1) Bir milletin ilmen yükselmesini sağlayan üç önemli unsur vardır. Bunlardan birincisi düşünce özgürlüğüdür; ikincisi öğrenimde fırsat eşitliği, üçüncüsü de kütüphane imkânlarıdır. Bu üç önemli unsurun en önemlisi de öğrenimdeki fırsat eşitliğidir. Çünkü fırsat eşitliği, ilmî özgürlüğü ve güveni de beraberinde getirmektedir.
İslam tarihinde zengin-fakir herkesin öğrenim imkânı eşit şekilde garantiye alınmıştır. Yani fakirlik hiçbir zaman, ilme meraklı kimselerin önünde bir engel olarak dikilmemiştir. İslam’da eğitim öğretim ilk kez mescid-i nebevide, yani camide başlamıştır. Sistemli üniversiteler ve Medreseler kuruluncaya kadar da camiler bu görevi üstlenmeye devam etmiştir. Caminin ise, herkese açık olduğu, herkese aynı fırsatı sunduğu tartışma götürmez bir hakikattir.
2) Camilerde teşkil edilen halkalar, öğrencilerin öğretimlerini parasız olarak yapabilmeleri için oluşturulmuştur. Halkaya yeni katılan birisine yer vermek amacıyla halkalarda daima bir boşluk bırakılırdı. Hocanın, halkada oturan herhangi bir kimseye karşı imtiyazlı davranması söz konusu değildi. Öğrencilerden kim önce gelirse istediği yere oturma hakkına sahipti. Esasen talebeler arasında zengin, fakir veya makam sahibi kimseler arasında ayırım yapmamak hocanın temel görevleri arasındaydı. Hoca ders verirken devlet başkanı bile gelse dersin düzeni bozulmaz ve hoca onunla ilgilenmez, derse devam ederdi.
3) İslam tarihinde İmam Malik'in halifelere ve devlet idarecilerine karşı dik, tavizsiz ve iltifat etmeyen duruşu, ilmin izzetini ve siyasi otorite karşısındaki bağımsızlığını koruma gayesinin en sembolik ve meşhur örneklerinden biridir.
İmam Malik (M. 712-795), Abbasi halifeleri Ebû Cafer el-Mansûr, el-Mehdî, el-Hâdî ve Harun Reşid dönemlerinde yaşamış, onlara karşı her zaman mesafeli, vakarlı ve hakikati haykıran bir üslup benimsemiştir. Bu duruşun arkasındaki temel felsefe, "İlim idarecilerin kapısına gitmez, idareciler ilmin kapısına gelir" anlayışıdır.
Bu tavrı anlatan en meşhur tarihi hadise şudur: Bir gün Abbasi Halifesi Harun Reşid, Medine’ye geldiğinde İmam Malik’ten saraya gelerek oğulları Emin ve Me’mun’a özel ders vermesini talep etmiştir. İmam Malik, halifenin bu talebine iltifat etmeyerek şu tarihi cevabı vermiştir:
"Ey Müminlerin Emiri! İlim bir kimsenin yanına gitmez, isteyen ilmin yanına gelir. Allah sizi daha aziz etsin; eğer ilmi aziz ederseniz aziz olursunuz, onu zelil ederseniz siz de zelil olursunuz." Bu net duruş üzerine Halife Harun Reşid geri adım atmış ve çocuklarını diğer talebeler gibi İmam Malik'in ders meclisine göndermek zorunda kalmıştır.
4) Büyük İslam tarihçisi Yakût el-Hamevî’ye göre nahiv âlimi Muhammed b. Ahmed b. Keysân Bağdat camisinde büyük bir ders halkasına sahipti. Bu caminin kapısı önünde ondan ders almaya gelen reisler, âlimler, eşraf ve sıradan kişilere ait yüz kadar binek hayvanı olurdu. İbn Keysân, cübbesi yırtık bir öğrenciyle ve ipek elbiseler içinde derse gelen bir öğrenciyle aynı şekilde ilgilenirdi.
Hocaların tutumu bu olunca, öğrencinin de buna benzer bir tutum takınması gerekiyordu. Yani bir öğretmenin huzurunda bulunduklarını, burada zengin, fakir, köle ve asil ayırımı yapılmadan tam bir eşitliğin bulunduğunu, aile asaleti, makamı ve servet durumu ne olursa olsun asıl üstünlüğün terbiye ile ölçüldüğünü idrak etmeleri icap ederdi ve idrak ediyorlardı. Eğitim öğretimin kalitesini yükselten de bu Peygamber ahlakıydı.
5) Abbâsî halifesi el-Mehdî’nin çocuklarından birisi, Kadı Şureyk’in ders halkasına geliyordu. Bir gün Şehzade, sırtını duvara dayamış halde ve laubali bir şekilde hocaya bir soru sorar. Ama halkanın hocası Kadı Şureyk yüzünü çevirip ona bakmaz bile. Şehzade soruyu tekrarladığı halde hoca yine cevap vermez. Bunun üzerine şehzade sinirlenerek, “Halifenin çocuklarını hafife mi alıyorsun” der. Hoca ise, “Ne münasebet, şu var ki, ilim ehlinin yanında ilim, onun değerini takdir edemeyenlerden daha değerlidir. İlmin rütbesi her türlü rütbenin üstündedir” der. Şehzade soru sormasıyla kalır ve çıkıp evine gider.
6) Eyyubî hükümdarlarından Filistin ve Şam valisi el-Muazzam İsa, Dımeşk (Şam) kalesindeki sarayından iner, sıradan bir öğrenci gibi kitabını koltuğunun altına sıkıştırır ve Derbu’l-Acamî mahallesinde bulunan hocası el-Kindî’nin yanına giderdi. Ara sıra gecikip ders sırasını kaçırdığı olurdu. Geciktiği zaman kendisine ayrı bir muamele yapılmaz, ders sırası gelinceye kadar beklerdi.
7) Ancak şu var ki, ilim öğrenmeye kabiliyeti olmayanlarla fazla meşgul olunmazdı. İmam Gazali’ye göre, layık olmayanlara ilim öğretmeye çalışmak, layık olan insanları ilimden mahrum etmek gibi zulümdür. Bu yüzden medreselerde, gözlerinden akıl ve zekâ fışkıran yetenekli öğrencilerle ayrıca ilgilenilir ve onlara ilave özel dersler verilirdi. Çünkü yetenekli bir öğrenciyi herhangi bir şekilde ilim tahsil etmekten alıkoymak da fırsat eşitliğine aykırıdır.
8) Hocaların öğrencileriyle ilgilenmeleri onları, kendi keselerinden onlara yardım yapma noktasına kadar götürürdü. Ebû Hanife’nin öğrencisi İmam Ebû Yusuf anlatıyor: Fıkıh ve hadis öğreniyordum. Ama mali durumum son derece yetersizdi.
Ebû Hanife’nin yanında iken bir gün babam gelip beni aldı ve eve götürdü. Babam bana, “Yavrum, sen Ebû Hanife’ye ayak uyduramazsın, onun ekmeği kızarmış olarak önüne gelir. Sen ise bir lokma ekmeğe muhtaçsın” dedi.
Ben de babama uydum ve derse gitmemeye başladım. Ebû Hanife beni aratmış, “Nerde bu çocuk, neden derse gelmiyor?” demiş. Bunun üzerine tekrar yanına gittim. Bana, “Hayrola, neyin var, niye derse gelmiyorsun?” dedi. Ben, “Ekmek kaygısı ve baba itaati” dedim. Ders sona erip kalabalık dağılınca bana bir kese uzattı ve: “Buyur, bununla ihtiyaçlarını giderirsin” dedi. İçine baktım, yüz dirhem vardı. Sonra bana, “Bak yavrum, katiyen dersten geri kalmayacaksın. Bu kese bitince bana bildir” dedi.
9) Medrese hocaları sadece fakir talebeleri kollamakla yetinmemişler; talebeler için kurulan zengin vakıflardan büyük ölçüde istifade etmeleri için onlara imkân sağlamışlar. Bununla birlikte Müslümanlar arasında alın teriyle geçimini sağlayan büyük âlimler de olmuştur. İmam Azam Ebû Hanife bir dükkân işletiyordu. İçinde kullanılmış elbise satardı. İmam Şafiî amelelik yapmıştır. İmam Şafiî Ebû Hanife’nin talebesi İmam Muhammed’in yanında okuyordu. İmam Muhammed onun annesiyle evliydi. İmam Şafiî, geçimini sağlamak için Bağdat’tan ayrılıp Mısır’a gitmek istedi. Ancak yol harçlığı yoktu. İmam Muhammed ona 400 dirhem borç verdi. Şair Ebû Temmâm et-Tâî, çarşıda su satardı. Büyük Arap edebiyatçısı Câhız, geçimini sağlamak için ekmek balık satardı.
Yatılı Medrese Geleneğinin İlimde Fırsat Eşitliğine Katkısı
10) Miladi 1000’li yıllardan sonra, Eğitimde fırsat eşitliğini oluşturmak için Hz. Peygamber’in (sav) kurduğu Suffe medresesi örnek alınarak yatılı medrese geleneği oluşturulmuş, böylece fakir öğrencilerin ilim öğrenme fırsatı daha da çoğalmıştır. Kuşkusuz ilk yatılı medrese, şartları ve imkânları zayıf da olsa, Hz. Peygamber’in (sav) Medine’de kurduğu “Suffe” medresesidir. Evet, Suffe bir yatılı okul idi. Bütün ihtiyaçları Hz. Peygamber (sav) tarafından karşılanıyordu.
Abbasî halifesi Abdullah el-Me’mun, Nizamülmülk, Nureddin Mahmud Zengi ve Salahaddin Eyyubî İslam tarihindeki eğitim-öğretim hareketlerini canlandıran parlak isimlerdir. İslam medreselerini inşa eden bu zatlar, ilimde başarı elde edenlerin daha çok fakir öğrenciler olduklarını gördükleri için yatılı okullar inşa etmişler. Çünkü bu dünyada servet sahibi olmak öğrenciyi ilim öğrenmekten alıkoyan önemli bir engeldir. Yoksul öğrenciler ise, normal ihtiyaçları karşılandığı takdirde ilimde daha çok başarılı oldukları görülmüştür.
11) Selçukîlerden Melikşah’ın veziri Nizamülmülk, ilimde fırsat eşitliğini oluşturanların başında gelir. Kurduğu medreselerde, herkesin öğrenim hakkına sahip olduğunu ilan etmiştir. Medreselerde herkes parasız yatılı okuyordu. Fakir öğrencilere ayrıca burs da veriliyordu. Bağdat Nizamiye üniversitesinde, en zengin ve en entelektüel öğrencilerin yanı sıra en fakir öğrencilerin de öğrenim gördüğü altı bin öğrenci vardı. İmam Gazali ve kardeşi Ahmed, Nizamiye medresesinde parasız yatılı olarak okumuş iki âlimdir. Bunların babası çok fakirdi ve onları okutamazdı. Şayet İmam Gazali’den başka hiç kimse o medreselerden mezun olmasaydı, Nizamiye medreselerinin amaçlarına ulaştığı söylenebilirdi.
12) Kürtlerin kurduğu devletin hükümdarı Nureddin Mahmud Zengi de aynen Nizamülmülk gibi Şam’da böyle bir üniversite kurmuştur. (H.569/M.1173)’te vefat eden Nureddin Zengi, haçlı seferlerine karşı kahramanca savaşmış, aynı zamanda ilmî müesseseler kurarak adını ebedileştirmiştir. (H.589/M.1193)’te vefat eden Kürt komutan Selahaddin Eyyûbî de hem haçlılarla mücadelede hem ilim müesseslerini kurmakta hem de tefrikaya sebep olan Şiilik hareketlerine karşı çok başarılı olmuştur. Nureddin Zengi Suriye’yi, Selahaddin Eyyûbî de Mısır’ı ilimle ihya etmiştir. Aynı yıllarda Mısır’da Fatımîler tarafından kurulan el-Ezher üniversitesi de bu amaçla kurulmuştur.