Tarih, hırslarından dolayı hep yöneticilere yakın olmak isteyen adamların hüsran hikâyeleriyle doludur. Kimisi vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak için kibir ve gurur abidesi olmaya soyunur; kimisi insanlara faydalı olduğunu ve onların işleriyle meşgul olmaya âşık olduğunu göstermek için riyakarâne iyilik yapmaya başlar. Kimisi, bir sivil toplum kuruluşunun başına geçerek Uhrevî bir maksatla çalıştığını ilan eder. Kimisi de siyasi bir partinin il veya ilçe teşkilatında görev alır ve asıl maksadının ülke menfaatlerine hizmet etmek olduğunu söyler. Oysa bütün bunların asıl amacı, idarî veya siyasi basamakları tırmanıp dünya menfaatlerini elde etmektir.
Bunların tümünde açık bir kibir göremezsiniz, aksine tevazu postuna bürünmüş çok gizli bir kibir onlarda hükmeder. Böyleleri, bütünüyle perde arkasında kalarak kötü niyetlerini başkalarının üzerinden yürütmeye çalışırlar. Fakat zamanla partide, dernekte veya sivil toplum kuruluşunda yükselmek ve daha büyük menfaatler elde etmek için mesai arkadaşlarıyla ve yakın çevreleriyle gizli bir husumet içinde oldukları görülür.
Durum ne olursa olsun, tarihin çeşitli devirlerinde, özellikle Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde bu tip insanlarla hep karşılaşılmıştır. Bazılarını tanımak çok kolaydır. Mesela kibir ve gurur abidesi olanları tanımak ve onların niyetlerini anlamak zor değildir. Belki de vatandaşlar açısından böylelerinin en iyi tarafı göğüslerini gere gere kibirli olduklarını herkese göstermeleridir. Bir yere gittiklerinde yağcı birkaç kişi etraflarını sarar, onlar da tepeden bakarak konuşmaya başlarlar; hep kendilerinden ve kendilerini takdir eden yakınlarından söz ederler. Bunlar çabuk fark edilir. Yükselseler bile çabuk düşerler.
Gösteriş için mal-mülk dağıtan, hayır ve hasenat yapanları teşhis etmek de kolay sayılır. Çünkü onlar da sonuçta, yaptıkları iyiliklerin karşılığında bir mevki-makam istiyorlar. Bu da kolayca anlaşılabilecek bir şeydir. Bir kısmı kurdukları hayır cemiyetleri sayesinde zengin olurlar. Böylelerini, dernek başkanlığı seçimi günlerindeki rekabetten anlamak kolaydır. Adam tekrar cemiyet başkanı olmak için her şeyi yapıyor. Peki, bütün bunlar neden oluyor acaba? Millete hizmet etmek için mi? İki üç örnek üzerinden devam edelim:
Hizmet İçin Yöneticiliğe Talip Olanlar
Bir büyük şehir değil, bir şehir de değil, küçük bir ilçenin veya beldenin belediye başkanlığı için onlarca insan canını dişine takarak aday olur. Her aday, ilçeye ne kadar büyük hizmetler yapacağını anlatır. Adayların içinde belki bir iki tane samimi olabilir, ama hepsinin memleket sevdalısı ve Allah rızası için hizmete talip olduklarını kim söyleyebilir? Nitekim canhıraş bir şekilde başkanlık koltuğuna oturan böyle kişiler, önce kendisini sonra en yakın çevresini zengin etmeye başlar. Ama çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, sonra yakayı ele verir ve sonu hüsranla biter. Kuşkusuz belde ve vatan aşkıyla çalışan ve boğazından bir tek lokma haram geçmeyen başkanlarımız da vardır. Hatta belediyeden maaş almayanlar da olmuştur.
Bir üniversiteyi yönetmek için onlarca öğretim üyesi göreve talip olur. İçlerinde samimi olanlar da vardır kuşkusuz. Sonuçta YÖK’ün tensibiyle Cumhurbaşkanına üç aday gönderiliyor. Üç kişiden birisi seçildiği için adaylar çalmadık siyasi kapı bırakmazlar. Hem YÖK’te hem Cumhurbaşkanı çevresinde amansız bir gayret gösterirler: “Aman efendim, YÖK başkanını tanıyorsunuz, Cumhurbaşkanı yardımcısı veya genel sekreteri sizin eski dostunuz, desteğinize ihtiyacımız vardır” diyerek vesile olabilecek her kapıyı çalarlar. Peki, bu adayların tek amacı üniversiteye hizmet etmek mi? Hiç sanmıyorum. Bunlar olsun, belediye başkanları olsun, göreve başladıktan sonra amaçlarının ülkeye hizmet ve Allah rızası olmadığını tespit etmek zor değildir.
Çünkü bunlar göreve gelir gelmez, öncelikle liyakatli olmayan yakınlarını kayırırlar. Bir de rektörlük aday belirleme sürecinde kendilerine rakip olanlar varsa onları da mağdur etmeye çalışırlar. Maalesef Türkiye’de, üniversiteleri yönetmek kadar kolay hiçbir idari görev yoktur. Öğretim üyelerinin ve memurların maaşlarını zaten devlet ödüyor. Hatta mesaiye gelip gitme masraflarını, öğrenci ve öğretim üyelerinin öğle yemeklerinin bir kısım ücretlerini yine devlet karşılıyor.
Devlet ayrıca bina yapımı ve onarımı için gerekli olan paraları Rektörlüğün emrine veriyor. Rektör de ihale yapıp işi müteahhitlere veriyor. Üstelik Rektör Üniversitede bilimsel çalışma, yeni keşif ve icatlar konusundaki her türlü başarısızlıktan da sorumlu değildir. Sistematiği böyle olan bir kurumu, daire başkanları hatta bir şube müdürü dahi yönetebilir. Durum böyle olunca ister istemez rektör de zaman zaman personelin karşısına çıkıp yemekhane hizmeti, bina yapımı, yol yapımı, yüzme havuzu ve benzeri başarılarla öğünüyor. Oysa bu hizmetler bilim adamı olan bir rektör için başarı sayılmaz. Asıl üniversiteler bilimsel keşifler ve icatlarla ünlendikleri zaman Rektör göğsünü gere gere onlarla öğünebilir.
Rektörlük süresinin sonuna geldiklerinde bazıları zengin de oluyor. Çünkü Üniversiteden iş alan müteahhitlerle işbirliği yaparak yavaş yavaş rüşvet almaya alışıyorlar. Bunların da akıbetleri hüsrandır, çünkü rektörlük görevi sona eren bir profesör artık o üniversitede kimsenin yüzüne bakamadığı için isteği üzerine YÖK onu tanıdık olmayan bir üniversiteye tayin ediyor. Elbette ki, namusu ve şerefiyle görevi yerine getiren ve bilimsel çalışmalar konusunda üniversitesini ileriye taşıyan rektörlerimiz de vardır. Onları da tebrik ediyoruz.
Siyaset Yoluyla Yükselmek İsteyenler
Siyasetçiler, belli bir noktaya gelinceye kadar çok mütevazı ve alçak gönüllü olarak görünürler. Fakat belli noktalara yükselmiş bir siyasetçi halk içinde tek başına gezmez. Çünkü tek başına dolaşması gururunu incitir. Bu yüzden esnafın dükkânlarını dolaşırken arkasına beş-on kişi daha takar ve öyle dolaşır. Partisinin yaptığı ufak tefek ve rutin olan hizmetleri, kendisinin desteğiyle yapıldığını abartarak anlatır. Eğer bir dahaki seçimlerde listeye alınmayacağını anlarsa hemen başka bir partiye geçer veya 180 derece muhalif bir siyasetçi olmaya başlar.
Kendisine, “Sayın vekilim, siz neden partinizden ayrıldınız?” diye sorarsınız. Cevabı, “Biz bu partiye, millete hizmet etsin diye girdik. Maalesef artık parti halktan kopmuş, menfaatçi şebekenin eline geçmiştir” şeklinde olacaktır. O milletvekili iken her şey yolunda gidiyordu. Liderine taparcasına bağlıydı. Ama her nedense bir daha listeye alınmayınca veya kendisine partide idari bir görev verilmeyince her şey birden tersine dönüyor, hem partisine hem liderine azılı bir düşman kesiliyor. Kanal kanal dolaşıp eski partisine ve arkadaşlarına veryansın ediyor. Bu da onun gizli kibrinden kaynaklanıyor. Adam, “Nasıl olur da benim gibi önemli birisini listeye almazlar. Benim yerime listeye alınan kişi bana denk olabilir mi” diye düşünüyor.
Bir iki yıl geçer, partiden memnuniyetsiz olanların sayısı artınca bir de bakarsın ki yeni bir parti kurmuşlar. Şatafatlı ve masraflı bir açılış da yaparlar. Partileri tabela partisinden öteye geçemediği halde bir mikrofon yakaladıklarında, “İktidara yürüyoruz” derler. Bir müddet sonra isimleri okunmaz, kendileri de sefil olurlar ve sonları hep hüsran olur. Eski dönemlerde, menfaati elinden alınan bu tür devlet adamlarının bir kısmı idareye başkaldırır ve akılsızca savaşmayı göze alırlardı. Tarih, sultan ve halifelere karşı huruç eden, fakat sonu hüsranla biten vezir ve paşaların örnekleriyle doludur. Günümüzde ise isyan, rakip bir parti kurmak veya medyada aleyhte konuşmakla ortaya çıkıyor.
Dini Kullanarak Halkı Sömürenler
Dini kullanarak, insanlara iyilik yapmaya çalışan ve bu yolda örgütlenen insanların niyetlerini anlamak ve onarlın asıl amaçlarını keşfetmek çok kolay değildir. Bunlar sultanların, halifelerin ve başbakanların yanı başlarına kadar sokulur ve uzun zaman bizzat onları desteklemeye çalışırlar. Başka bir deyimle, hem onları destekliyor intibaını verirler hem de onların altlarını oymaya çalışırlar. Onlarda hâkim olan tevazu görünümündeki kibir ve gurur, insafsız olmalarını sağladığı gibi zalim ve acımasız olmalarına da sebep olur. Bu işi örgütsel olarak yaptıkları için din ve inanç devre dışıdır.
En büyük şansları, toplum tarafından “dindar insanlar” olarak biliniyor olmalarıdır. İnsanlara her konuda yardım ettiklerini ortaya koymak için akla-hayale gelmeyen işler yaparlar. Son derece ahlaklı ve yardımsever görünürler. Bir taraftan iyilikseverliklerini herkese kanıtlamaya çalışırlarken diğer taraftan kendi örgütlerine ağzı sıkı ve sırlı elaman yetiştirirler. En büyük şanssızlıkları ise, işlerini yaparken halkın yardımına muhtaç olmalarıdır. Çünkü Müslüman halk, uhrevî hizmetler karşılığında kendilerinden ücret talep edenlerin sahtekârlığını teşhis ettiği zaman onlara karşı acımasız olur. Ve bir daha imtiyazlı konumlarına asla kavuşamazlar. Bu yüzden tarihte, böylelerinin de akıbetleri hep hüsran olmuştur.
Allah bu milleti, menfaati için halkın dini duygularını istismar eden zalimlerden korusun.