Sual: Aynı Tevhid Ölçüsü Farklı Meselelerde Nasıl Korunuyor?
Bedîüzzaman'ın ukûl-i aşere ve erbâbü'l-envâ' meselesine getirdiği tashih, aslında Risale-i Nur'da birçok itikadî meselede takip edilen ortak metodun bir tecellisidir. Aynı metodun izlerini, vahdet-i vücûdun yanlış anlaşılması, hulûl ve ittihad meselelerinde de görmek mümkündür.
Mutasavvıfın (ks) bir kısmı, mânevî keşif ve müşahedelerinde mevcûdâtı mânâ-yı harfî ile okumuş; yani bütün mevcudatı Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellîlerini gösteren aynalar olarak değerlendirmişlerdir. Bu, son derece yüksek ve ince bir mânevî bakıştır. Ancak bu bakış, herkes tarafından aynı derinlikle kavranamamıştır. Bu sebeple yanlış anlaşılmalara kapatılmış fasit teviller yapılmıştır.
İşte problem de burada başlamaktadır. Mânevî bir hâlin dili, itikadî bir hüküm gibi okununca, "Her şey Allah'tır", "Allah eşyaya hulûl etmiştir" veya "Varlıklar ilâhlığın bir parçasıdır" gibi Kur'ân'ın tevhid anlayışıyla bağdaşmayan yorumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu mesele On Sekizinci Mektup’ta detaylı bir şekilde izah edilmiştir bunu merak edenler 18 mektubu okuyabilir buna ilaveten muhakematta geçen Kaf Dağı Meselesi de buna atıpf yapılabilir.
Mektûbat'ta geçen şu cümle meseleyi nokta atışı izah etmektedir âdetâ meseleyi kapatmaktadır.
“Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velâyet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtâsız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır.”[1]
Şuhud hâli, bütün hakikati kuşatan bir makam değildir. İnsan o anda sadece kendisine açılan pencereyi görür. Hakikatin tamâmını değil, bir yönünü, vechini müşahede eder. Yani mânânın, puzzlenin tamamı değil küçük bir parçasını müşahede edip büyük resimden mahrum kalır.
“Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücud’u vahdetüü’ş-şühûdu tazammun eder.”[2]
Bedîüzzaman'ın yaptığı tashih ise son derece dikkat çekicidir. O, ne mutasavvıfın mânevî tecrübelerini ve müşahedelerini inkâr eder ne de filozofların kâinattaki manevî düzeni anlamlandırma çabalarını da bütünüyle reddeder. Fakat her iki yaklaşımı da Kur'ân'ın tevhid ölçüsüyle yeniden değerlendirir mevzuyu ele alır.
Bediüzzaman'ın ortaya koyduğu ölçü şudur:
Keşif ve şuhûd inkâr edilmez.
Velilerin makâmı küçümsenmez.
Filozofların yaklaşımları mânâya nüfuz etmek için bir vesiledir netice itibâriyle kelam ve ilim sahasında usûl ve füru’ manasında Halef ve selef gibi görülebilir.
Ancak keşifler Kur'ân ve sünnetin terâzisinde değerlendirilir.
Keşif, sahibini bağlar; ümmeti bağlayan kesin delil değildir. Yeter ki mutlak doğru olarak kabul edilip muhibbânı tarafından “vardır bir hikmeti” denip kabul edilmesin.
Ukûl-i aşere meselesinde hata, Allah'ın fiillerine ara varlıklara, yani bir tür ilahlara, müstakil bir tesir ve idâre payı vermektir. Silsile hâlinde bakıldığında silsile hâlinde ilahlık sistemi ortaya çıkıyor.
Hulûl ve ittihad şeklindeki yanlış yorumlarda ise hata, Allah'ın zâtı ile mahlûkat arasındaki mutlak ayrımı ortadan kaldırmaktır. Yani “Heme Ost” anlayışıdır. Her şeyi Allah'ın zâtı ile birleştiriyorlar.
Risale-i Nur ise, her iki uç anlayışa da aynı prensiple cevap verir: Bütün fiillerin hakikî faili yalnız Cenâb-ı Hak'tır; hiçbir melek, hiçbir sebep ve hiçbir manevî soyut varlık O'nun (cc) fiillerine ortak değildir. Aynı şekilde Allah'ın mukaddes zatı da hiçbir mahlûka hulûl etmez, hiçbir varlıkla birleşmez ve hiçbir varlık O'ndan bir parça değildir. Tanrı parçacığı değildir yani. Maddenin ezeliyeti de söz konusu değildir. Bazı mesleklerin meşreplerin Hulûl kavramını kabul ederek çok büyük itikâdi hatalara imza atmaktadırlar. Bu sebeple Allah'ın yeryüzündeki mücessem hali gibi veya Allah falana hulûl etti o da her asırda başka birine hulûl ediyor gibi hem akıl dışı yorumlar hem de tutumlar ortaya çıkıyor ve reankarnasyona da bu şekilde kapı açılıyor.
İşte mânâ-yı harfî tam da bu noktada tevhidin emniyet sübabı hâline gelir. Çünkü mânâ-yı harfî ile bakılan her varlık, kendisini değil Hâlık'ını gösterir. “Heme Ozost” mânâsına çıkar.
Melek de böyledir, insan da, tabiat, Cin de.. Hiçbiri kendi hesabına okunmaz; hepsi Allah'ın esmâ ve sıfatlarını gösteren birer âyet, birer ayna ve birer İlâhî memur olarak değerlendirilir. Abes olarak yaratılmış hiçbir mahlûk yoktur. Âdetullah ve sünnetullah içinde biz bilsek de bilmesek de bir gâyeye hizmet etmektedir.
Bu sebeple Bedîüzzaman'ın bütün tashihleri aynı hakikate hizmet eder: Ne kâinattaki fiillerde ortaklık vardır ne de zatta birleşme. Mutlak tesir de mutlak ulûhiyet de yalnız Allah'a mahsustur. Kâinattaki her şey ise O'nu tanıtan, O'na işaret eden ve O'nun hesabına vazîfe gören birer delildir.
[1] Mektûbat (81)
[2] Mesnevi-i Nuriye (257)