Mütehayyir seyirci

Afife ARTIK

Risale-i Nur’da hedef gösterilen bazı özellikler var ki, insan ‘acaba bunlar nasıl elde edilir’ diye derin derin düşünmeye başlıyor. Mesela insan ruhunun üç vasfı var ki bunlar ile insanın ebedi saadete mazhar olacağını anlıyoruz. “Müştak ayinedar, mütehayyir seyirci ve muhtaç şakir” vasıfları bunlar. Ve ruh bu alemde bu vasıfları kazanmak ile ebedi Cennet’e layık bir hal kazanıyor.

Peki bunlar hangi dükkanda satılıyor, bu vasıflar ile vasıflanabilmek için nasıl bir dönüşüm yaşamam gerekiyor? Evvela, Cenab-ı Hakk’ın benden gücümün fevkinde bir şey istemiyeceğini bilmem lazım ki ‘şimdi napıcam’ paniğinden bir kurtulayım. Saniyen; hiç bir şeyi ademden vücuda çıkarmaya kuvvet ve kudretim olmadığını ve Cenab-ı Hakk’ın benden, bana vermediği bir donanımdan ötürü hesap sormayacağını bilmeliyim ki bunu nasıl yapacağım, bu olmayanı nasıl olduracağım gibi bir ilahlık sevdasına kapılmayayım.

Allah; bizi, istidatlarımızı nemalandırmak için dünyaya göndermiş; yani bize istidatlar vermiş ve bizden onları işlettirmemizi istiyor. Fıtratımda olmayan bir şeyi kazanmamı istemiyor. Zaten bu, teklif-i mâlayutak olurdu. Öyle ise ruhumun kazanması gereken bu üç vasfı da fıtraten ruhuma derc etmiş ama onların işlettirilip gelişmesi için cüz-i ihtiyarım ile bazı şeyleri yapmam gerekiyor.

Dediğimiz gibi, olmayan bir şeyi elde etmeye çalışmıyoruz; Allah’ın bizi yaratırken mahiyetimize, fıtratımıza derc ettiği madenleri işletmeye çalışıyoruz. Bunun için de en evvel fıtratımızı bozacak, ifsat edecek şeylerden uzak durmak gerekiyor. Malum; def-i mefâsid celb-i nef’a müreccahtır. Öyle ise öncelikli derdim fıtratımdaki cevherleri nasıl işleteceğim değil, onları zarardan nasıl koruyacağım meselesi.

En çok kullandığımız iki cihazımız olan göz ve kulağımıza bakalım. Göz, bizim ruhumuzun penceresi ve onunla âlemi seyrediyoruz. Onun vazifesi; Allah'ın ayetlerini (tekvini ve teklifi- yani Kur’an ve kainat-) okumak ve ibret almak. Vazifesini yaptığında neler olacağına bakalım: “Zira, gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavileşirse, bütün kainat gül ve reyhanlarla müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, balarısı gibi, bütün kainat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapar.” Bu vazifeyi hakkıyla eda edebilmesi için evvela onu haramlardan sakınmam gerekiyor ki mahiyeti bozulmasın, ayarları değişmesin. Vazifesini bırakıp da başka işlere müptela olmasın. Eğer fıtratını bozacak şeyler ile onu kirletmezsem, vazifesini yapması kolaylaşacaktır. Mesela; esasen vazifeli olmadığım ve beni alakadar etmeyen şeyleri (televizyondaki bütün haberleri takip etmek gibi) sürekli izlemek ve nefse cazip gelen ama meşru olmayan levhaları seyretmek gözümün aslî vazifesini ifa kabiliyetinin körelmesine sebep olacaktır. Benzer şekilde, kulağımı rast geleni dinlemek için kullandığımda esas yapması gerekeni yapamayacaktır. Peki kulağım esasen ne yapacaktı ona bir bakalım: “ Hatta kulaktaki zar, nur-u İmân ile ışıklandığı zaman, kainattan gelen manevi nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hatta o nur-u İmân sayesinde rüzgarların terennümatını, bulutların naralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hakeza yağmur, kuş ve saire gibi her neviden Rabbani kelamları ve ulvi tesbihatı işitir. Sanki kainat, İlahi bir musiki dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbani aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nurani alemlere götürür, pek garip misali levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder.”(İşarat-ül İ’caz s.72 _nur.gen.tr)  Allah, kulağımı bu fıtrat üzere yaratmış, bunu benim sonradan hiçten, yoktan kazanmam zaten düşünülemez. Ama bu fıtratı tahrip etmek, bozmak, bu vazifeyi ifa edemez hale getirmek cüz-i ihtiyarım ile yapabileceğim bir şey. Demek bana düşen bozmamak, tahrip etmemek.

Bu noktada Üstadın, eğer kaybetmezse herkesin bir ebedî saadeti olduğunu söylemesi de çok enteresandır. (Zaten Risale-i Nur’lar başlı başına çok enteresan ve garip -benzeri görülmemiş olan, tek kalmış- bir eserdir. Kim insaf ile okusa bunu taktir eder.) Demek bana düşen ebedî saadeti kaybetmemeye gayret göstermek. Olmayanı elde etmek değil, verilmiş olanı muhafaza etmek, bozmamak için gayret göstermek.

Elbette bu noktada bana Allah tarafından nelerin ve ne için verilmiş olduğunu bilmek çok büyük önem arz etmektedir. Bende olduğunu fark bile etmediğim bir şeyi nasıl koruyabilirim ki? Veya ne için verildiğini bilmediğim bir cihazı nasıl kullanabilirim? Mesela göz ve kulak için bu denli lezzetli levhaları müşahede etmenin mümkün olduğundan gafil olmak; gözümü ve kulağımı haramlardan ve vazifesi noktasında sersemlik verecek müskirlerden korumanın ne denli önemli olduğunu anlamamak manasına gelir. Halbuki bu lezzetli neticelerini bilmek, onları yerinde kullanmak için bir müşevvik olacaktır.

Allah’ın bize verdiği maddi ve manevi cihazları yerli yerinde kullanmak (ki bunun adı şükr-ü örfî’dir) bizi gayb âlemleri ile irtibata geçirir. Bu öyle kuvvetli bir irtibattır ki gözüm ile bu şehadet âlemini seyrettiğim gibi mahiyetime emanet olarak bırakılmış numuneler ile gayb alemlerini temaşa edebilirim. Yani o numuneler birer pencere olup kendi âlemlerine açılırlar ve o âleme tecelli eden sıfat ile o âlemden tezahür eden İsme bir mirat ve bir ayine olurum. Böylelikle, Alemde görünen ne ise bende de görünür, âlem neye mazhar ise ben de ona mazhar olurum.

İman nuru ile bu manaların okunması ve okutulması neticesidir ki insan bu tezahür eden isimlere müştak ayine olur. Yani ayinede (kainat ve insan ayinesinde) görünene müştak olur. Müştak vasfı Cemalin tecellisi ile yaratılan bir vasıftır. Yani neye karşı insan aşırı bir şevk hisseder, onu görmeye ve vasıl olmaya iştiyak hisseder dersek bu sorunun cevabı cemal dir. Cemalin elbette çok mertebeleri var. İkinci Şua’da neve mahsus cilvelenen İlahi cemal, ef’al-i İlahiyye’ye ait bir cemal iken; Onuncu Sözü’ün Dördüncü Hakikatinde anlatılan cemal, Esma-i İlahiyye’ye ait bir cemaldir.

‘Muhtaç şakir’ vasfı ise Cevvad İsmi’ne bakmakta ve onun ayinesi olarak yaratılmakta. Bu dünyada böyle ihsan ve ikram eden bir Zât elbette ebedi Cennet’te oraya layık ihsanlarda bulunacak ve bu ihsanların mazharı olanların da bekaya mazhar vücutları olacak. Zira nihayetsiz ihsan etmek ve nimetlendirmek, ihsan edilen ve nimetlendirilen; yani buna ayinedarlık edenin de vücudunun devamını ister. (ayinenin, ayinedarlık ettiği şeyden müstakil bir vücudu olmadığını gözden kaçırmamakta fayda var. Elbette mahluk olduğundan mahiyeti başkadır. Ayinedarlık ettiği isim vacibdir. Ama bu mahlukun ayrı ve müstakil bir vücudu bulunmamaktadır. Hâlık düşünülmeden ‘mahluk’ olamayacağı gibi.)

‘Mütehayyir seyirci’ye gelince; o da kemalatın ayinesidir. Kusursuz ve ebedî kemalât, o kemalât karşısında aklı başından gidercesine taktir ve tahsin ile seyredenleri ister.

Göz ve kulak gibi zahirî duyuların vazifesini yerine getirdiğinde kavuşacağı lezzetler bile bu kadar yüksek iken; iştiyak, ihtiyaç ve tahayyür işletilirse ne saadetlere medar olacağı düşünülsün.

Sönük aklımla şu kadarını anlayabiliyorum ki; ebedî Cennet’te bu ayinedarlığın daim olması için bu dünyada ayinedarlığın bilfiil veya bilkuvve tahakkuk etmesi gerek. Ana karnında ayakları takılmamış bir bebekten, dünyaya gelince yürümesi umulmadığı gibi. Bu dünyada yaşarken ruhunun bu üç vasfını işletememiş olan insanın da Cennet’te bu ayinedarlığa mazhar olması beklenemez. (elbette mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Kâdir’i Mutlak’ı had altına alacak hiçbir şey yoktur. Biz külli kanunlar çerçevesinde serd-i kelam ediyoruz).

Demek ruhum bu alemde Allah’ın Cemal’i karşısında “müştak ayinedar”; Kemal’i karşısında “mütehayyir seyirci”; Cûd ve sehası karşısında “muhtaç müteşekkir” olacak. Zaten o mahiyette yaratılmış. Allah’ın müştakı, Allah’ın hayranı ve Allah’ın muhtacı olacak bir fıtratta yaratılmış. Biz mahluka bakan cihetinden konuştuk ama bu vasıfların bir de Cenab-ı Hakk’ın kendi nazar-ı dekaik aşinası ile kendi sanatını seyretmesi ciheti var. Oraya şimdilik girmiyoruz.

Evet şimdi üç soru karşıma geliyor;

birincisi “neye veya kime iştiyakım var?” ve ne için?

ikincisi; “neyin veya kimin hayranıyım?”ve ne için?

üçüncüsü; “neyin veya kimin muhtacıyım?” ve ne için?

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.