Hilafeti halifeler mi yıktı?

Mustafa ÖZCAN

İslami idareler genel olarak dış parmakla veya müdahale ile değil içten çürüme ile yıkılırlar. Bunun nedeni de ahlakı zemime ve düşüklüktür. Çekememezlik ve haset ve kin gibi kötü huyların dalgalanan etkisidir. Endülüs ve Kazan'ın düşüşü böyle olmuştur. İç kargaşa devletlerin ve yapıların altını oyunca geriye dış müdahale için bir fiske yeterli hale gelmiştir. Bu hususta Mısırlı ulemadan Muhammed Gazali'nin tespitleri, Bediüzzaman'ın tespitleriyle örtüşmektedir. İbni Haldun, Malik Bin Nebi, Muhammed Gazali gibi muhakkikler ve muhakemeli zevat yıkılmanın iç dinamiklerde başlayacağını bunu dış müdahalelerin takip ereceğini söylemişlerdir.

Hadisler de bu gerçeği teyit eder. Peygamberimiz (asm) Allah’tan üç istekte bulunur. İkisini kabul eder birisini geri çevirir. Geri çevrilen üçüncü husus bu hikmeti izah etmektedir. Kabul edilen birinci istek şudur: Ümmetini kıtlık ve açlıkla helak etmemesi. Kabul edilen ikinci istek ise Ümmetini dışarıdan (başka din veya milletlerden) gelecek saldırılarla helak etmemesi. Geri çevrilen istek ise şudur: Ümmetin kendi içlerinde (kendi aralarında) fitneye düşüp birbirlerini boğazlamaması. Bunun açılımı olarak; hadislerde ve ümmete nasihatlerinde Müslümanlardan birbirlerine sırt çevirmemeleri istenir. Lakin ülfet bozulduğunda ve ahenk kalmadığında bunların hayata geçirilmesi zordur. Önce mezalimin veya hak ihlallerinin onarılması gerekir. Haklının hakkına kavuşması sosyal barışı temin eder. Reddi mezalim. Kimilerimiz şahısları yüceltirken veya ölmüş idarelerde medet ve çare ararken asrımızın nev-i şahsına münhasır alimlerinden Muhammed Gazali Endülüs’te Emevi saltanatını veya hilafetini Ferdinand veya İsabella’nın yıkmadığını bilakis kokuşmuş ve çekişme halindeki sarayların yıktığını belirtir. Ona göre yine Bağdat'ı Moğollar tahrip etmeden önce ürkek ve rahatına düşkün halifeler zayi etmiştir.

Bu gerçekleri görmeden dövünmenin kimseye bir yararı yoktur. Halifelerin istisnalar dışında eğlenceden veya para biriktirmeden başka merakları veya uğraşları yoktur. Yoksa düşman sınırlara dayanmadan önlemlerini alırlardı. Hadiste ifade edildiği gibi yenilmeleri azlıktan değil çokluktan ve gevşeklikten ileri gelmiştir.

Gazali Müslümanlara şöyle sesleniyor: Dinle kardeşim... Ben Tatarların Bağdat'taki Halifeliği yıktığını düşünmüyorum. Halifelik, günahla dolu ve haram zevklere düşkün saraylar tarafından yıkıldı. Haçlıların da Endülüs'teki devletimizi yıktığını düşünmüyorum. Bu yemyeşil topraklardan İslam bayrağını indirenler, şımartılmış ve müsrif olanlardı.

Endülüs'teki Taifa krallıklarının kralları, ne Tarık ibn Ziyad'ın ne de kendilerini Tanrı'ya adayan ve böylece topraklar üzerinde egemenlik kazanan diğer kahramanların meşru varisleriydi. Aksine onlara yabancılaşmışlardı. (Namık Kemal de Osmanlı’nın kurtuluşunu cihangir eslaf tarzında arar.) Biz, herkesten daha çok, büyük bir dinin önündeki ilk engeliz. Efalimizle İslam’ı izhar etsek fevc fevc bölük bölük insanlık İslam’a koşacaktır. İlk meydan okuma kendi içimizden gelir, ardından geleneksel düşmanlarımızın meydan okumaları gelir. Saraylarda dikkat çeken debdebe ve şaşaa idi. Abdullah Ahmer'in annesi de Kastilya ordusu karşısında tutunamayan, dağılan saltanatı karşısında oğluna acı acı şöyle seslenmiştir: "Şimdi ağlama vaktidir. Vaktiyle görevini yapmadığından düşman böğrümüze dayandı. Erkekler gibi çarpışamayanlar kadınlar gibi ağlar!"

BEDİÜZZAMAN’IN TEŞHİSİ!

Yıldız sarayı halifeliğin takviyesinde ve sağlamlaştırılmasında önemli bir rol oynayabilirdi. İsraf, istibdat ve halkın ve ulemanın önündeki duvarlar gibi hataları haksız olarak İslâm’a ve halifeliğe mal ediliyordu. Üstad Bediüzzaman meşrûtiyet ile gelişen hadiselerden ders alınacağını düşünerek padişaha gazetelerde “Yıldız’ı darülfunun yani üniversite yap!” dediğini ifade ediyor. Bu yapılabilseydi işlevsel olur ve aydınlar ile saray arasında boşluk doldurulurdu. Atıl yapılar işleve kavuşurdu. II. Meşrûtiyet’ten önce devlet Yıldız Sarayı’ndan yönetiliyordu. Meşrûtiyet ile birlikte padişahın yetkileri azaltılmıştı yani Yıldız Sarayı, Ay ve Güneş tutulması gibi perdelenmişti. Osmanlı üç kıt’ayı asırlardır Topkapı gibi mütevazı bir saraydan yönetmiştir. Topkapı Sarayı gerçekten de Avrupa’daki kontların saraylarından bile mütevazıdır. Osmanlı’da sarayın duvar ve kuleleri mütevazı ancak hazineleri ağzına kadar doluydu. Son dönemde bu saray yeterli görülmemeye başladı. “Elçileri kabul edecek devletin şanına lâyık bir saray ve salonumuz yok” şikâyetlerinde belki de kimi haklılık payı vardı. Artık devlet son dönemlerinde yeni inşa edilen dev saraylardan yönetilmekteydi.

Masraflar da ve borçlanmalar da ona göre artmıştır. Yerli ve yabancı bankerlerden alınan borçlarla Avrupa’yı takliden yeni saraylar inşa edilmeye başlandı. Halktaki fakirlikle doğru orantılı olarak tepkiler de yükselmeye başladı. Anadolu’da ve özellikle İstanbul’da elden çıkan topraklardan gelen muhacirlerle birlikte ciddî bir sefalet hüküm sürmektedir. Hatta Süavi hadisesinde de sokaklarda yatan yersiz yurtsuz Balkan göçmenleri çoğunluğu teşkil ediyordu. Bir tarafta imparatorluğun içe çekilişinin getirdiği sefalet diğer tarafta debdebe. Saraylardaki ihtişam ve israf bire bin katılarak propaganda ediliyordu.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.