Mutlak Minnettarlık

Mustafa KILIÇ

Afet hanım, kafasını kaldırıp peron numaralarını okumaya başladı. Evet doğru peronda duruyordu. Eşiyle ayrıldıktan sonra felsefe öğretmenliği yaparak okuttuğu, üniversiteye gönderdiği kızını bekliyordu.

Birkaç dakika sonra otobüs göründü. Otobüs yaklaştı, perona girdi ve durdu. Kapı açılınca başta muavin olarak yolcular inmeye başladılar. Sevinç ve heyecanla kızını beklerken bir anda dona kaldı. Kızının başı örtülüydü. Onlarca ihtimal geçti aklından. Kızı hızlı adımlar ve mütebessim bir yüzle ona koştu. Ellerine sarıldı, öptü ve kucakladı. O da sarıldı.

Bir anda sorulması gereken her şeyi unutmuştu. Kızı Yağmur başladı konuşmaya:

-Nasılsın anne?

- İyiyim kızım teşekkür ederim sen nasılsın yolculuk nasıl geçti?

Bu soruları sorarken aklı sadece kızının başındaki örtüdeydi. Kendisi henüz 20 yaşında ateist olmuştu. Kızını da yıllarca çağdaş bir şekilde yetiştirmeye çalışmıştı. Aslında son aylarda bir gariplik seziyordu ama yine de yaşadığı şok büyüktü. Şimdi bu halde görünce biraz da korkmuştu. Bavulu alıp eve gittiler. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Eve gelince artık dayanamayıp sordu:

- Kızım bu ne hal? Ne oldu sana?

- Annecim çok güzel bir şey oldu. Ben Rabbimi ve onun elçisini tanıdım. Başımda da onun emrini taşıyorum. Sana telefonda yarım yamalak bahsetmek istemedim. Beni bağışla.

- Kızım ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunların eski masallar olduğunu sana defalarca anlatmıştım. Nasıl olur da inanabilirsin diye hayret ediyorum.

- Hayır annecim, din masal değil, evrenin hakikati. Hatta zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşiyor. Mesela senin kullandığın 'eski masallar' ifadesine benzer bir ifade Kur'an'da müşriklerin iddiası olarak geçiyor. Yani Kur'an-ı Kerim eski bir mitoloji değil devam eden bir davanın, hükmü devam eden ilancısı.

- İnanamıyorum. Benim kızım mı bunları söylüyor? Neyse sakinleşmeye çalışıyorum. İnancın elbette seni ilgilendirir. Ama bu inanç insanı sıkan, sınırlayan bir inanç. Seni mutsuz etmesinden korkuyorum.

- Hiç endişelenme anneciğim. Ben olabilecek en mesud halimdeyim. Rabbimi tanıyorum. Onun rahmetinin her şeyi kuşattığına inanıyorum. İçimde sonsuz bir huzur var.

Afet hanım bir süre sustu. Sonra konuşmaya başladı:

- Hayır izin vermiyorum. Tamam istediğin şeye inanabilirsin. Ama başını örtmene veya gidiyorsan herhangi bir tarikata, cemaate gitmene izin vermem.

- Annecim sen benim adıma hürmete en layık insansın ama Allah'ın emrinin olduğu bir konuda seni dinleyemem.

- Nasıl yani? Sana verdiğim onca emeği inkâr mı ediyorsun?

- Hayır, asla. İmanımla çelişmeyen her emrini yerine getiririm ve sana da ömrümün sonuna kadar bakarım.

- Nankörsün.

- Hayır anne! Ben senin bana karşı şefkatini ve ikramlarını inkar etmiyorum. Bunlar için teşekkür de ederim. Ama seni ve beni yaratan, senin kalbine bana karşı şefkati yerleştiren Rabbime nankörlük edemem.

- O şefkati biri vermedi. Biyolojik süreçlerle oluştu.

Yağmur, birden gülümsedi.

- Annecim biyolojik süreçler böyle hikmetli ve rahmetli işleri yapamazlar. Şuursuz maddelerden bu kadar hikmetli işlerin çıkması mümkün değil. Bu işleri yapan perde arkasında biri var. Beni binlerce rahmet tecellisiyle yaşatan biri var. Ve ben "O"na şükür ediyorum.

- Ne yani sebep-sonuç ilişkilerini de mi inkâr ediyorsun?

- Bir bakıma evet. Bir bakıma hayır. Doğru, Allah bu kâinata bazı adetler koymuştur. Ama sonuçları yaratan kendisidir. Anne sen daha iyi bilirsin zaman da bir boyuttur değil mi? Peki şu andaki maddeleri bir sonraki ana taşıyan şey ne? Nasıl uzayda ki boyutların bir sebebi varsa zamanın da bir sebebi olmalı. Her an her şey yeniden yaratılır. Sadece biz akışın içinde olduğumuz için farkında değiliz.

Afet hanım söyleyecek bir şey bulamadı. Kızının aklı başında tavrı ve cümleleri onu etkilemişti. Sonra konuşmaya başladı:

- Neyse sen biraz dinlen. Ben de dinleneceğim.

Odasına gitti. Kızının söyledikleri aklından gitmiyordu. Birden gözüne fotoğraf makinesi ilişti. Birkaç yıldır doğa fotoğrafları çekmeye başlamıştı. Manzaralara büyük bir hayranlık duyuyordu. Ara sıra bu manzaraları verdiği için bir güce teşekkür etmek istediğini hatırladı. Doğanın ne manzaraları hediye edecek kadar düşünceli ne de teşekkürü anlayacak kadar bilinçli olmadığına hayıflandı. Kızının teşekkür ve şükür hakkında söylediklerini düşündü. Kalktı kızının el çantasını açtı. Orada ismini daha önce duyduğu "Bediüzzaman Said Nursi"nin yazdığı "Tabiat Risalesi"ni gördü. Açıp okumaya başladı.

(Şükür risalesini okurken aklıma gelen bir hikaye. Tabi hikaye hayali ama bazı hakikatlerin anlaşılmasına bir mirsad-ı tefekkür olabilir diye kaleme aldım.)

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.