Psikososyoekonomik Bir Varlık Olarak İnsan
“Vücûd-u insan, tavırdan tavıra geçtikçe acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı, gayet dakîk düsturlara tâbidir.” (1)
İnsanı anlamak, belki de insanlık tarihinin en eski meselesidir.
Filozof, insanı aklıyla anlamaya çalıştı. Psikolog, ruh dünyasını inceledi. Sosyolog, insanın cemiyetle ilişkisini araştırdı. İktisatçı ise, insanın ihtiyaçları, tercihleri ve kaynaklarla olan münasebeti üzerinden bir insan tasviri ortaya koydu.
Fakat bütün bu alanların ortak bir problemi vardır:
İnsanın hâle ve hâleti sabit değildir. İnsan değişir. Dolayısıyla insanın çevresi de insana bağlı olarak değişir. Hem de yalnızca yaşlanarak değil... Düşünceleri değişir. İhtiyaçları değişir. İlişkileri değişir. Ekonomik şartları değişir. Toplumdaki konumu değişir. Değerleri değişebilir. Hayata verdiği anlam değişebilir.
Bediüzzaman'ın yukarıdaki ifadeleri, insanın biyolojik yaratılışındaki safhaları anlatırken “tavırdan tavıra” geçiş kavramını merkeze alır. Bu kavramı insanın sosyal hayatına taşıdığımızda karşımıza oldukça geniş bir perspektife sahip tablo çıkar:
İnsan, hayatı boyunca farklı tavırlardan geçerek sürekli yeniden teşekkül eden bir varlıktır. İnsan yalnızca büyümez, dönüşür. Bir çocuk büyür. Fakat mesele sadece boyunun uzaması, kilo alması vermesi değildir.
Çocuğun ihtiyaçları değişir. Dünyayı algılayışı değişir. Kendisi hakkındaki tasavvuru değişir. Başkalarıyla kurduğu ilişki değişir.
Çocukken anne-babasına muhtaç olan insan, gençlik döneminde bağımsızlık arar. Daha sonra aile kurar ve bu defa başkalarının sorumluluğunu üstlenir.
Bir zamanlar kendisine bakan insan, ilerleyen yıllarda başkasına bakmaya başlar. Dolayısıyla biyolojik gelişim ile sosyal gelişim birbirinden tamamen ayrı değildir. İnsan bedenen değişirken, sosyal rolü de değişir.
Bir zaman çocuk olur sonra büyür öğrenci olur içtimai sosyal hayata atılır çalışır evlenir askere gider sürekli bir hareket devinim dönüşüm içerisindedir insan.
Her rol, insanın kendisini yeniden tanımlamasını gerektirir. Sosyolojik açıdan buna rol değişimi diyebiliriz. Bazen bu hayat temposu içerisinde roller çatışabilir insan nerede neyi nasıl yapacağını tam olarak bilemez.
Risale-i Nur'un diliyle ise insanın “tavırdan tavıra” geçişidir.
Bir insanı yalnız bugünkü hâliyle okumak toplumun en büyük yanılgılarından biridir, insanı tek bir görüntü, rol üzerinden değerlendirmektir.
"Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse o adam muhabbete ve hürmete müstahaktır.
Belki kıymettar bir tek hasene ile çok seyyiatına nazar-ı af ile bakmak lâzımdır." (2)
Bir çocuk derslerinde başarısızsa “başarısız çocuk” denilir. Derslerinde başarılı olursa "çalışkan" denir. Bir genç içine kapanıksa “asosyal” denilir. Bir insan ekonomik sıkıntı yaşıyorsa “başarısız” kabul edilir. Bir kimse hata yapmışsa onun bütün şahsiyeti o hatayla tanımlanır.
Oysa insanın bugünkü hâli, hayatının tamamı değildir. Bir insanın bir tavrı, onun bütün hakikatini temsil etmez. Çünkü insan değişmektedir.
Bugünkü ekonomik şartları yarın değişebilir.
Bugünkü psikolojik durumu yarın değişebilir.
Bugünkü sosyal çevresi yarın değişebilir.
Bugünkü düşünceleri yeni bir bilgiyle dönüşebilir olumlu veya olumsuz.
Duygu ve hayallere hiç girmiyorum çünkü, okunan, dinlenen, duyulan her şey dimağın bu kısmını sürekli bir harekete tâbi tutuyor.
Dolayısıyla sosyolojik bakışın önemli prensiplerinden biri şudur:
İnsanı sadece bulunduğu noktadan değil, geldiği ve gittiği istikametle birlikte okumak gerekir. Bu yapılmazsa eksik ve hatalı tanımlar insana etiket olur.
İnsanın tavırdan tavıra geçişinin birinci boyutu psikolojiktir. İnsan hayatı boyunca aynı duygusal dünyada yaşamaz. Çocuklukta güven arar. Ergenlikte kimlik arar. Gençlikte aidiyet ve anlam arar. Yetişkinlikte sorumluluklarla karşılaşır. Her bir aşamada karakterine bir şeyler katar ve kendisini şekillendirir böylece.
İlerleyen yaşlarda ise insanın “Ben ne yaptım?”, “Hayatımın anlamı nedir?” gibi sorularla daha fazla karşılaşması mümkündür.
Demek ki insanın iç dünyası da bir inkılâblar silsilesidir.
Bir insanın başına gelen olaylar, onun psikolojik dünyasında yeni anlamlar oluşturabilir.
Bir kayıp onu olgunlaştırabilir.
Bir başarı özgüvenini değiştirebilir.
Bir başarısızlık onu yeniden düşünmeye içe kapanmaya sevk edebilir.
Bir dostluk hayatını değiştirebilir.
Bir kitap dünya görüşünü dönüştürebilir.
Bir iman hakikati, insanın bütün varlık tasavvurunu yeniden kurabilir.
Bu noktada Risale-i Nur'un insanı yalnızca maddî bir organizma olarak değil, mânâ taşıyan bir varlık olarak ele alması dikkat çekicidir.
İnsan çevresinin de ürünüdür. Fakat insanı yalnızca psikolojiyle açıklamak da mümkün değildir. Çünkü insan bir toplumun içine doğar.
Aile, insanın ilk sosyal çevresidir. Bu ilk çevrede adeta insanın temelleri atılır. Dil, kültür, eğitim, gelenek, ekonomik yapı, arkadaşlıklar, çalışma hayatı ve sosyal kurumlar insanın şahsiyet oluşumunda tesir sahibidir.
İnsan, daha doğduğu andan itibaren bir sosyal dünyanın içine girer. Hangi dili konuşacağını kendisi seçmez. İlk değerlerini kendisi oluşturmaz. İlk sosyal çevresini kendisi belirlemez. İlk ekonomik şartlarını kendisi seçmez. Bütün bunların içerisinde yetişir.
Fakat burada çok önemli bir nokta vardır:
İnsan çevresinin mahkûmu değildir. Çevre insanı etkiler; fakat insan da çevresini etkiler. İşte insanı sadece “toplumun ürünü” kabul eden katı sosyolojik determinizm burada yetersiz kalır. Çünkü insanın irâdesi vardır.
Aynı şartlar altında yaşayan insanların farklı kararlar verebilmesi bunun en açık göstergesidir.
Ekonomi de insan davranışının görünmeyen zemini teşkil eder. İnsan davranışlarını anlamak istiyorsak ekonomik şartları da göz ardı edemeyiz. Çünkü
"Herbir mü'min i'lâ-i Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir."(3)
"İslâmiyet hakaikı hem manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var."(4)
İslâmiyet'in kanunları insanların hayatının her aşamasında yer almaktadır. Bir hayır yapmak veya maddi bir şeyler yapabilmekte ekonomiyle orantılıdır. Bu sebeple ekonomi her şey değildir ama büyük bir etkendir.
Bir ailenin gelir düzeyi, çocukların eğitim imkânlarını etkileyebilir. Eğitim imkânları meslek seçimini etkileyebilir. Meslek, gelir düzeyini ve sosyal çevreyi değiştirebilir. Gelir düzeyi konut tercihini, ulaşımı, beslenmeyi, kültürel faaliyetleri ve gelecek tasavvurunu etkileyebilir.
Böylece ekonomi, insan hayatının yalnızca “para” tarafı değildir.
Ekonomik yapı, aynı zamanda zamanın, imkânın ve tercihlerin dağılımıdır. Fakat burada da insanı sadece ekonomik şartlarla açıklamak mümkün değildir.
İki insan aynı gelir seviyesine sahip olabilir fakat parayı tamamen farklı biçimlerde kullanabilir. Birisi tüketimi tercih eder. Diğeri birikimi. Birisi gösterişe yönelir.Diğeri yardıma. Birisi serveti amaç hâline getirir. Diğeri serveti bir vasıta olarak görür.
Demek ki ekonomi insanın davranışlarını etkiler; fakat insanın değer dünyası, ekonomiye yüklediği anlamı da belirler.
İhtiyaç ile israf arasındaki sosyolojik ilişki de çok kuvvetlidir.
Burada Risale-i Nur'un iktisadî yaklaşımı ayrıca önem kazanır.
İnsan ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Fakat modern tüketim toplumu, ihtiyaç ile arzuyu birbirine karıştırma eğilimindedir. Çünkü tüketim üzerine endekslenmiş bir toplumda her şey ihtiyaçtır.
"Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır.
Elde bulunmayan ise hadsizdir."
Bir zamanlar ihtiyaç olan şey, zamanla statü göstergesine dönüşebilir. Bir eşya, kullanım değerinden ziyade sosyal değer taşımaya başlayabilir.
İnsan bazen ihtiyacı olduğu için değil, başkasında olduğu için tüketebilir. İşte sosyolojinin “statü tüketimi” olarak inceleyebileceği bu durum, insanın sosyal çevresinin ekonomik davranışlarına nasıl tesir ettiğini gösterir. Bazen "sosyal statü enaniyeti" diye bir tabir kullanırım. Yani bir yerde belli bir işi yapıyorsan o işi yapanların alemet-i fârikalarına uymak zorundasındır.
Risale-i Nur'un iktisad ve kanaat bahisleri burada yalnızca bireysel bir ahlâk dersi değil, aynı zamanda bir toplum tasavvuru olarak okunabilir.
Çünkü tüketim davranışı bireysel görünse de toplumsal sonuçlar doğurur. İsraf artarsa kaynak tüketimi artar. Borçluluk artarsa aile üzerindeki ekonomik baskı artabilir.
Gösteriş kültürü yayılırsa sosyal kıyaslama artabilir. Sosyal kıyaslama arttıkça insanın sahip olduklarıyla yetinmesi zorlaşabilir. Dolayısıyla iktisadî davranış, psikoloji ile sosyoloji arasında bir köprü hâline gelir.
"İnsan neden kendisini başkalarıyla kıyaslar?" diye bir düşünce hemen aklım kapısını çalıyor burada. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Kendisini çoğu zaman başkalarının aynasında görür.
“Ben başarılı mıyım?”
“Ben yeterli miyim?”
“Benim hayatım iyi mi?”
“Benim evim, arabam, işim, gelirim başkalarına göre nasıl?”
Modern toplumun önemli psikolojik problemlerinden biri, bu kıyaslamanın sürekli hâle gelmesidir. Dedemlerin "el ne der diye yaşamak" tabiri burada meseleyi tenvir ediyor.
Özellikle sosyal medya çağında insan artık yalnızca mahallesindeki insanlarla değil, dünyanın her yerinden insanlarla kendisini kıyaslayabiliyor.
Fakat burada büyük bir yanılsama meydana geliyor:
İnsan kendi hayatının tamamını, başkasının hayatının vitriniyle kıyaslıyor. Bir başkasının sonucunu, kendi sürecimizle karşılaştırıyoruz. Oysa herkes farklı bir “tavırdan” geçmektedir. Herkesin başlangıç noktası, imkânı, imtihanı, sorumluluğu farklıdır.
Dolayısıyla sosyal kıyaslamanın çoğu zaman gerçekçi bir ölçüm aracı olmadığı açıktır.
İnsanın en büyük sermayesi: İstikamet
Ekonomide sermaye önemlidir.
Sosyolojide sosyal sermaye önemlidir.
Psikolojide özgüven, dayanıklılık ve anlam duygusu önemlidir.
Fakat bütün bunların üzerinde insanın istikameti vardır. Çünkü insanın hayatını sadece bulunduğu yer değil, yöneldiği istikamet, niyet, meyil belirler. Bir insan bugün yoksul olabilir ama istikametini doğru kurabilir.
Bir insan bugün başarılı olabilir fakat yanlış bir istikamete sürüklenebilir.
Bu sebeple insan değerlendirilirken sadece “neye sahip olduğu” değil, neye doğru gittiği de dikkate alınmalıdır.
Bediüzzaman'ın ifadesindeki en dikkat çekici kavramlardan biri de “halk-ı cedîde”dir. Yani bir süreklilik mevzubahistir.
«“...azm ve lahmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı...”»
Burada biyolojik yaratılışın safhalarından insan suretine geçiş anlatılır.
Fakat insan hayatına baktığımızda da sürekli yeni bir “ben”in ortaya çıktığını görürüz.
Çocukluk benliği ile yetişkinlik benliği aynı değildir.
Öğrencilikteki insan ile meslek hayatındaki insan aynı değildir.
Bekâr insan ile aile sorumluluğu taşıyan insan aynı değildir.
Bir imtihandan önceki insan ile o imtihandan sonraki insan da aynı değildir.
Beden aynı beden olabilir. İsim aynı isim olabilir. Fakat insanın mana dünyası değişebilir. Bu sebeple insanı yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, biyolojik, psikolojik, sosyal ve ekonomik boyutları birbirine bağlı çok katmanlı bir varlık olarak ele almak gerekir.
Hulâsa: İnsan bir sonuç değil, süreçtir. Bugün sosyal bilimlerin farklı disiplinleri insanı farklı açılardan anlamaya çalışıyor.
Psikoloji insanın iç dünyasına bakıyor.
Sosyoloji toplumla ilişkisine.
İktisat kaynak ve ihtiyaç ilişkisine.
Fakat insan bunların hiçbirine tek başına indirgenemez.
İnsan hem bedendir, hem ruhtur. Hem ferttir, hem toplumun bir parçasıdır. Hem ihtiyaç sahibidir, hem tercih sahibidir. Hem çevresinden etkilenir, hem çevresini etkiler.
Ve en önemlisi: insan değişir.
İşte Bediüzzaman'ın “tavırdan tavıra” ifadesi, insanı anlamak için son derece güçlü bir anahtar sunuyor bize.
İnsan tamamlanmış bir nesne değildir. İnsan bir süreçtir. Her döneminde yeni ihtiyaçlarla, yeni rollerle, yeni imtihanlarla ve yeni anlamlarla karşılaşır. Bu yüzden bir insanı geçmişteki bir hatasına, bugünkü ekonomik durumuna, mevcut sosyal statüsüne veya içinde bulunduğu psikolojik hâline mahkûm etmek doğru değildir. Çünkü insan henüz yolculuğunu tamamlamamıştır. Dün başka bir tavırdaydı. Bugün başka bir tavırda. Hatta bu yazıyı okumadan önce başka şu anda başka. Yarın ise bambaşka bir tavra geçebilir.
Ve insanı anlamanın belki de en sosyolojik, en psikolojik ve en insanî yolu şudur:
İnsanı olduğu hâliyle görmek kadar, dönüşebileceği hâliyle de görebilmek. Çünkü insan, hayatı boyunca tavırdan tavıra geçen ve her tavırda kendisini yeniden kuran bir varlıktır.
Şurada bunu da ifade edelim ki herkesin imtihanı kendine büyüktür. Kimse sınanmadığı imtihanın masumu değildir. Bütün bu şeyler göz önüne alındığında insan tek bir şeyle ne izah edilebilir ne de notu verilebilir. Bu sebeple büyük resmi görmeden bazı parçalar üzerinden yapılan yorumlar, kanatlerin bir mahiyet-i harbiyesi bulunmamaktadır.
Selâm ve duâ ile
- Sözler (509)
- Siracünnur (134)
- Tarihçe-i Hayat (59)
- Tarihçe-i Hayat (90)