İbrahim Yargılanıyor
Kent halkı piknik dönüşü, kutsansın diye putların önüne koydukları yemeklerini almaya gittiklerinde gördüklerine inanmak istemediler; her taraf darmadağın olmuş, putlar yerlere serilmiş, sadece büyük put, boynunda bir baltayla ayakta kalmıştı. Bu manzara karşısında dehşete kapılan kent halkı öfkeyle (قَالُوا مَن فَعَلَ هَٰذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ) ”Vay insafsız vay! Tanrılarımızın başına bunu getiren kim acaba? Bu her kimse, haddini bilmez zalimlerden biri olduğu apaçık ortada...” diyerek sokaklara döküldüler.
Putlar sadece bir inancın simgeleri değildi. Aynı zamanda ülke ekonomisinin önemli bir bölümü putlara duyulan saygıya dayanıyordu. Yağmur tanrısı, süt tanrısı, şu tanrısı, bu tanrısı… gibi sözde çeşitli görevleri olan tanrılar vardı ve bunlara saygı esastı. Mesela yağmur tanrısına saygısızlık kuraklığa, süt tanrısına yapılacak bir saygısızlık da hayvanların süt verememesine sebep olurdu. Böylece halk tanrılardan korkarak ve onlara saygı duyarak çalışıyor, kral ve çevresi de, tanrılara bağlı olan halk sayesinde ülkenin kaymağını yiyebiliyorlardı. Bu yüzden putların kırılması tanrılara yapılacak en büyük saygısızlıktı ve bunu yapan kişiye en ağır ceza verilmeliydi. Aksi takdirde tanrılara saygı korunamayacağı için ekonomideki canlılık kaybedilirdi.
Putları kıranın kim olduğu araştırılırken birileri (قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ) “İbrahim adında bir delikanlının, putlarımızı diline doladığı haberi kulağımıza kadar gelmişti.” dediler. Halkın ileri gelenleri de, (قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَىٰ أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ) “Getirin İbrahim denen şahsı, herkes onu görsün, belki görgü şahitliği yapacak birileri çıkar.” diyerek İbrahim‘in herkesin gözü önünde yargılanmasını istediler.
Nihayet Hz. İbrahim halkın gözü önünde sorgulanmaya başladı. İlk soru belliydi: (قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَٰذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ) “Sen mi yaptın bunu tanrılarımıza Ey İbrahim?” dediler. Hz. İbrahim öfkeli kalabalığın ısrarlı sorularına “Evet ben yaptım” demediği gibi, “Hayır ben yapmadım” da demedi. Ancak öyle bir cevap verdi ki, ister istemez onu sorgulayanlar başlarını önlerine eğip düşünmeye başladılar. İbrahim, (قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَٰذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ) “Ne münasebet, herhalde yapsa yapsa şu iri-yarı olanı yapmış olmalıdır. En iyisi siz kendilerine sorun, Tabi, eğer cevap verebileceklerse...” dedi ve konuyla hiç ilgisi yokmuş gibi davrandı.
İbrahim’in bu cevabı kent halkını ikiye bölmüştü. Sonunda bazılarının akılları başlarına gelmişti. Çünkü düşünmeye ve birbirilerini sorgulamaya başladılar. Kendi iç dünyalarına dönerek, deyim yerindeyse başlarını iki avuçları arasına alarak yöneticilere, (فَرَجَعُوا إِلَىٰ أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ) “Vicdanlarının sesini dinlediklerinde aralarında: Asıl zâlim olan İbrâhim değil, bu âciz putlara tapan sizlersiniz sizler” dediler.
Böylece halkın bir kısmı putlara tapmak konusunda kuşkuya düşmüştü. Arkadaşlarına dönerek, “Sahi, siz neden büyük tanrıya sormuyorsunuz? O tanrılara yapılan bunca hakareti bilmeli değil mi?” dediler. Halkın diğer bir kısmı ise, kısa bir şaşkınlıktan sonra eski hallerine dönüş yaptılar ve İbrahim’e dönerek, (لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَٰؤُلَاءِ يَنطِقُونَ) “Sen pekâlâ putların konuşmayacağını biliyorsun Ey İbrahim, sen bu sözünle ne demek istiyorsun?” dediler.
Hz. İbrahim’in bütün çabası onları düşünmeye sevk etmekti. Bu işi başarmıştı. Ayrıca onların verecekleri ölüm cezasından da korkmuyordu. Onun için onları hem azarladı hem son bir kez daha düşünmeye davet etti ve şöyle dedi: (قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ) “Yani şimdi siz, yaratıcınız olan Allah’ı bırakıp size hiç faydası ve zararı olmayan şeylere ibadet ediyorsunuz, öyle mi? Size de, putlarınıza da yazıklar olsun. Hiç akıl yok mu sizde, hiç düşünmüyor musunuz?” İbrahim bu sözleriyle onların kafasını allak bullak etmişti.
Kent halkının bir kısmı Hz. İbrahim’in sözlerinden etkilenmişti. Ancak Nemrud’un adamları menfaat ve zulüm üzerine kurulan bu rejimin yıkılmasını istemiyorlardı. Bunun için İbrahim’in çok tehlikeli bir insan olduğuna karar verdiler. Deyim yerindeyse, İbrahim’in elindeki balta, sadece putları kırmamış, aynı zamanda krallığın ekonomik ve siyasal düzenini de sarsmıştı. İbrahim’i kendi düzenleri için düşman Kabul edenlerin öfkesi zirve yaptığı için onu yakmaktan başka bir çare düşünemediler. Ancak cahil oldukları için öyle bir söz söylediler ki, tanrılarının ne kadar çaresiz olduklarını da itiraf etmiş oldular. Dediler ki, (قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ) “Eğer tanrılarınızı desteklemek ve onlara yardım etmek için bir şeyler yapacaksanız yakın onu.”
Kur’an-ı Kerim, “Onu yakın, böylece tanrılarınıza yardım edin!” ifadesiyle, Hz. İbrahim’le mücadele edenlerin ne kadar ahmak olduklarına da vurgu yapıyor. Tıpkı Yasin Suresindeki ayette ifade edildiği gibi… Şöyle buyuruyor: (وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنصَرُونَ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُندٌ مُّحْضَرُونَ ) “Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle Allah’tan başka ilahlar edindiler. Oysa bu ilahların onlara yardıma asla güçleri yetmez. Aksine kendileri onlar için hazır kıta durumundadırlar.” Tarih boyunca hep böyle olmuş; tanrıların onları koruması yalan, asıl onlar tanrılarını korumaya çalışıyorlar.
Kralın memurları yığın yığın odun topladılar; odunları ateşe verdiler ve İbrahim’ı ateşin ortasına attılar. Ancak Allah “dostum” dediği bir insanın ateşte yanmasını ister mi? Elbette ki istemez. Onun için Allah ateşe: (قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ) “Dur ey ateş, ağır ol ve İbrahim’e karşı serin ol.” dedi.
Ateş Hz. İbrahim’i yakmadı. Bazı zayıf rivayetlere göre yakılan ateş serin bir suya, kalan odunlar da balıklara dönüştü. İşte o gün bugündür, Hz. İbrahim’in makamlarından biri olan Urfa, bir mesaj kenti olarak dört bin yıllık tarihî gerçekleri nesilden nesile aktarmaya devam ediyor.