Ramazan’ın Hikmetleri (1)

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

(شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِۤى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى للِنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ) “Orucun farz kılındığı ramazan ayı, insanlara hidayet rehberi olup onlara doğru yolu gösteren ve hakkı bâtıldan ayırıcı en açık delilleri ihtiva eden Kur’an’ın indirildiği aydır.”[1] Kur’an-ı Kerîm’in Hz. Peygamber’e indirilmesi Mekke’de Hira mağarasında, milâdî 610 yılı Ramazan ayının 27. gününde başlamış ve Allah’ın uygun gördüğü aralıklarla yirmi üç yılda tamamlanmıştır. Ayette geçen “Ramazan ayında Kur’an’ın indirilmesi”nden maksat onun tamamının değil ilk ayetlerinin indirilmesidir. Cenabı Hak Müslümanlara oruç ibadetini farz kılmayı murat edince bunun zamanının da ona lâyık bir zaman olmasını istemiş ve Kur’an’ı vahyetmeye başladığı Ramazan ayını oruç zamanı olarak emretmiştir.[2]

Bediüzzaman bu ayeti tefsir ederken Ramazan-ı Şerifteki orucun İslam’ın beş şartından birisi ve şeaier-i İslâmiye’nin en büyüklerinden olduğunu ifade ediyor. O, Ramazan orucunun sayısız hikmetlerinden dokuz tanesini 9 nükte halinde beyan etmiştir. O hikmetlerden bazılarını buraya alıyoruz. Bediüzzaman Özetle şöyle diyor:

Birincisi: Ramazan-ı Şerifteki oruç Allah’ın Rahmaniyetini, Rahimiyetini ve âlemlerin Rabbi olduğunu açıkça gösteriyor. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, yeryüzünü bir sofra-i nimet suretinde yaratmış ve bütün enva-ı nimetini hesapsız bir tarzda o sofrada dizmiştir. Böylece kemal-i Rububiyetini, Rahmaniyet ve Rahimiyetini bu şekilde ifade ediyor.

Oysa genelde insanlar gaflet perdesi altında, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyorlar. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçiyor. Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir kulluk tavrını gösteriyorlar. Azametli ve intizamlı bir kullukla o şefkatli ve haşmetli Rahmâniyete karşılık veriyorlar.

Bediüzzaman bu hikmeti anlattıktan sonra şu dramatik ifadeyi de ekliyor: “Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?” Bence de, mazeretsiz oruç tutmayanlar ve oruçlu Müslümanların yüzüne baka baka yemek-içmekten çekinmeyenler insan ismine layık değildirler.

İkincisi oruç, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne bakıyor. Şöyle ki: Nimetleri tablacıda görüp büyük bir fiyatla o nimetleri almak fakat o nimetin gerçek sahibini tanımamak bir akılsızlıktır ve insan olana yakışmaz. Evet, Cenâb-ı Hak, yeryüzünü insanlar için sayısız nimetlerle doldurmuştur. Bunun karşılığında, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî sebepleri ve sahipleri birer tablacı hükmündedirler. Tablacılara bir fiyat verip o nimetleri alıyor ve onlara minnettar oluyoruz. Hatta hak etmedikleri kadar onlara hürmet gösteriyor ve teşekkür ediyoruz. Hâlbuki o nimetlerin gerçek sahibi olan Allah, o sebeplerden ve sahiplerden daha fazla şükrü hak ediyor. O nimetlerin hakiki sahibine teşekkür etmek ise, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere muhtaç olduğunu hissetmekle olur.

İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet altında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri için, nimetlerin kıymetini idrak edemiyorlar. Tok olanlar özellikle zengin de olsalar, bir parça kuru ekmekteki nimetin kadrini bilip anlayamazlar. Hâlbuki iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir müminin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna, “kuvve-i zâikası” şehadet eder. Ayrıca gündüz yemek-içmek yasak olduğu için mümin şu hakikati de idrak eder, “Evet, o nimetler benim mülküm değil. Ben bunlara ulaşmakta hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum” diye, nimeti nimet bilir, manevi bir şükür yapmış olur.

Üçüncüsü Oruç, sosyal hayattaki yardımlaşmaya da bakıyor. Şöyle ki: İnsanlar gelir bakımından farklı şekilde yaratılmışlar. Bundan kasıt sosyal yardımlaşmanın aktif olarak yapılmasıdır. Yani Cenâb-ı Hak Farklı gelire sahip insanları yaratmakla zenginleri fakirlerin yardımına davet ediyor. Zenginler ise, fakirlerin acınacak acı hallerini ve açlıklarını, ancak oruçtaki açlıkla hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, sadece kendini düşünen bazı zenginler, açlık ve fakirliğin ne kadar acı ve fakirlerin şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemezler.

Şunu da söylemek gerekir: Yoksul olmak yardım etmemek için bir bahane değildir. Kim olursa olsun kendisinden bir yönüyle daha yoksul birini bulabilir ve ona karşı şefkate mükelleftir. Maddi durumu daha iyi olanların yoksullara yardım etmeleri için, oruçtaki açlık onları adeta kamçılar.

Dördüncüsü, Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine de bakıyor: şöyle ki: Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hatta sanal bir rububiyet ve istediği gibi hareket etmeyi fıtraten arzu eder ve sayısız nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemez. Özellikle dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet de yardım etmişse, Allah’ın nimetlerini hırsızcasına ve hayvan gibi yutmaya başlar.

İşte Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki kendisi nimetlerin sahibi değil; o nimetler başkasının mülküdür. Hem anlar ki kendisi hür değil, kuldur. Emrolunmazsa, en adi ve en rahat şeyi de yapamaz; elini suya bile uzatamaz diye, nefsin o sanal rububiyeti kırılır, kul olduğunu anlar ve hakikî vazifesi olan şükre girer.[3]

(Devam Edecek)

[1] Bakara, 2/185.

[2] Kur’an Yolu Tefsir, Bakara, 185. Ayet.

[3] Ramazan Risalesi, Yirmi Dokuzuncu Mektup, İkinci Risale olan İkinci Kısım.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.