Neseb Anlayışları ve Düşündürdükleri

Veysel TÜRK

Harici mantığından bütünüyle azade olmamış literal bakış açısının, kimi zaman üstünde ittifak edilen manaların  detaylarında ve bazı kısımlarında veya bizzat aynı mananın mihenk noktasının fark edilemeyecek kadar cüz’i nüanslarında  değişik fikirleri serdetmesi çoğu zaman şahit olduğumuz bir hakikattır.

Böyledir; çünkü, bu hükümden Allah’ın ayetleri bile -sırrı imtihan için- muaf olmamışlardır. Allah isteseydi hepimizin kalbini aynı noktaya sabitlerdi de aynı kavramları düşünerek aynı neticelere ulaşırdık. Fakat murad-ı ilahi böyle cereyan etmiyor. Önemli olan ittifaklarımız noktasında harici bir daireye taşacak derecede görüş ayrılıklarımızın olmamasıdır.

Bu kısa girizgahtan sonra, benzer bir durum, Bediüzzaman’ın evlâd-ı Resûl’den olduğunun ispatı mahiyetinde yapılarak kamuoyuna sunulan çalışmanın değerlendirilmesi zımnında makasın giderek açıldığı ve bu meyanda fikirlerin birbirini cerh ettiği  görülmektedir.

Bediüzzaman algısının herkeste aynı olmasını beklemek gibi bir niyetimiz olamaz tabi ki; ancak Bediüzzaman’ın Efendimizin (s.a.v) pak nesline izafesi gibi masum bir ilmi teşebbüse karşı çıkılması, farklı algılara sahip tarafları karşı karşıya getirecek kadar büyütülmemelidir.

Bediüzzaman’ın evlad-ı resul’den olduğunun ispatı ile ilgili yapılan çalışma bizlere ne kazandırır? Bu noktanın kısa bir hülasası olarak, bu ispat çalışması iki maddede ele alınabilir:

a) Risale-i Nur’a muhatap olan tabaka için  taze bir şevk ve cehd kaynağıdır;çünkü hakikatlerin müellifi olan zat’ın manevi olduğu kadar maddi cihetle de  o nurlu nesle aidiyeti bir nevi hakikatlerin de o kaynağa atfedilmesi anlamına gelmektedir.

b) İslam’ın ve iman’ın  hakikatlerine uzak olan ve aynı şekilde risale-i nur’a da  kendilerini muhatap kabul etmeyenlerin ki çoğunluğu oluşturan kısımdır; bu kişiler aynı zamanda ilme dahi uzak olan ve imani hakikatleri kıymetli ellerde gördüğü zaman kabule daha yatkın olup kıymetsiz ellerde gördüğü zaman ise kabul etmeyenlerdir.İşte bu tabaka ancak mehazdeki kudsiyet vesilesiyle İslami hükümlere imtisalleri kolaylaşan ve ancak onunla ahkâmı  kabul edebilen tabakayı teşkil etmektedir.

Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikate nüfuz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki, surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabul ederler. Hattâ, kuvvetli bir hakikati zayıf bir adamın elinde zayıf görür; ve kıymetsiz bir meseleyi kıymettar bir adamın elinde görse, kıymettar telâkki eder.(1)

Cumhuru, bürhandan ziyade me'hazdeki kudsiyet  imtisale  sevkeder.(2) Çünkü, mehazın kudsiyeti, çok bürhanlar kuvvetinde tesirat gösteriyor, onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor.”(3)

Maddi neseb yakınlığının ayrıca yüce davanın savunulması babında önemine dikkat çeken Bediüzzaman,bu meselede ölçüyü de koymuş oluyor.

“Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.” (4)

Bu bakımdan Bediüzzaman’ın evlad-ı resul’den olduğunun ispatı elbette ki büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü, Bediüzzaman hazretleri , Hazret-i Ali (r.a.) nin önceki halifelerden, Efendimize (a.sm.) nesebi itibariyle gelen özel ve hususi bir noktadaki üstünlüğünden bahseder.

“İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez.
İşte, Hazret-i Ali hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: “Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin (r.a.) neslidir.” 

“Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin (r.a.) neslidir.”  Bu hadis-i şerifi yedeğimize alarak, şeriatta çocuğun babasına nisbet edilmesi genel kuralını da zikrederek,devam edelim.

Diğer bir konu olarak, birinci tabakada zikredilen risale-i nur müntesiplerinden bazıları, bahsi geçen mana ile kendilerini bu daire içinde görmemektedirler. Bu konudaki çekincelerinden birisi ise mezkur çalışmanın Bediüzzaman’ın ‘Kürt’ olmadığı şeklindeki bir amaca hizmet ettiğini düşünmelerindendir.Eğer gerçekten böyle düşünülüyorsa bu çalışmayı yapan da ve bu çalışmayı destekleyenler de müthiş bir itham altına alınıyorlar demektir. Neden bu çalışma yukarda saydığımız nedenlerden dolayı yapılmış olmasın ki…Ve niçin böyle bir ihtimalin düşünülmesi akıldan uzak görülsün ki…

Böyle düşünen ve bunu tez olarak işlemek isteyen kardeşlerimiz de var. Nitekim üstadın hem Kürt hem O pak nesle intisabını ancak maddeten Kürt ırkına dahil olmasıyla sınırlandırarak kabul eden bir anlayış bu.

Soy ağacı tescilli olmayan bir evlad-ı resul için kabul edilebilecek bu anlayışı şeceresi tescilli olanlara da teşmil etmek zorlama kabilinden olsa gerektir. Bu bağlamda şu söylem sıklıkla hatırlatılır: “Türklerden seyyid oluyorsa Kürtlerden neden olmasın?” Halbuki,seyyid olan o mübareğin, baba tarafından şeceresi Efendimize (s.a.v.) kadar muttasıl bir şekilde ulaşıyorsa, artık O seyyidin Türklüğü de Kürtlüğü de mecazidir,asıl değildir.Bu halin neticesi olarak onların ırkı Efendimizin (s.a.v) ırkı ne ise o olmaktadır.Yok eğer şeceresi belli olmayan veya anne tarafından başka bir ırkla yapılan izdivaçtan doğmuş  seyyidler ise bu kişiler, onların Türk veya Kürt seyyidi olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz; çünkü bu durumda onların  farklı bir ırk ile mecz olma durumu söz konusudur.

Şeceresi belli olsa dahi bir evlad-u resul’un yine de tam olarak Efendimizin (s.a.v) ırkından olmasını mümkün görmeyen ancak kısmen mümkün görebilen anlayışın serdettiği şu satırları insafınıza sunuyorum:

Seyyidlik kriterimizi nesebî yönden “tamamen” o pâk aileye mensup olmaktan ibaret görüyorsak şayet; bu kriterimizi adam akıllı gözden geçirmemiz gerektiğini de bir kez daha söylemek lazım geliyor.

Çünkü bu doğru olsaydı eğer, o pâk ailenin bugüne kadar “sadece kendi içerisinde evlilikler” yapmış olması gerekeceğinden, -Allahu a’lem- bugün o nesle mensup hiç kimsenin kalmamış olması da gerekirdi herhalde!.” 

Yazarımızın tam bir seyyid olunabilmesi için geçerli gördüğü , başka bir ifadesi ile “asr-ı saadet dönemininde ehl-i beyt=arap nesebi mantıklı çıkarımı, üstada gelene kadar 1300 yılda yine ehl-i beyt=arap nesebi olarak kalması da, aynı ehl-i beytin erkek-kadın hep aynı aile içinde yani neseple evlenmiş olmasını gerektirecekti, ki bu da, yakın akraba evliliklerinin kuşaklar boyu sürmesinin tıbben ve sıhhaten imkansızlığı dolayısıyla bu ailenin o saf kan haliyle günümüze ulaşmasını imkansız kılacaktı” ölçüsü, kriter olarak zikrediliyor.

Bu kriter baz alınırsa hiçbir insan  kendisini birkaç yüzyıl sonra hiçbir millete nisbet edemez,ancak mecazi bir nisbetin varlığı mümkün olur.Yani biz ve bizim gibilerin çoğunluğunu oluşturduğu kişiler için bu doğrudur,bizler kendimizi hakiki anlamıyla bir ırka nisbet edemeyiz. Ancak bu kriter, şeçeresi babadan dedeye geçen sahih şecereler bağlamında hükmünü kaybediyor. Bu tescilli şahısların izafe edildikleri soy ile nisbet edilebilmeleri için neden illa ki aile içi yakın akraba evlilikleri yapmasına  lüzum görülüyor, anlaşılır gibi değil… Bu bakış açısının Efendimizin (s.a.v) mübarek nesline teşmil edilmesi durumu ise Peygamberimizin (a.s.m) soyuna dahi halel getirecek vaziyettedir. Çünkü Efendimizin (a.sm.) pak soyu da şeceresinde gördüğümüz kadarıyla babadan oğula geçen bir sıralamadadır. Şeriatta çocuk babaya nisbet edilir,kuralı genel bir kaidedir.Bu böyle iken, soyların genel olarak ataerkil bir aktarımla sonraki kuşaklara geçtiği ölçüsünü, sanki şaz bir anlayışmışçasına  eleştiren bu anlayışın asıl kendisi şaz olgusu ile maluldur.

Sayın yazarın dediği gibi,biricik seyyidlik kriterimizi tamamen ata erkil bir neseb üzerinden temellendirmiyoruz elbette ki,ama nesebi tamamen o pak nesle izafe eden bir çok sahih şecere sahibinin ırkını da hasbel kader içinde yaşadığı ırk ile muttasıf görmüyoruz,daha önce söylediğimiz gibi onların içinde yaşadıkları ırk ile vasfedilmeleri mecazidir,hakiki değildir.

Ayrıca yine yazarımızın yazısında kullandığı tek  alt başlık olan  “Seyyidler Arap mıdır? veya Arap mı sayılırlar?” ,ibaresi seyyidlerin tümüyle Arap olmasını mümkün görmeyen anlayışını tez olarak sunma gayretini ifade eder ve ayrıca  şu satırları da bu meyandadır:

“Buradan da hareketle, Ehl-i Beyt’in neseben tamamen Arap sayılması (veya bunun ima edilmesi) fikrinin, belki ancak ilk devirler için söylenildiğinde kabul edilebilecek bir anlayış olduğunu ifade, hakikatin ifadesi anlamına da gelecektir.”

Buradaki zorlamalar gayet açık görülmektedir;zira yazar tarafından belki kaydı konulmak suretiyle ,ilk dönemlerde kabul edilebilecek bir durum, nasıl oluyor da soy aynı şekilde babadan oğul’a geçtiği halde sonraki dönemler için mümkün görülmüyor, ve bu durum nasıl oluyor da hakikatin ifadesi anlamına geliyor.

Daha önce farklı bir platformda yazarımızın kaleme aldığı şu sözü ile bugün geldiği nokta da birbirini nakzeder mahiyettedir.

“Tüm şeceresi belli meşhur seyyid ailelerin dışında seyyitliğe mensubiyeti olanların, arap sayılamayacaklarını savunuyorum. “ (5)

Bu ibaresinde,  yukarıda alıntıladığım görüşlerinin zıddına olarak, şeceresi tam olarak belli olan seyyidlerin Arap olduklarını kabul ediyor yazarımız ;ancak şimdilerde ise bu fikrinden vazgeçmiş gözüküyor,kimbilir belki bu görüşünden de vazgeçer.

Bu gayretlerin temelinde Bediüzzaman’ın Kürtlüğünü kurtarma çabalarını görmemek mümkün değil, sözüm ona meş’um milliyetçilik fikrine  bir savaş olarak yaptıkları bu karşı çıkışlar neredeyse o kadar kaçtıkları milliyetçilik zehriyle hem hal olmalarına sebebiyet verecek.Zira, bir şey haddini aşsa zıddına dönüşür.

Milliyetçiliğe güya dikkatli yaklaşan bu anlayışın müntesibleri,tarihimizdeki iftihar kaynağımız olan ceddimiz ile velev ki İslami hizmetlerinden dolayı olsun,övünmemizi katiyyen illetli ve şeriat açısından sakıncalı bulurlar.

İlahiyatçı, Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz hocamızın şu ifadelerine ses çıkarmazlar ama bu ifadelerin altını oyarak bizlerin milliyetçilik zehriyle zehirlendiğimizi de çekinmeden söylerler.

“İslam’ın ırkçılığı reddetmesi, kişinin mensup olduğu milletini sevmemesi demek değildir. Bir insanın kendi ırkını sevmesi için birçok sebep bulunabilir. Dillerinin, geleneklerinin ve kültürlerinin bir olması bu sebeplerden bazılarıdır. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) “Kişi milletini sever” hadisi de bu şekilde yorumlanmalıdır. Ancak burada önemli olan, ırkımıza karşı beslediğimiz bu sevginin, başkasının inkarına yol açmamasıdır.

Bir insanın, İslam’a hizmet eden ecdadı ile iftihar etmesi ırkçılık değildir. Çünkü bu tür övünmeler hem Sahabe, hem Tabiin, hem de tüm İslam tarihi boyunca sıkça görülen hususlardır. Bilindiği gibi, Uhud harbinde Katade b. Numan’ın gözüne bir ok isabet etmiş ve gözünü çıkarmıştır. Resul-i Ekrem (a.s.m.) o mübarek ve şifalı eliyle Katade’nin gözünü alıp yerine yerleştirmiştir. Bu vaka çok şöhret bulmuş; hatta Katade’nin torunlarından birisi, Ömer b. Abdulaziz’in yanına geldiğinde kendisini: “Ben öyle bir zatın torunuyum ki, Resulullah (a.s.m.) onun çıkmış gözünü yerine koymuş ve gözü şifa bulmuştur” şeklinde tanıttırmıştır.17 Bunun gibi bir Türk’ün, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hadisine mazhar olan Sultan M. Fatih ile övünmesi, ya da bin yıl İslam’a hizmet eden ecdadıyla iftihar etmesi ırkçılık değildir.” (6)

Her ne ise, evlad-ı resul’den olanlar hepimizin baş tacıdır,bizler Kur’an’ın açık ayetlerine göre onları sevmekle mükellefiz.

Akgündüz hocamızın belirttiği gibi, Osmanlı döneminde  bu mübarek nesil için kurulan özel bir müessese bile mevcuttur. Kurumun başındaki kişinin bakan mesabesinde olması da ayrıca dikkate değer bir durum. Bu müessesenin görevleri arasında, evlad-ı resul’un evlilik işlerini kontrolden tutun da süfli işlerde çalıştırılmalarına mani olmaya kadar ve askerlikten muaf olmalarından tutun da maişetleri  için ayrıca maaş ödenmesine kadar bir dizi faaliyet mevcuttur.

Rabbim bizleri Efendimiz aleyhissalâtu vesselâm’ın ve mübarek neslinin ve O’nun manevi ehl-i beytinin şefaatlerine nail eylesin, amin. Vesselam…

Kaynaklar :

1- 28.Mektup Yedinci Mesele

2- Sünûhât Risalesi- Kur'anın Hâkimiyet-i Mutlakası

3-Yirmialtıncı Mektub - İkinci Mebhas

4-Dördüncü Lem’a –Üçüncü Nükte

5-http://www.sorularlarisale.com/makale/13621/said_nursi_kurt_mudur_ya_da_said-i_kurdi_midir.html

6-Musa Kâzım YILMAZ- Bediüzzaman’ın İslam Kardeşliğine ve Irkçılığa Bakışı

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.