Şuhud: Hakikati Görmek mi, Hakikatin Tamamını Görmek mi?

Muhammed Numan ÖZEL

(Önceki yazının hulâsası)

İnsan bazen bir hakikati öyle kuvvetli hisseder, öyle derinden müşahede eder ki, gördüğünün hakikatin tamamı olduğunu zanneder. İşte tasavvufî tecrübelerde ve mânevî keşiflerde en hassas meselelerden biri burada başlar:

Görmek başka, ihata etmek başkadır.

Şuhud, mânevî bir hakikatin kalben ve ruhen müşahede edilmesidir. Fakat insanın bir hakikati müşahede etmesi, o hakikatin bütün cihetlerini kuşattığı anlamına gelmez.

Bir pencereden denize bakan insanı düşünelim. Pencereden gördüğü deniz gerçektir. Gördüğü şey hayal değildir. Fakat gördüğü deniz, denizin tamamı değildir. Görüş alanının dışında kalan kısımlar da vardır.

İşte şuhud da böyledir.

İnsan, kendisine açılan mânevî pencere kadar görür. Gördüğü şey hakikat olabilir; fakat hakikatin tamamını gördüğünü iddia etmek, insanın sınırlı idrakini sınırsız bir makama çıkarması olur.

Bediüzzaman'ın bu konudaki ölçüsü son derece dikkat çekicidir. Velilerin keşif ve müşahedelerine dair, “gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtâsız olan hâlet-i şuhudda... verdikleri hükümlerinde... kısmen yanlıştır” der.

Demek ki mesele, velinin gördüğünü yanlış görmesi değildir. Asıl mesele, doğru gördüğü bir şeyi bütün hakikate teşmil etmesidir.

Burada üç kavramı birbirinden ayırmak gerekir:

Görmek, ihata etmek ve hüküm vermek.

Bir şeyi görmek mümkündür. Fakat onu bütün cihetleriyle kuşatmak her zaman mümkün değildir. Hele görülen şey hakkında küllî bir hüküm vermek, daha büyük bir dikkat ister.

Şuhud hâli de bu açıdan bir imtihandır.

Çünkü insanın mânevî tecrübesi ne kadar kuvvetli olursa olsun, insan yine insandır. İdraki sınırlıdır. Zaman ve mekânla kayıtlıdır. Bir hakikatin kendisine açılan cihetini görebilir; fakat aynı hakikatin başka cihetlerini göremeyebilir. Bu sebeple keşif, ilham ve mânevî tecrübeler vahyin yerine konulamaz.

Bir insanın rüyasında veya keşfinde gördüğü bir şey, onun için çok kuvvetli bir mânevî tecrübe olabilir. Fakat bu tecrübe, bütün insanlar için bağlayıcı bir hüküm hâline getirilemez. Çünkü vahiy tamamlanmış ve ölçü ortaya konulmuştur. Mânevî tecrübe ise kişiye mahsustur ve tabire muhtaçtır.

Burada “tabir” meselesi de önem kazanıyor. Çünkü bazen insanın gördüğü doğrudur; fakat gördüğünün ne anlama geldiği konusunda yanılabilir. Rüyada görülen bir şey bunun en açık örneğidir. Görüntü gerçektir; fakat görüntünün mânâsını doğru yorumlamak ayrı bir meseledir.

Şuhud da buna benzer. Müşahede edilen hakikat ile o hakikatten çıkarılan hüküm arasında mesafe vardır. Bu mesafe gözden kaçırıldığı zaman, mânevî tecrübe bir ölçü olmaktan çıkar ve ölçünün kendisi hâline gelir.

Oysa gerçek mânevî kemal, insanın gördükleriyle büyüklük taslaması değil; gördükleri karşısında daha fazla tevazu, ubudiyet, ihlâs ve teslimiyet kazanmasıdır. Çünkü hakikati gören insanın ilk fark edeceği şeylerden biri de kendi sınırlılığıdır.

Güneşe bakan bir göz, güneşi görür; fakat güneşi ihata edemez. O hâlde şuhud, hakikatin yokluğu değil; hakikatin insana açılan bir cihetidir.

Şuhud bir penceredir. Pencereden görünen manzara gerçektir. Fakat pencerenin dışında da bir âlem vardır.

Bu ölçü, mânevî hayatımız açısından son derece önemlidir. Zira insan bir keşif yaşadığında, bir ilham aldığında veya kalbinde kuvvetli bir mânevî hâl hissettiğinde hemen “Hakikatin tamamı budur” dememelidir. Belki kendisine hakikatin bir ciheti gösterilmiştir. Belki o anda kendisine açılan pencere, ihtiyaç duyduğu bir hakikati göstermektedir.

Fakat pencereyi gökyüzünün tamamı zannetmemek gerekir.

İşte şuhudun edebi de burada başlar. Gördüğünü inkâr etmemek; fakat gördüğünü bütün hakikate mâl etmemek. Müşahedeyi küçümsememek; fakat müşahedeyi mutlaklaştırmamak. Keşfi reddetmemek; fakat keşfi vahyin üzerine çıkarmamak.

Ve en önemlisi: Bir hakikati gördüğünü düşünen insan, o hakikatin sahibi değil, ona şahit olduğunu unutmamalıdır. Şuhudun en güzel neticesi, insanı “Ben gördüm” demeye değil, “Bana gösterildi” demeye götürmesidir. Çünkü hakikatin tamamını ihata eden yalnız Allah'tır.

İnsan ise kendisine gösterilen kadarını görür, kendisine bildirilen kadarını bilir ve kendi sınırlılığı nispetinde hükmeder.

Bu yüzden mânevî yolculukta en güvenli tavır, şuhud ile beraber tevazuyu, keşif ile beraber ölçüyü, müşahede ile beraber ubudiyeti muhafaza etmektir. Zira mesele yalnız hakikati görmek değildir.

Asıl mesele, gördüğümüz hakikatin bizi hakikatin sahibine götürmesidir.

Selâm ve duâ ile.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.