Nazım Gökçek Abi

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Nazım abi 2005 yılı Nisan ayının sonlarında vefat etmişti. Allah rahmet etsin, mekânı cennettir inşallah. Onu bir cümle ile ifade edecek olursak, “Nazım abi, Nur camiası içinde âbide bir şahsiyet idi” diyebiliriz. Bu cümlede mübalağa yoktur, çünkü bizzat şahit oldum; Tahirî ağabeyden tutun Sungur ve Bayram ağabeylere kadar, saff-ı evvelde yer alan bütün ağabeyler Nazım abiyi seviyor ve sayıyorlardı.

Her şeyden önce onun engin hoşgörüsü, sosyal değişime ve gelişmelere direnmemesi ve azamî fedakârlığı, onu farklı yapan temel özelliklerdir. Bu özellikleri sebebiyle saff-ı evvelde yer alan ağabeyler gibi saygı gören bir şahsiyete sahipti.

Nazım abi, güzel Türkçesiyle Kur’an’a ve imana hizmet ettiği gibi lisan-ı haliyle de hizmet ediyordu. Deyim yerindeyse aşk derecesinde Bediüzzaman’a ve Kur’an hizmetine bağlıydı. Onun kadar kırmadan ikna etmeye çalışan, tatlı bir dil ile sorunları çözen, güler yüzlü ve sevecen başka birisine rastlamadım.

Tanışmamız

1) Onunla ilk tanışmamız, 1970 yılı Ekim ayında, Diyarbakır 10 numarada olmuştu. Ben o zaman İmam-Hatip Okulu, orta üç öğrencisiydim. Nazım abi, hem Diyarbakır’daki hizmetleri görmek, hem liseden sınıf arkadaşı ve Diyarbakır 10 numarada vakıf olan Mehmet Kaya abiyi ziyarete gelmişti. Nazım abi, derse gelen öğrencilerle ayrı ayrı ilgilendi. Sonra Mehmet Kaya abiye dönerek, “Bu kardeşlerin kabiliyetlerinin inkişaf etmesi için yardımcı olmalıyız. Kabiliyetli olanlarla ziyadesiyle ilgilenmek gerekir. Bunlar yarının müftüleri, vaizleri, doçentleri ve profesörleri olacak inşallah.” Mehmet Kaya abi zaten bizimle çok ilgileniyordu. Allah ondan razı olsun.

2) O yıl Diyarbakır’da ciddi bir soğuk vardı. Hava sıfırın altındaydı ve gündüz ortasında ağaçların dallarındaki kırağı akşama kadar düşmezdi. Yatlı yurdumuzun kaloriferleri yanmadığı için o yıl çok sayıda öğrenci hastalandı. Ben de zatürreye yakalanıp Numune hastanesi, İntaniye bölümünde 12 gün yattım. Taburcu olanca doktor bana 30 gün istirahat verdi. Şubat tatiline denk geldiği için tatil sürem 45 güne çıktı. Memleketim Mardin’e dönecektim. Allahaısmarladık demek için Mehmet Kaya abinin yanına gittim bana, “Tatilin 45 güne çıktı. Bu sürenin tümünü köyde geçirmek doğru olmaz. Tatil bitmeden seni Gaziantep’e, Nazım abinin yanına göndermek istiyorum. 20-25 gün orada Risale okursun. Yol masrafını da ben vereceğim” dedi ve bana 60 TL verdi. Parayı almak istemedim, fakat Kaya abi ısrar etti ve: “Bu para bereketlidir, sen bunu al” dedi.

1971 yılının soğuk bir Şubat ayıydı. Köye gittim; tatil bitmeden Gaziantep’e gitmek için babamdan izin aldım. Beni Mardin’e götürüp otobüs bileti aldı. Firmalar rekabet etmişti, 15 TL olan Mardin-Gaziantep yolu 10 TL’ye inmişti. Mehmet Kaya abinin verdiği paranın bereketi ilk kez orada ortaya çıkmış oldu.

Gaziantep Medreseye Polis Baskını

3) Gaziantep’e, Nazım abinin kaldığı medreseye vardım. Her akşam derse gidiyoruz veya evde ders yapıyoruz. Gündüzleri de serbest okumalar yapıyoruz. Günlerimiz böyle güzel bir şekilde sürüp gidiyordu. Nazım abiden başka beş kişiydik. Bir gün Nazım abi, “Bugün bir kardeşle beraber İslâhiye’ye gideceğiz, muhtemelen akşam da orda kalırız” dedi ve ayrıldı.

4) Gece saat 1 civarında kapı çaldı. Ben henüz uyumamıştım. Diğer kardeşler yatıyorlardı. Kapıyı açtım, sivil ve üniformalı beş altı polis kapıda duruyordu. Onlardan Zülâl isminde birisi, “Burada arama yapacağız” dedi ve içeri girmek istedi. Ben de, “Dur bakalım, arama emriniz var mı?” dedim. Yine Zülâl beni iterek, “Bak hele, çocuk bir de arama emrini soruyor” dedi ve girmek istedi. Ben izin vermedim. İçlerinde aklı başında birisi, “Tamam kardeş, tamam; arama emrimiz burada” dedi ve Cumhuriyet savcısının imzasını taşıyan bir kâğıdı bana uzattı.

Kâğıdı okuduktan sonra, “Girebilirsiniz, ama ayakkabılarınızı çıkarın, çünkü biz burada namaz kılıyoruz” dedim. Fakat laf dinlemeyen Zülal ayakkabılarıyla girmek istediyse de amiri ona kızarak, “Duymuyor musun, adamlar burada namaz kılıyorlar, ayakkabılarınızı çıkarın” dedi. İçeri girip odalara bakmaya başladılar. Arkadaşlar uyuyorlardı, onları uyandırdım. Zülal adlı polis, “Anladım, yalandan uyuyorsunuz, siz ayin yapıyordunuz; biz gelince balıklama yataklara girdiniz, değil mi?” dedi. Ben de Nazım abiden duyduklarımı söyledim; dedim ki: “Biz Müslümanız, Hristiyan değiliz ki ayin yapalım. Müslümanlar ibadet ederler. Yatsı namazımızı kılıp yattık” dedim. Adamlar odaları tek tek aradılar. Ne kadar Risale-i Nur eserleri varsa çuvallara doldurup arabaya koydular. Sonra bizi de alıp Emniyet Müdürlüğünün bodrum katına götürdüler.

Emniyette Verilen İfade

5) Tek tek kimliklerimizi tespit ettikten sonra sıra fotoğraflara geldi. Her birimizin göğsüne büyük kitaplardan birisini yerleştirip fotoğraflarımızı çektiler. Benim göğsüme Tarihçe-i Hayat konulmuştu. Ertesi gün bu fotoğraflar Cumhuriyet ve Günaydın gazetelerinde çıktı. Haber şöyle geçmişti: “Gaziantep’te bir Nurculuk okulu basıldı ve beş öğrencisi yakalanarak gözaltına alındı. Firarda bulunan okul müdürü Nazım Gökçek aranıyor.”

Önce bize danışmadan bir ifade hazırlayıp bize imzalatmak istediler. Hazırladıkları ifadenin özeti şöyleydi: “Burası bir Nurculuk okuludur. Biz de okulun öğrencileriyiz. Firardaki Nazım Gökçek müdürdür. Biz burada, şeriat devletini kurmak için dini eğitim alıyor ve ayin yapıyoruz.”

Büyüğümüz olan Kayserili vakıf Mehmet Evren abi çok güzel konuşan ve cesur bir delikanlıydı: “Biz bu saçma ve iftiralarla dolu ifadeyi kabul etmiyoruz ve reddediyoruz. Şimdi bunu yırtacaksınız ve biz söyleyeceğiz, siz yazacaksınız” dedi. İfadeyi alan polis, “Bak hemşerim, ben bir daha ifade filan yazamam. Sen buraya kuzu gibi imzanı atacasın” dedi. Mehmet Evren, “Boşa çene yormayın. Bizi burada on gün dahi bekletseniz bu ifadeye imza atmayız” deyince polis, “Bak hemşerim, nerede olduğunuzu unutuyorsunuz galiba. Kafana bir yapıştırsam arkadan bir de duvar vurur, duyuyor musun beni” dedi. Mehmet Evren abi, “Sen bana vur da göreyim seni… Sen bana vuramazsın… Senin vazifen vatandaşa zorluk çıkarmak değil, bana soru sormak ve aldığın cevabı yazmaktır. Buna bir tek harf bile ilave edemezsin” deyince polis sinirinden masayı yumrukladı, mecbur kalıp eski ifadeyi yırtıp attı ve yeniden ifadelerimizi aldı.

Kuş Tüylü Yatak

6) İfadelerimiz istediğimiz gibi alındıktan sonra Polis, “Şimdi sizleri kuş tüylü yataklarınıza gönderebiliriz” dedi. Adam “Kuş tüylü yatak” ile nezareti kast ediyormuş meğer. Mehmet Evren abi, sözün mecazî olduğunu anlamıştı. Ama ben ve bazı kardeşler, uykumuz çok geldiği için gerçekten bizi güzel yataklara götürecekler sanmıştık. Sonra bizi alıp Şehre Küstü Mahallesi Polis karakolunun altındaki nezarete götürdüler. Penceresi olmayan çok kirli bir odaydı. Çöplük gibi bir mahzene benziyordu. Yerler de ıslaktı. Bizden önce, hırsızlıktan oraya konulan bir genç vardı.

7) Bir saat nezarette bekledikten sonra sabah ezanları okunmaya başladı. Namaz kılmak için polislerden izin istedik. Birisi (L) tipi koltukta uyuyor, diğeri de nöbetçi koltuğunda uyukluyordu. Koltukta oturan, “Namaz filan kılamazsınız hemşerim” dedi ve kabul etmedi. Mehmet Evren abi, “Kardeşler, O zaman biz de güneş doğuncaya kadar birer birer yüksek sesle ezan okuyup o polisi rahatsız edeceğiz” dedi ve ezan okumaya başladı. Bir iki kişi okuduktan sonra polisin uykusu kaçtı ve yanımıza geldi, “Tamam gelin namaz kılın bakalım Allah’ın belaları” dedi ve bizi nezaretten çıkardı.

Namazı kartonların üzerinde kıldık. Mehmet Evren abi, polisin yanına gitti; abisine telefon açıp karakolda olduğunu bildirmek istediğini söyledi. Biraz ısrardan sonra polisi izin verdi. Mehmet abi Gaziantepli abileri aradı, dershanenin basıldığını ve Şehre Küstü Mahallesinde nezarette olduğumuzu onlara söyledi. Beş on dakika geçmeden elliye yakın kişi karakola geldi. Karakoldaki polislere, “Bunlar bizim kardeşlerimizdir. Kahvaltı yapmamışlar, şu karşıdaki lokantada kahvaltı yapacaklar, onları yarım saat salıverin” dediler. Polisler, bu kadar büyük bir kalabalığa yok diyemediler ve bizi saldılar. Kahvaltıdan sonra bizi adliyeye götürdüler.

Av. Bekir Berk

8) Nazım abi de olayları duyunca gelip emniyete teslim oldu. Birlikte adliyedeydik. Merhum Bekir Berk ağabey bir mahkeme için Adana’daymış. Haberi alınca hemen Gaziantep’e geldi ve vekâletimizi alıp mahkemede hazır oldu. Bize atılan suçlama, “devletin temel nizamlarını dini esaslara uydurup şeriat devletini kurmak” şeklindeydi. Bekir Berk abi savunmasında, “Bunlar öğrencidirler; bilgi ve görgülerini arttırmak için memleketlerinden ayrılıp hayırsever bir tüccar olan Nazım Gökçek’e misafir olmuşlar. Bu itibarla atılan suçlama çok afakîdir ve müvekkillerim bu suçtan beridirler” dedi. Mahkeme, tutuksuz yargılanmak üzere bizi serbest bıraktı.

Mahkeme dört yıl devam etti; sonunda berat ettik. İlk yargılandığımız mahkeme Sulh Ceza mahkemesiydi. Sonra bizi Ağır Ceza mahkemesine verdiler. Celp kâğıdım yazın köye geldi. “Ağır ceza” yazısını görünce telaşlandım ve Nazım abiye, endişemle ilgili bir mektup yazdım. Nazım abi cevabında şöyle yazmıştı: “Davanın Sulh Cezadan Ağır Cezaya intikaline gelince, o davamızın büyüklüğünden kaynaklanıyor.” Bu söz beni o kadar mahcup edip etkilemişti ki, kendi kendime, “Ya neden ben fark edemedim bunu?” diyerek hayıflandım.

Allah Rahmet etsin.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.