Hz. İbrahim’in kavmi çoğunlukla araştırmacı düşünceden yoksun kimseler oldukları için neyi neden yaptıklarının farkında bile değillerdi. Onlar belirli kalıpların ve öğretilerin içinde sıkışıp kaldıklarından kendilerini ve öğrendiklerini yenileme ihtiyacını hissetmiyorlardı. Her zaman, kendilerini köle kabul eden krallarının ağzına bakıyorlardı. Bu yüzden gözleriyle gördüklerinin ve kulaklarıyla işittiklerinin tek doğru olduğunu sanıyorlardı.
Nemrut adlı zalim kral halkı farklı şeylerle oyalıyor ve onlara özetle şöyle sesleniyordu: “Ey kavmim! Geliniz birlik olalım ve tanrılarımıza sahip çıkalım. Tanrılarımız bizim her şeyimiz. Tekrar dünyaya gelmeyeceğimize göre uzun ömürlü olmak için tanrılarımıza yalvaralım. Yiyelim, içelim, eğlenelim ve tanrılarımızı koruyalım. Daha uzun ömürlü olmak için, tanrıların önüne koyduğunuz kutsanmış yiyeceklerden yemeyi ihmal etmeyelim.”
Nemrut bu öğütlerle, başta eğlence olmak üzere kavmine bir takım haklar da veriyordu kuşkusuz. Hatta insanları sürekli bir eğlence atmosferinde tutmak için büyük çaba içindeydi. Ancak uzun zaman araştırmacı bir şekilde düşünme yeteneklerini kullanmayan insanların bir anda düşünüp, bugüne kadar yaptıklarının doğru olmadığına inanmaları, kötü gidişe dur demeleri ve gerçekleri kavramaları kolay değildi. Bu yüzden Hz. İbrahim’in önünde hiç de iç açıcı olmayan bir dünya duruyordu ve işi oldukça zordu.
Hz. İbrahim, akıl gibi çok değerli bir cevheri taşıyan insanların elleriyle yaptıkları heykelciklere taptıklarını gördükçe çok üzülüyordu. Onlara acıyor ve onları kurtarmak için büyük gayretler sarf ediyordu. Sürekli, “Şu tapınıp durduğunuz heykeller de neyin nesi? Yoksa Allah’tan başka tanrılar mı icat etmek istiyorsunuz?” gibi sorular sorarak kuşkuya düşmeleri ve kafalarının çalışması için çaba gösteriyordu.
Hz. İbrahim’in babası ve akrabaları pek belli etmeseler de Onun, “Şu tapınıp durduğunuz heykeller de neyin nesi?“ şeklindeki soruyla büyük bir sarsıntı geçirmişlerdi. Ne diyeceklerini bilemediklerinden, sorusuna soruyla cevap verdiler: (قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ) ”Ey İbrahim! Bu söylediklerin gerçek mi, yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun?“ (Enbiyâ, 21/55) diyerek onu ciddiye almak istemeseler de kuşkuya düşmüşlerdi bir kere. Hz. İbrahim kararlıydı. Basireti bağlanmış bu insanların gözünü mutlaka açmak istiyordu. Onlara şöyle dedi: (قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَىٰ ذَٰلِكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ) “Hayır, sizin gerçek rabbiniz göklerin ve yerin de rabbidir. Ben de bu gerçeğe tanıklık etmek için gönderilen biriyim.” (Enbiyâ, 21/56) dedi. Onlar yine aldırmadılar ve bir müddet daha eski alışkanlıklarına devam ettiler.
Hz. İbrahim Taktik Değiştiriyor
Hz. İbrahim kavmini düşündürme konusunda kararlı olduğu için tehditler de alıyordu kuşkusuz. Ama o tehditlere aldırmıyordu. Akrabalarından bazıları ”Ey İbrahim, sen tek başınasın oysa biz çok güçlüyüz, sen bizden korkmaz mısın?” dediler. Hz. İbrahim: (وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُم بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا) “Hayır, ben sizin şirk aracı yaptığınız şeylerden korkmuyorum. Siz, Allah katından geçerli bir deliliniz olmadığı halde Allah’a şirk koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden neden korkacakmışım?” (En’âm, 6/81) dedi.
Nihayet sözle akıllanmayacaklarını anlayınca Hz. İbrahim bu kez taktik değiştirdi. Bir yandan da içinden,( وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ) “Vallahi siz çekip gittikten sonra putlarınız için tasarladığım şeyi mutlaka gerçekleştireceğim…” (Enbiyâ, 21/57) dedi ve onlardan habersiz bir şekilde putlarını kırmaya karar verdi.
Doğrusu bu karar sadece Hz. İbrahim’in geleceğini değil, tüm insanlığın geleceğini etkileyen bir karardı. Hz. İbrahim bu kararı aldıktan sonra düşündüğünü de yaptı. Pikniğe gitmeye ve eğlenceye düşkün olan kent halkının bir bayram günü toplu halde pikniğe gideceklerini biliyordu. Kendisi de bu kutlamaya davetliydi. Ancak İbrahim, gizli planını uygulamak için onların kentten ayrılmalarını sabırsızlıkla bekliyordu. Bayram yerine gitmek üzere birlikte yola çıktılar. Ancak yolun yarısında Kur’an’ın ifadesiyle, (فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ) “Gözlerini yıldızlara dikerek, ‘Galiba hastayım’ deyip yola yığıldı ve kente geri döndü. Onun etrafındakiler de onu bırakıp gittiler.” (safât, 37/87,88,89)
Aslında İbrahim hasta filan değildi. Fakat kent halkının tüm düşüncelerini altüst edecek ve onları ayağa kaldıracak bir plan peşindeydi. Bu yüzden onlar gider gitmez büyük bir heyecanla, kimsenin olmadığı bir zamanda puthaneye girdi. Önce, bereketlensin diye putların önüne konan yemeklere baktı. Sonra alaylı bir tebessümle putlara dönerek : (فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ) “Neyiniz var Allahaşkına? Neden bu yemeklerden yemiyorsunuz ha? Size ne oldu böyle? Neden konuşamıyor musunuz ?” (Saffât, 37/91,92) diyerek onları baştan aşağıya alaycı gözlerle süzdü. (فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ) “Bunun üzerine yanlarına iyice sokulup bütün kuvvetiyle putlara vurmaya başladı” (Saffât, 37/93)
(فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ) “İbrâhim o putları paramparça etti; ancak, belki olup bitenler hakkında kendisine müracaat ederler diye onların büyüğünü bıraktı.” (Enbiyâ, 21/58) Elindeki baltayla bütün gücüyle putlara vurmaya başladı ve puthanedeki bütün putları bir bir parçaladı. Ancak onları şaşırtmak ve düşündürmek için büyük puta dokunmadı; rivayete göre daha dikkat çekici olsun diye baltayı da onun boynuna koydu.
[Devam Edecek]