Yıl 1981… Kenan Evren ve silah arkadaşları millete darbe yapmışlar. Darbenin üzerinden bir yıl geçmiş. O zamana kadar, dört yıllık fakülte mezunları yedek subay olarak askere alınıyordu. Fakat 1978’de, Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde, artan öğretmen açığını kapatmak amacıyla başlatılan "Hızlandırılmış Eğitim" sayesinde, çok sayıda lise mezunu kısa sürede (45 gün - 3 ay arası), çoğu pedagojik formasyon bile almadan öğretmen oldular.
Bülent Ecevit’in amacı, köyden kente başlayan göç ve nüfus artışı nedeniyle okullarda oluşan öğretmen açığını, normalde 3-4 yıl süren eğitim sürecini beklemeden, hızlandırılmış eğitimle çözüme kavuşturmaktı. Kuşkusuz bu uygulamanın çok ciddi bazı sonuçları oldu:
1) Farklı alanlardan gelen, gençliğe yeni adım atmış, tecrübesiz lise mezunları, kısa bir kursa tabi tutularak hızlı bir şekilde öğretmen olarak atandılar. Bu olay, Türk eğitim tarihi açısından bir skandal, hatta bir yüzkarasıdır.
2) 1978 yılında başlatılan 45 günlük hızlandırılmış öğretmen yetiştirme programlarından toplam 70.557 kişi mezun olmuştur. Diğer eğitim modelleriyle birlikte (gece ve mektupla öğretim dâhil) bu dönemde öğretmenlik hakkı kazananların toplam sayısı, yaklaşık 120.000'i bulmuştur.
3) Öğretmenlik tecrübesi olmayan bu gençlerin çoğu, mesleklerini icra etmek yerine aşırı sol grupların tuzağına düştüler. Bu gruplar, 45 günde öğretmen olan lise mezunlarını yanlarına alarak hızlandırılmış terör eylemlerine başladılar. Kenan Evren de, artış gösteren bu terör eylemlerini bahane ederek güvenliği sağlamak için 12 Eylül’de darbe yaptı. MEB de, kimisi terör eylemlerine karışmış, kimisi yetersiz olan bu liyakatsiz sözde öğretmenlerden 5500’ünü görevden uzaklaştırmak zorunda kaldı.
4) Bu hızlandırılmış eğitimle, çok sayıda fakülte mezunu yedek subay adayı birikmiş oldu. Şüphesiz, ordunun ihtiyacından fazla olan bu adayların tümü yedek subay olarak askere alınamazdı.
İşte Kenan Evren ve arkadaşları fakülte mezunlarına yönelik dört aylık kısa süreli askerlik formülünü ilan ettiler. Biz de bu karardan istifade ederek dört aylık askerliğe başvurduk. Görev yerim, Erzincan 59. Topçu tugayı, orta ağır taburu 2. Bölüktü. Boş zamanlarımızda yemekhanede oturur, yakınlarımıza, dostlarımıza ve hocalarımıza mektuplar yazar, bayramlarda tebrik kartları gönderirdik. Mektup yazdığım hocalarımdan birisi de merhum Mehmet Kırkıncı hocaydı. Erzurum Kurşunlu camisinde 2 yıl boyunca hocamdan Usul-u Fıkıh, mantık, Bedî-Beyan ve münazara derslerini almıştık.
Hocama mektup yazdım ama yoğun işlerine rağmen kendisini cevap göndermeye mecbur hissedecek olması beni düşündürüyordu. Bu kaygımdan dolayı, “Keşke mektup yazmasaydım!” dedim. Yine de mektubu göndermek üzere zarfa koydum, fakat o düşünde içimi kemirdiği için tekrar mektubu açtım ve mektubun sonuna, “Muhterem Hocam, askerlikteki ahvalimi size haber vermek için bu mektubu yazdım. Yoğun işleriniz arasında cevap göndermenize gerek yoktur. Siz cevap yazmazsanız da makbulümdür” şeklinde bir not yazdım.
Not yazdım fakat hocamın mektubuma cevap vermesini de istiyordum. Çünkü hocam çok hakikatli mektuplar yazardı. Mektupları, “Gönül Damaları” adlı kitabında yer almaktadır. Mektubun sonuna koyduğum notu okuyunca hocam çok etkilenmiş ve, “Musa efendi madem bu notu yazmış, hiç kimseye cevap yazmasak da Musa efendiye yazmamız lazım” demiş ve aşağıdaki mektubu bana göndermişti:
Bir Askere Mektup
“Hal-u ahvalinizi beyan eden mektubunuzu aldım. “Cevap göndermeseniz de olur” tarzındaki mütevaziane ifadeniz bize birkaç satır yazı yazmayı şükran borcu haline getirdi. Sizin gibi muhib ve vefaperver bir refiki mektup vasıtasıyla da olsa tezekkür ve tahattur etmek bizim için tekellüf değil belki teşerrüftür. Mektubunuzun muhteviyatı bizi kemal-i memnuniyetle mesrur etti. Askerlik hakkındaki takdiratınız doğrusu bizim için mucib-i şükrandır.”
Benim Efendim,
“Hakikat şu ki, Allah’a ibadetten sonra askerlik gibi bir vazife-i mukaddese tasavvur olunmaz; hele bizim ordumuzda… İlay-ı kelimetullah’ı deruhte eden ordumuzun, asırlarca cihad edip yaptığı hizmetin mükâfatı hem Allah’ın indinde hem Resûlüllah’ın (sav) yanında makbuldür. Bin yıldır Kur’an’ın sancak-ı şerifini cihanın cihat-ı sittesinde cihanpesendane dalgalandıran kahraman ordumuzun şahs-ı manevisi, başta Peygamber efendimizin, evliya ve asfiyanın iltifat ve teveccühlerine ve milletimizin duasına mazhardır.”
“Evet efendim, işte böyle bir mevki-i muallaya sahip olan şanlı ordumuzda bir nebze de olsa hizmette bulunmanız Cenab-ı Allah’ın lütüf ve ihsanıdır. Sizinle birlikte bu lütüf ve ihsana nail olan hamiyetli asker ve kumandanları samimiyetle sever, kalp ve vicdanımla tebrik ederim. Bu vesile ile binler selam ve dualar ederim. Maddi ve manevi sı-hhat ve afiyette berkemal olmanızı Cenab-ı Haktan niyaz ederim. Sizi ve kahraman ordumuzu Allah’ın avn-ı inayetine emanet eylerim.”
4. Nisan 1982
Mehmet KIRKINCI
Mektup hem “Hayatım Hatıratım” adlı kitabında hem de “Gönül Damlaları” adlı kitapta yer almaktadır. Bu iki kitap gibi hocamın diğer kitapları da yeni ve güzel bir baskıyla okuyucularla buluşmuştur. Mektup üç sayfayı aşkın oldukça uzundur. Kırkıncı Hocam mektupta farklı açılardan, darbe yapan komutanları değil, kahraman ordumuzun şahs-ı manevisini methediyor. Yazı uzamasın diye buraya sadece birkaç paragrafını aldım. Mektuptaki ifadeler, çoğunluk itibariyle Osmanlıca olduğu için, mektup tabur komutanına kadar gitmiş, Osmanlıca bilen bir komutan tarafından incelenmiş, birliğe ulaştıktan bir hafta sonra da benim elime geçmişti.
Mektup hakkındaki tahkikat bitince bölük komutanı beni çağırdı, yanına gittim. “Bu mektubu sana gönderen kimdir?” diye sordu. Ben de, “Bu benim hocamdır” dedim. Yüzbaşı, “İfadelerine bakılırsa bu sıradan bir hoca değil, âlim bir zata benziyor” dedi. Ben de, “Evet komutanım, Erzurum’un en büyük âlimlerinden birisidir” dedim.
Sonra bölük komutanı bana ve beraber olduğumuz arkadaş grubuna ilgi göstermeye başladı. Ben doktora öğrencisi olduğum için Yüzbaşı bazen beni bilirkişi sıfatıyla çağırır ve: “Bu arkadaşımız yüksek din fakültesi mezunudur, konuyu ona soralım” derdi. Soğuk ve karlı bir Ocak günüydü, dışarda kar fırtınası vardı. Namaz kılmak için bir yer aradık, arkadaşlardan birisi, “Dershaneye gidelim, sıraları birleştirir, üzerlerinde cemaatle namaz kılarız” dedi. Öyle de yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Namazdayken bölük komutanı içeri girdi ve bağırarak, “Siz ne yapıyorsunuz böyle?” dedi. Namaz kıldığımızı anlayınca selam vermemizi bekledi. Namaz bitince, “İmam efendi bölük odasına gel” dedi ve gitti. Bölük odasına gittim, selam verip ayakta bekledim. Komutan bana, “Otur evladım, rahat ol” dedi. Sonra şöyle dedi:
“Bak evladım, ben kurmay sınıfına girmek istiyorum. Yakında sınavlar vardır. Ben de dindar bir insanım. Babam beni bir yıl Kur’an kursuna gönderdiği için Askeri okula bir yıl geç başladım. Fakat çevremizde, mesai arkadaşlarımdan ve lojman komşularımdan dine karşı hassasiyeti olanlar vardır. Benim dershanede namaz kılmaya müsaade ettiğim bir duyulsa, Kurmay imtihanını kazanmam mümkün değildir. Bu yüzden sizden rica ediyorum, namazlarınızı ya asker camisinde veya koğuşlarınızda kılın.”
Doğrusu kendi vatanında garip kalmış yüzbaşının haline çok üzüldüm. Hilafet-i Muhammediye’nin (sav) merkezi olan Anadolu topraklarında dinini yaşamaktan korkmak ne kadar acı! Ümmet-i Muhammed’in sahil-i selamete çıkması için dua edelim.