Bundan yaklaşık dört bin yıl önce, Sümer kenti olan Ur’da bir çocuk yaşıyordu. Ur kentinin insanları, zamanla Hak dini unutarak kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmaya başlamışlar; zalim ve aynı zamanda mağrur olan kral Nemrut da kendisini bir tanrı gibi takdim ediyordu.
Putperestlik o kadar yaygındı ki, put yapmak ve putların alış verişini yapmak halkın rağbet ettiği mesleklerin başında geliyordu. Rivayetlere göre “İbrahim” adındaki çocuğun babası da ne yazık ki bir put ustası ve aynı zamanda büyük puthanenin resmi görevlisiydi. Fakat işin garip tarafı şu ki, putperestler içinde yaşayan İbrahim henüz küçük bir çocukken bile putları hiç sevmiyordu. İnsanların, boş yere kendilerini taştan, tahtadan ve çamurdan yaptıkları eşyaya esir ettiklerini düşünüyordu. Onun için insanların kölelikten beter perişan hallerini düşünmeye başladı ve özgür olmaları için onlara çağrıda bulunmaya karar verdi. İşte yoldan sapmış ve beyinleri uyuşmuş insanları düşünmeye, yaratıcıya yönlendirmeye ve özgürlüğe çağırma öyküsü böyle başlamıştı dört bin önce.
Hz. İbrahim’in (as) Tevhide Çağrısı
Hz. İbrahim henüz bir çocuk iken Allah ona melekût âlemini, yani kâinatın sırlarını kavrama kabiliyetini vermiş, onu peygamber yapmış ve kendisine dost edinmişti. İbrahim’in, Allah’ın dostu olarak seçilmiş olmasındaki asıl hikmet, tevhid dinine yaptığı olağanüstü hizmettir. Hz. İbrahim insanları tevhide davet ediyor, onları düşünmeye ve özgür olmaya çağırıyordu. Çünkü sadece Allah’a inanmak demek olan tevhid, insanı kâinatın dilenciliğinden ve batıl tanrılara kulluk yapmaktan kurtarıyor. Aslında düşünmeye ve özgürlüğe çağrı çok eski, adeta ilk peygamberle başlayan bir öyküdür. Ancak bu serüvenin en can alıcı kısmı İbrahim Peygamber’in başından geçmiştir. Şöyle ki:
Tarihte Hz. Eyub, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Harun ve Hz. Şuayb gibi birçok peygambere ev sahipliği yapan ve Babil kralı Nemrut tarafından kurulduğu söylenen Urfa, aynı zamanda Hz. İbrahim’in makamlarından biridir. Hatta Urfa kenti adeta “Halil İbrahim Peygamber” ismiyle özdeşleşmiştir. Hz. İbrahim Urfa’da mı doğmuştur? Nemrut denen zalim bir kral tarafından burada mı ateşe atılmıştır? İbrahim’i yakmak için toplanan odunlar Balıklıgöl’deki balıklara dönüşmüş müdür? Bunlar gibi daha pek çok soru vardır. Ve sorular soru içinde. Bu sorulara verilecek cevaplar olumlu veya olumsuz olabilir. Bunlar ayrı tartışma konusu. Ancak kabul etmeliyiz ki, haklarında kesin nas bulunmayan ve yaklaşık dört bin yıl önce meydana gelmiş olaylarla ilgili olarak bu sorulara doğru cevaplar vermek hiç de kolay değildir.
Elbette Kur’an-ı Kerim ve Tevrat gibi, o zamanın hadiselerine ışık tutan doğru kaynaklar da vardır. Tevrat’ta Hz. İbrahim’in Putlara tapan insanların yaşadığı Ur kentinde doğduğu, baş putun adının “Sin” olduğu, Sin adına yapılmış çok sayıda tapınak olduğu ve İbrahim’in, ateşten kurtulduktan sonra Ur’dan ayrılıp Harran’a gittiği… gibi pek çok bilgi mevcuttur. Ne var ki Kur’an-ı Kerim, tarihî olayları anlatırken işin özüne ve mesajın önemine vurgu yaparak özellikle yer ve şahıs isimleriyle ilgili detaylara inmez. Hz. İbrahim’in kıssası, Kur’an’da en detaylı anlatılan kıssalardan biridir. Fakat mükerrer ayetlerde daha çok Hz. İbrahim’in tevhid inancı uğrunda katlandığı mücadeleye dikkat çekilmiştir.
Kur’an’dan anladığımız kadarıyla Hz. İbrahim’in hayatı, insanları kölelikten kurtarıp onları özgürlüğe kavuşturmak ve onları düşündürmek konusunda ilginç sahnelerle doludur. Kur’an-ı Kerim, birçok ayette bu yoğun düşünce ve özgürlük mücadelesinden kesitler verir.
Hz. İbrahim’in (as) Babasına İtirazı
Kur’an’ın anlattığı sahnelerden birinde Hz. İbrahim babasının ve kavminin güçsüz putlara ve zavallı heykellere tapınıp durduklarını görünce çok şaşırır ve onları düşündürmek için şu soruyu sorar: (اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَاذَا تَعْبُدُونَ اَئِفْكًا اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُر۪يدُونَ فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ؟) “Nedir bu taptığınız şeyler? Sırf bir yalan ve iftira olsun diye mi Allah’tan başka ilâhlar peşindesiniz? Âlemlerin Rabbi hakkında hiç tefekkür etmiyor musunuz? Peki, başkasına taptığınız halde, huzuruna vardığınızda Âlemlerin Rabbinin size nasıl davranacağıyla ilgili bir düşünceniz var mı?” (Saffat/85-87)
Hz. İbrahim’in bu soruları onları araştırmaya ve düşünmeye sevk eden zekice sorulardı. O bu sorularla babasını ve kavmini can evinden vurmuştu adeta. Ancak onların bu zekice sorulara verdikleri cevap son derece yüzeysel, adeta kafalarının çalışmadığını ilan eden aptalca bir cevaptı. Onlar, (قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ) “Ne yapalım, biz atalarımızı hep bunlara tapar bulduk, dediler.” (Enbiyâ/53)
Onların bu aptalca sözlerine Hz. İbrahim’in cevabı çok sertti. Onlara, (قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ) “Vallahi siz de atalarınız da, açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.” (Enbiyâ/54) Hz İbrahim’in bir tek amacı vardı; o da onların araştırıcı bir kafa yapısıyla düşünmelerini sağlamaktı.
Kuşkusuz Hz. İbrahim’in babası da kavmi de düşünüyorlardı; ancak onlar, günümüzde olduğu gibi, basit bir şekilde, daha çok geleneksel, faydacı ve kişisel sorunlarını çözmeye yönelik düşünüyorlardı. Bu dünyanın kendilerine sunduğu hazlardan nasıl daha çok istifade ederiz, düşüncesindeydiler. Hz. İbrahim ise, öldükten sonraki hayat için hazırlık yapmayı da ihmal etmeden zorluklara, engellere ve her türlü sıkıntıya rağmen toplumun sorunlarını çözmeye yönelik eleştirel bir düşünce yapısına sahipti.
Çünkü Hz. İbrahim, alışagelmiş insan hayatını altüst eden önemli değişimlerin, araştırmanın, sabrın ve zekice taktiklerin ürünü olduğunu biliyordu. Yine biliyordu ki sorunların çözümü, geniş ölçüde düşünmeyi, araştırmayı ve kararlı bir şekilde mücadeleyi gerektirir. Araştırarak düşünmek ise, çözümleri ve alternatifleri de ortaya koymayı gerektirir. İşte Hz. İbrahim bunu yapıyordu.
(Devam Edecek)