Mustafa Kılıç, nam-ı diğerle Hoca abi, 14 Mayıs 2021 yılında ebedî âleme göçtü. Cenaze namazı, ikindi namazına müteakip Hafız Ali Mülayim Hoca tarafından kıldırıldıktan sonra naaşı, omuzlar üzerinde Bediüzzaman Mezarlığı'na kadar taşındı ve dualarla ebedi âleme uğurlandı. Kendisi, Damat Süleyman Paşa Camii imamıydı; Kur’an aşığıydı ve ömrünü Kur’an hizmetine adamış bir kahramandı. Bu açıdan, “1965’lerden beri, neredeyse Şanlıurfa’da Kur’an okutmadığı kimse kalmamıştır” denilse yeridir. Demek istediğim şudur: Hoca abinin imam olduğu cami, Şanlıurfa’nın birkaç mahallesine hitap eden geniş bir Kur’an medresesiydi. Sadece Şanlıurfa’nın merkezinden değil, ilçelerden ve köylerden de Kur’an ve iman dersi almaya gelen çocuklar vardı.
Okullar yaz tatiline başladığı günden itibaren, ağustos ayının son haftasına kadar, caminin avlusuna 10’dan fazla masa kurulur, her masada en az 10 öğrenci olur ve her masanın başında bir öğretmen olurdu. Sabah saat 8.30’dan öğle ezanına kadar, camiden cıvıl cıvıl Kur’an sesleri duyulurdu. Hocaların aylığını da kendisi karşılıyordu. Mekânı cennettir inşallah.
Ben de 1974 yılında, Ceylanpınar’da Kur’an Kursu öğretmeni iken, 40 günlük tatil döneminde, izin hakkım olmadığı için, Şanlıurfa müftüsü tarafından Hoca Abinin camisinde Kur’an dersi vermekle görevlendirilmiştim. Mehmet Evren, Cevher İlhan, Mahmut Akgün ve Nuri Olgun gibi Kur’an ve iman fedaileriyle birlikte o yaz çocuklara Kur’an derslerini vermiştik.
Mustafa Kılıç Hoca
Şahsiyeti
1) Hoca Abi, 20. Asırda sahabe hayatı yaşayan bir Müslümandı. Ne kadar güçlü bir imana, ihlas ve istiğnaya sahip olduğuna bizzat şahitlik edenlerden biriyim. Simasında beşaşet ve güler yüzlülükle birlikte bir mehabet de vardı. Hele gayri meşru bir söz duyduğunda veya İslam’a ve Risale-i Nura düşmanlık yapan birilerinin haberlerini işittiğinde yüzündeki mehabet ve celadet olağanüstü bir hal alırdı. Kısacası, İslam’a dost olanları dost, düşman olanları da düşman bilirdi.
2) Hoca Abi, Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nurun hizmet tarzını benimsemiş müstesna bir Nur talebesiydi. Bu itibarla onda güçlü bir cihat ruhu ve büyük bir ümit vardı. Ona bakan herkes, ecdadımızın yaşayan ruhunu sezerdi. Zifiri bir yeis havasının hâkim olduğu asrımızda büyük bir ümitle ve yıkılmaz bir azimle, hayatı boyunca Kur’an’a hizmet etti. Fanilerin zevk ve eğlencesine o kadar yabancı idi ki, ne evlenmeyi düşündü ne de bu dünyada bir mülk edindi. Ama onlarca medresenin yapımı için şahsî malından teberruda bulundu.
3) Mustafa Kılıç Hoca her zaman, bir gayeye koşmanın titizliğiyle hareket ederdi. Kur’an hizmetine ait bir vazife varsa, onu yerine getirmeden ne yemek yer ne de istirahate çekilirdi. Kur’an’a ve imana hizmet konusunda onun temposuna yetişmek kolay değildi. Çünkü Onda her gün bir hareket, her saat bir koşuşturma vardı. Adeta gayesini deniz, kendisini de balık addederek, sonu gelmez bir aşkla başkalarının imanını kurtarmak için çalışıyordu.
Onu ilk ziyaretimde kitaplığının üzerinde bir kâğıt görmüştüm. Kâğıda, kendi el yazısıyla İbn Semûn’dan şu kelamı yazmıştı: (كُلُّ كَلَامٍ خَلَا عَنِ الذِّكر فَهُوَ لَهْوٌ) “İçinde zikir bulunmayan her söz boştur.” İşte Hoca Abinin hayatının merkezinde bu söz vardı. Kahvaltıdan sonra ya Kur’an okur, ya not defterine aldığı notlardan Risale-i Nur okur, ya bir dostunun taziyesine gider, ya da ziyaretine gelenlerle sohbet eder ve ders yapardı. Bu tempo akşama kadar, akşamdan sonra da yatma vaktine kadar devam ederdi. Mustafa Hoca, adeta işi gücü bırakmış, kabirden sonraki hayat için yeni yollar fethetmekle meşguldü. Ne mutlu ona ve onun gibi ölümden sonrası için çalışanlara.
4) Hoca Abi, bastığı toprakların değerini bilmeyenlere inat, büyük bir vatanperverlikle bu vatanın evlatlarının imanını kurtarmaya çalışan bir şahsiyete sahipti. Görev yeri olan camisi aynı zamanda geniş bir medreseydi. Kurucusu olduğu Haliliye Kültür ve Eğitim Vakfı’nın ilk merkez binası yapılmadan önce caminin etrafında hücreler inşa ederek maddi imkânları en üst seviyeye çıkarmıştı. O hücrelerde hem kendisi kalıyor, hem de köyden gelen ve maddi imkânları zayıf olan ailelerin çocukları kalıyor ve misafirler ağırlanıyordu. Ortaokuldan liseye kadar onlarca öğrenciyi o hücrelerde barındırıyor, onların iaşe ve ibatelerini karşılıyordu.
5) Mustafa Hoca’nın camisinde Cuma namazı çok kalabalık olurdu. Hutbelerini Risale-i Nurlardan hazırlıyor ve: “Evet, her baharda müşahede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyametinde vefat eden hadsiz nebatat, bahar haşrinde her bir ağaç, her bir kök, her bir çekirdek, her bir tohum, (وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ) ayetini okuyup…” şeklinde nazik ve yumuşak sesiyle ve hiçbir harfini değiştirmeden okuyordu. Bu tatlı okuyuşu bir kez dinleyen, öncelikle onun camisinde Cuma namazını kılmak isterdi. Bu yüzden caminin içinde ve geniş avlusunda ayak basılacak bir yer kalmazdı.
6) Damat Süleyman Paşa Camisini ve Mustafa Kılıç Hocayı anarken uzun yıllar camide müezzinlik yapan ve Kur’an hizmetinin direklerinden biri ve mütemmimi olan, adaşım merhum Musa Koyuncu hocayı anmamak mümkün mü? Musa Koyuncu tıpkı Bilal-ı Habeşi gibi büyük bir ihlas ve ciddiyetle ezan okur ve camide yapılan Kur’an hizmetinin en büyük destekçilerinden birisiydi. Musa Hoca, namazdan sonra evine gitmez, camide kalır, büyük bir tevazu ve fedakârlıkla öğrencilerle ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Nur hizmetine maddi yönden omuz veren fedakârlardan birisiydi. Musa Koyuncu hocaya karşı özel bir muhabbetim, ilgi ve alakam vardı. O da bana karşı böyle idi. Onu derste görür görmez, “İbn Ammi keyfe hâlûk” [Amcaoğlu nasılsın] der ve hasbihal ederdik. Allah gani gani rahmet eylesin.
7) Sadece Şanlıurfa’dan değil Türkiye’deki Müslümanlardan, Onun görev yeri olan Damat Süleyman Paşa Camisini duymayan neredeyse hiç kimse kalmamıştı. Herkes oranın Kur’an’a ve imana hizmet mabedi olduğunu, Mustafa Hocanın büyük bir azim ve kararlılıkla orada hizmet yaptığını biliyordu. Orası zaman zaman, Türkiye’nin dört bir yanından Şanlıurfa’yı ziyarete gelen misafirlerle dolardı. Hele Ramazan ayının 26’sında, Üstadın mevlidi okunduğu gece, caminin avlusunda izdiham oluşurdu. Çünkü Mevlit için gelen misafirler, oradan Şanlıurfalı misafirperverlerin evlerine gönderilirdi.
8) Hoca Abiyle ilk tanışmamız 1973 yılının Kasım ayıydı. Diyarbakır İmam-Hatip Lisesini bitirip Ceylanpınar’da Kur’an kursu öğretmenliğine atanmıştım. Ceylanpınar’da Kur’an hizmetini ifa eden merhum Molla Halil abiyle birlikte, hem merhum Abdulkadir Badıllı abiyi hem de Mustafa Hocayı ziyaret etmek için Şanlıurfa’ya gitmiştik. Önce Damat Süleyman Paşa Camisinde küçük bir hücreyi medrese haline getiren Mustafa Hocayı ziyaret ettik. Medresenin sadece iki odası vardı. Bir odası gündüzün ders için, geceleyin de yatakhane olarak kullanılırdı; diğer odası da mutfak ve kilere ayrılmıştı. Bir gece burada kalmıştık.
Sonra Abdulkadir Badıllı Abinin Zehraiye medresesine gittik. Başka misafirler de vardı. Bir gece de orada kaldık, sabaha doğru herkesi teheccüde kaldırdılar. Abdülkadir abi namazı kıldıktan sonra sabah namazına kadar tekrar uyumak istedi. Fakat misafirlerden bazıları uyumadılar; biraz hususi okuma yaptıktan sonra sohbet etmeye başladılar. İmsak vakti girmiş, Abdulkadir abi hala yataktaydı. Fakat misafirlerin sohbetinden bir hayli rahatsız olmuş, bir türlü uykuya dalamamıştı. Nazı, Badıllı Abiye geçen misafirlerden biri, onu uyandırmak için yüksek sesle, “Es-Salatu Hayün Mine’n-Nevm” dedi. Zaten konuşmalardan rahatsız olan Badıllı Abi de, “En-Nevmu Hayrün Mine’l-Laklîk” dedi. O zaman çok gülmüş ve bu tatlı hatırayı hiç unutamamıştım.
9) Mustafa Hoca’yı ilk gördüğümde bir kahraman olduğu simasından belliydi. 35 yaşlarında, siyah sakallı, nurani ve güler yüzlü, şahsî zevk ve ıstıraplarını içine gömmüş bir Kur’an hadimiydi. O güler yüzüyle derse gelen herkesle ilgilenir ve onlara ikramda bulunurdu. Öğle vakti, namazdan sonra, dışarıdan gelenlere, çoğu zaman medresedeki fırında yapılan yemek ikram edilirdi. İlk ziyaretimizde orada bir gün kalmıştık.
Ertesi yıl, 1974 yılının Haziran ayında Cami avlusunda Kur’an eğitiminde görev almış ve bir ay hücrede hocamla beraber kalmıştım. O sırada bir şey dikkatimi çekmişti: Hoca Abi aybaşında maaşını aldı; hayır sahibi insanların talebelere yaptıkları teberruların konulduğu bir kasa vardı. Hoca kendi maaşını da o kasaya koydu. Sebebini sorduğumda, “Ben de buraya gelen misafirler gibi yer içerim. İyiliksever vatandaşlardan gelen paraları dikkatlice ve iktisatlı olarak harcamak zorundayız. Aldığım maaşı da o paraların içine koyuyorum ki, israfa girmeyelim” dedi. Doğrusu çok hayret etmiştim. İçimden, “Bu yaşta evlenip ev-bark sahibi olması gereken bir adamın, bu denli müstağni olup fedakârlık yapması çok garip” demiştim.
Daha sonra abiler, “Hocam, siz maaşınızı ayrı bir hesapta tutun. Maddi bir yardım icap ettiği zaman kendi hesabınızdan verseniz daha iyi olur” dediler. Hoca Abi de buna ikna olmuştu. Maaşını altına çeviriyordu. Şanlıurfa’da veya herhangi bir yerde bir medrese için yardım gerektiğinde en üst seviyede yardım yapardı. Birçok medresenin inşaatında Onun büyük katkısı vardır; buna şahit olanlardan biriyim.
10) Mustafa Hocadaki tevazu bam başkaydı. Ayda bir gün büyük istişare heyetiyle, gün aşırı da dar dairedeki arkadaşlarıyla istişare etmeden hiçbir iş yapmazdı. Bir mesele hakkında fikrini söyledikten sonra çok konuşmaz ve çoğunluğun düşüncesine tereddütsüz uyardı. Onun en çok kullandığı ve sevdiği cümleler şunlardı: “Ehî, siz daha iyi bilirsiniz”, Benim fikrim bu, ama siz nasıl isterseniz öyle olsun Ehî”, “Hizmet için hangisi iyi ise, o olsun.” Bunlar, onun tevazuun zirvesinde olduğunu gösteren ifadelerdir. Ama Kur’an hizmetine taalluk eden kritik bir mesele olduğunda bütün varlığıyla konuya eğilir, ağırlığını koyar, ısrarcı bir tutum sergiler ve maddi yardımda bulunurdu.
Tevazuunu gösteren en açık tavırlarından birisi, hiçbir zaman “Ben bilirim” havasına girmemesiydi. O İblisin huyu olan kibirden çok ama uzak dururdu. Yolunu aydınlatacak kifayette ilim sahibi olmasına rağmen, cemaat içinde başka bir hoca varsa, bir ayet veya hadisin açıklamasını ona bırakır, kendisi onu can kulağıyla dinler ve bundan büyük bir haz ve memnuniyet duyardı. Bu tevazu dolu tavrına çok kere şahit olanlardanım.
11) Malum, insanın hayatında inişler, yokuşlar, fırtınalar, mehtaplı ve karanlık geceler olur. Doğru bir ahlaka sahip olmayanlar, her türlü ahlaksızlığı ve hileyi yaparlar. Nitekim Mustafa Hocanın emekliliğine az bir süre kala, faziletten yoksun olan bazı idareciler, “Mustafa Kılıç Hoca Nurculuk propagandası yapıyor” iddiasıyla onun görev yerini değiştirdiler. Hoca bunun için çok üzülmüş ve emekli olmak zorunda kalmıştı. Çok üzülmüştü, çünkü Kur’an hizmetinin karargâhı hükmünde olan ve duvarları çok hizmetlere şahit olan o camiden ayrılmak onun için kolay değildi.
12) Hoca Abinin yanında, dua yaptığı zatların isim listesi vardı. Bunlara ismen dua ederdi. Bir gün bana, “Ehî, sana ve eşine ismen dua ediyorum, sen de bana dua et” dedi. O kadar çok duygulanmış ve mutlu olmuştum ki, tarif edemem. Hocamın ismen dua ettiği kişilerden birisi de merhum Hacı İsmail Küpçü abiydi. İsmail abi, tarifi imkânsız bir alaka ve himmetle Kur’an hizmetine bağlıydı. Hocam vefat ettikten sonra, derste karşılaştık. Kendisine, “Abi, hocam bizim kesemizden gitti, duasız kaldık. Bari birbirimize dua edelim” dedim. Hacı İsmail abi de vefat etti; Allah kabul etsin, ben hala ona ve hocama ismen dua ediyorum.
Şanlıurfa’da Mustafa Hocamın eksikliği her zaman ve her yerde hissediliyor ve hissedilecektir. Allah ona ve vefat etmiş diğer Kur’an hadimlerine rahmet eylesin.