Allah, emrine isyan ederek Âdem’e secde etmeyen İblis’e [şeytana] lanet etmiş, onu rahmetinden uzaklaştırmıştır. Bu kadim bir hakikattir. İblis lanete uğradıktan sonra Allah’a, “Rabbim! Öyle ise mahlûkatın dirileceği güne kadar bana mühlet ver” demiş. Bunun üzerine Allah, “Sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin” buyurmuştur. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış olan İblis, ahiretten ümidini keserek kıyamet gününe kadar kendisine mühlet verilmesini istemiştir. Allah, istediği mühleti ona vermiştir. İblis ise, kendisine verilen mühlet karşısında şımarmış, verilen bu mühleti azgınlığa bir teşvik olarak kabul etmiş ve şöyle demiştir: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!” dedi. [1]
Hayır ve şerrin, iyilikle kötülüğün, su ile ateşin, İblis ile meleğin var olduğu, yani zıtların buluşma yeri olan bu dünyada İblis, Allah’ın kendisine lanet etmesine ve huzurundan kovmasına karşılık Âdem’den ve Âdem’in soyundan intikam almaya azmetmiş, Allah’ın yasaklarını insanlara güzel göstermek suretiyle onları yoldan çıkarmaya çalışacağına yemin etmiştir. Ancak (وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعٖينَ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصٖينَ) “İçlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç onların hepsini azdıracağım” [2] diyerek ihlaslı kulları bundan istisna etmiştir. Çünkü İblis sadece sapkınları aldatabilir ve aldatılanlar dışında hiç kimsenin üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Esasen zıtların toplandığı bu yarışma meydanında İblis, kendisine tabi olmayanların manevi makamının yükselmesine vesile oluyor, yaratılış amaçlarından en önemlisi de budur.
İblis zaman zaman takva sahipleriyle, dini bütün insanlarla ve tasavvufî bir hayat yaşayanlarla uğraşır; onları aldatmak için çaba sarf eder. Vesvese vermek, kandırmak ve azdırmak, şeytanın vazgeçmediği ve mutlaka yerine getirmeye çalıştığı temel görevleridir. İnsan yüz kapılı bir saraya benzer. Şeytan, insan sarayına girmek için onlarca giriş kapısına yönelmektedir. Bir kapıdan giremezse diğer kapıdan girmeyi dener, sonra diğer kapılardan… Onlarca kapının birinden girmeyi mutlaka başarmak ister. Nefsanî arzularına mağlup olan insanları azdırmak kolaydır. Ne var ki, günahlardan uzak durmaya çalışan dindar birisini gördüğü zaman ona da yanaşır, azdırmak için hilelerini bir bir devreye sokar.
İblis bir gün şeyhi tarafından icazetle halife yapılan ve irşada başlayan ehl-i tasavvuf bir zatın yanına gitti. Büyük şeyhin değerli bir halifesi olan bu zat, ilim öğrenmek isteyen talebelere ders veriyor, geri kalan zamanlarında da zikirle meşgul oluyordu. İblis bir fırsatını bulup ona şöyle dedi: “Hocam siz neden çoğu zaman zikirle meşgul oluyorsunuz? Daha çok ilimle meşgul olsanız iyi olmaz mı?” Takvasına dikkat eden şeyh efendi ferasetiyle bu vesvesenin şeytandan geldiğini anladı ve: “Hadi oradan; sen bana nasihat edecek bir düzeyde değilsin. Nasihatin makbul olsaydı Allah tarafından lanete uğramazdın. Senin amacın ilim değil, sen beni Allah’ın zikrinden caydırmak istiyorsun. Uzaklaş buradan!” dedi
İblis bu kapının açık olmadığını anlayınca bu kez şeyhin yanına gidip, “Şeyhim, Peygamberimiz, ‘En büyük cihad, zalimin karşısına dikilip hakkı haykırmaktır’ buyuruyor.[3] Peki, neden en büyük cihad mertebesine ulaşmak için başımızdaki şu zalim hükümdarın karşısına dikilip hakkı haykırmıyorsun?” dedi. Şeyh efendi, “Çekil git buradan; senin amacın beni hapislere sokmak ve derslerimden alıkoymaktır; seni asla dinlemeyeceğim” dedi.
Bu kapının da kapalı olduğunu anlayınca bu sefer farklı bir hileye başvurdu; insanın en zayıf olduğu damarından girdi; dedi ki: “Şeyhim, bunu yapmazsın, şunu yapmazsın; peki, neden kendin için bir şeyler yapmıyorsun? Bu gidişle sefalete duçar olacaksın. Allah dünya malını neden yaratmış? Kendin için biraz mal biriktirsen ya? Dünya malı deyip geçme; bu mal sayesinde hem dinini, hem dünyevi şerefini korursun, hem de muhtaç ve gariban olan müritlerini koruma altına alırsın. Müslüman, geleceğini de düşünmek zorundadır, öyle değil mi?”
Takva sahibi şeyh biraz yumuşamıştı. Tereddüt ve endişe ile beraber İblis’e döndü ve: “Bu fikrin fena değil; gerçekten dünya malı dini de namusu da, şerefi de korur. Peki, ey melun ben malı nereden bulayım ki?” dedi. İblis, “Şeyhim, bunca müridin var. Her birisi elinde bir şey getirse sana yeter artar bile… Sen onların ahiretlerini kurtarırken onlar senin dünyanı mamur etmişler, çok mu? Sen onların kalplerini ihya ediyorsun, onlar seni maddi yönden ihya etseler ne olacak ki? Sen onların ruhlarını arındırıyorsun, onlar senin evini onarmışlar fena mı?” dedi.
İblisin bu sözleri şeyhin kafasına yatmıştı. Bu yüzden fazla zaman kaybetmeden, değişik adlar altında müritlerinden yardım alarak önce Dergâhı ve camiyi, ardından talebelerin medresesini genişletti. Müritlerinden bazıları nakit yardımı yaparken, durumu müsait olmayanlar bedenleriyle çalışmaya başladılar. Her yerde hummalı bir faaliyet vardı. Caminin ve medresenin inşaatını bitirdikten sonra çevresinde kendisinin ve ailesini kalabileceği uygun ve müştemilatlı bir ev yaptırdı. Daha sonra, geliri yüksek dükkânlar ve kiralık evler yapıldı. Bununla da kalmadı çok büyük ve gösterişli binalar ve termal oteller yaptırdı. Bir taraftan dergâh büyürken diğer taraftan takva sahibi şeyh büyük varlıklara sahip olmuştu. Binalar, arabalar, benzin istasyonları…
Bütün bunlar müritlerinin himmetiyle elde edilen servetlerdi. Şüphesiz bu kadar servete bakacak sadık elemanlar gerekiyordu. İster istemez şeyhin çocukları ilmi de zikri de bırakıp mallarının başına geçmek zorunda kaldılar. Çünkü yıllık cirosu milyonlarca dolar olan gelirler söz konusuydu. Şeyhin hanedanı büyümüş, itibarı yükselmişti. Bir parmağının işaretiyle binlerce insanı dergâhında toplayabilir ve onları çalıştırabilirdi. Her şehirde şeyhin ailesi adına açılmış evler, dükkânlar ve ticarethaneler vardı. Şeyh ailesinin itibarı o kadar yüksekti ki, artık âlim olsun veya olmasın, çocuklara ve torunlara “Şeyhim” deniliyor ve elleri öpülüyordu.
Fakat fazla paraları işletmek bir sorundu. Paralarını nerede saklayacağına bir tülü karar veremiyordu. Bankalara koysa, insanlar tarafından bilinecek ve aleyhinde kullanılacaktı. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken İblis yanına geldi ve: “Şeyhim düşünceli gördüm seni; bir yaramazlık mı var?” dedi. Şeyh, “Ey melun, senin sözünü dinledim, şimdi bir sürü param vardır; bunları nasıl muhafaza edeceğimi bilmiyorum” dedi. İblis, ”Bak şeyhim, sakın paralarını bankalara koyma! Bilenler olur, duyanlar olur, söz olur, laf ederler. Sen bütün paralarını arazilere, arsalara, benzin ve termal otellere yatır. Bunlar nispeten gizli servetler sayılırlar. Hatta bunların tapularını da eşinin ve çocuklarının ve sana çok yakın olan müritlerinin üzerine yap” dedi.
Sonunda Takva sahibi olan şeyh bunu da yaptı. Artık birçok pahalı arsalara, otellere ve benzinliklere sahipti. Ancak daha ciddi bir sorun baş göstermişti: Müritleri çoğalmış, malının hadd-ı hesabı yoktu. Zahirde zikirler yapılıyor; takva en üst düzeyde görünüyordu. Ne var ki, malın çokluğu evlatlar ve yakın akrabalar arasındaki rekabeti arttırmıştı. Gün geçmiyordu ki, mal ve servet yüzünden aralarında tartışmalar, kavgalar olmasın. Bu da ister istemez, Şeyhin başında olduğu manevi müesseseyi yıpratıyordu. Bu yüzden Şeyh hazretleri, evlatları ve yakınlarının gösterdikleri bu aşırı hırstan çok mustaripti. Bu amansız rekabete şahit olan yakın müritleri işi örtbas etmek için ellerinden geleni yapsalar da iş çığırından çıkmış, şeyh olan bitenden haberdardı.
Kısacası Şeyh işin iyiye gitmediğini, çocuklarının ve yakınlarının dünya malı peşinde koştuklarını ve buna kendisinin sebep olduğunu çok iyi biliyordu. Bu kötü gidişata bir dur demek istiyordu ama nasıl? Bir gün kendisine çok yakın olan iki halifesini çağırıp konuyu onlarla istişare etti. “Durumun daha vahim olmaması adına ve ahiretimizi kurtarmak için mal varlığımın büyük bir kısmını bir hayır kurumuna bağışlamak istiyorum, ne dersiniz ?” dedi. Halifeler şeyhin bu kararına olumlu bakıp isabetli olacağını söylediler. Bunun üzerine Şeyh, Çocukların üzerindeki tapuların dışında kalan tüm servetini bir hayır kurumuna devretti. Bunu duyan çocukları ve yakınları birbirine girerek kanlı-bıçaklı oldular ve birbirilerini öldürdüler. Takva sahibi şeyh de kederinden vefat etti.
Allah rahmet etsin. Şeyh efendi kabirde, biriktirdiği malın hesabını verirken varisler mal paylaşımı için kıyasıya kavgaya devam ediyorlardı. Allah cümlemizi cinnî ve insî şeytanların şerrinden muhafaza etsin. Şu ayet duamız olsun: (رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ) “Rabbim! Şeytanların vesvese ve tahriklerinden sana sığınırım. Ve onların yanımda bulunup beni tesir altına almalarından da sana sığınırım!”[4]