzere gittiğim Mısır/Kahire’de, sabahları okul derslerini müzakere yaptığımız Mescidu Fatimatu’z-Zahra camisinde Şeyh Şa’râvî’nin de bir programının bu camiye tevafuk etmesi üzerine kendilerini ziyaret edip duasını alma şerefine nail olmuştuk.

[2] Muhammed Mütevelli eş-Şa’ravi, Havatıri Havle’l-Kur’an, c.1., Mukaddime.

[3] Almaani.com, خطرMaddesi.

[4] Mecmeul-Luğatu’l-Arbiyyatu bi’l-Kahira, el-Mucemu’l-Vasit, Kamusu’l-Maani.

[5] Kamusu’l-Maani.

[6] Ebu Hamid el-Ğazali, Ravdatü’t-Talibin, s. 90.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.