Hayatın her alanında, her köşe başında onlarla karşılaşıyoruz. Ne yaparsanız yapın, hangi doğruyu savunursanız savunun ya da hangi yanlışı düzeltmeye çalışırsanız çalışın, karşınızda hep aynı duvarı buluyorsunuz: Amansız, nefessiz ve acımasız bir tenkit ve bu dalgaya kapılıp başka hiçbir şey yapmayan insan yığınları veya müsveddeleri.
Günümüz tüketim toplumunda insanımızın önemli bir kısmı, müsbet ya da menfi, olumlu ya da olumsuz ayrımı yapmaksızın, önüne gelen her şeyi sadece eleştirmek üzerine kurulu bir yaşam biçimi geliştirdi.
Öyle ki, insan âdetâ ruhunu, fikrini ve nihayetinde bütün vücudunu bir "eleştirmen" kimliğine teslim etti ve münekkidlik bu insanda bir damar oldu artık terki mümkün olmayan.
Peki, bir insanı veya bir toplumu bu derece keskin, bu derece yapıcı olmaktan uzak birer "kusur avcısı" haline getiren şey nedir?
Cevap, entelektüel bir birikimde ya da yüksek bir farkındalıkta gizli değil. Tam aksine, bu durum doğrudan vicdanın bozulmasıyla başlayan ve zamanla ruhu esir alan kronik bir hastalığa işaret ediyor. Çünkü her şeyde kusur bulmayı bir refleks bir yaşam tarzı haline getiren bu insanlar, zamanla çok ağır bir bedel öderler: Takdir ve tebrik etme yeteneklerini tamamen kaybederler. Bunun neticesinde de yalnız, toplumdan izole, itici, antipatik, sevimsiz, istenmeyen bir kimlik kazanırlar.
Bir güzelliği alkışlayamaz, bir başarıyı gönülden kutlayamaz, samimi bir gayreti göremez olurlar. Ruhlarına bir virüs gibi yerleşen bu maraz, onları her olumlu gelişmenin altında bir çapanoğlu aramaya, her iyi niyetin arkasında bir menfaat koklamaya zorlar.
“Mübalağalar ile, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek âdeta takdis eder.” [1]
Vicdan, insanın içindeki o kusursuz ahlâkî pusuladır. Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran o hassas terazi bozulduğunda, insanın dış dünyaya bakan gözü de bulanıklaşır.
Temiz bir vicdan ve sağlıklı bir ruh, hakkı teslim etmeyi, emeği takdir etmeyi bilir. Ancak pusula bir kez şaştığında, takdir etme yeteneği ilk felç olan meleke olur. Çünkü bir şeyi hakkıyla övmek ve tebrik edebilmek; içsel bir olgunluk, özgüven ve her şeyden önemlisi temiz bir yürek yani ihlâs sahibi olmak gerektirir.
Bugün etrafımıza baktığımızda gördüğümüz o "her şeye karşı olma" hâli, aslında derin bir içsel çürümenin getirdiği savunma mekanizmasıdır. Vicdan bozulduğu için insan bu hâle geliyor. Ortaya hiçbir değer koyamayan, bir taşın üzerine taş eklemeyen insan, varlığını ancak var olanı yıkarak, karalayarak ve küçümseyerek görünür kılmaya çalışır.
“..mesleği, tenkis-i gayr ile meziyetini izhar ve husumet-i gayr ile muhabbetini telkin..” [2]
Yani sürekli kusur bulmayı eksikleri görmeyi bir yaşam tarzı hâline getirmiştir.
Her şeyi acımasızca tenkit etmek, kişiye sahte bir "üstünlük" ve "her şeyi bilme" gibi konforu sağlar. Kişi, eleştirdiği şeyin üzerine çıkarak kendi yetersizliğini maskelerken, aslında ruhundaki o büyük boşluğu ve hastalığı ele vermektedir. Eleştiri hastalığına tutulan münekkidler hiçbir şey yapmadıkları, başaramadıkları anca çene çaldıkları için hayatın her alanında tek başarıları bu çene çalma kabiliyeti olmuştur.
Sonuçta ortaya; olumlu bir gelişmede bile mutlaka bir kusur icat eden, takdir etmeyi bir zayıflık, tebrik etmeyi ise bir yenilgi olarak gören mutsuz bir insan tipi çıkıyor. Gözü güzelliği görmeyen, kulağı iyi sözü duymayan bir hâle dönüşmüş kitle...
Toplumların rotasını, her şeye körü körüne muhalif olan veya taraftar olan ve ruhunu bu tenkit hastalığına kaptırmış keskin zekâlar değil; her şeyin ve herkesin samimiyetini gören, yapıcı olan, takdir ve tebrik etmeyi bilen erdemli vicdanlar belirler.
Bu tenkid öyle bir şeydir ki:
“Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur.” [3]
Bütün vücuduyla eleştirmen olanların gürültüsünden sıyrılıp, bütün ruhuyla insan kalan ve hakkı teslim eden o sessiz çoğunluğun vicdânına yeniden tutunmamız gerekiyor.
Aksi takdirde, eleştirerek yıktığımız her şeyin enkazı altında, kendi vicdânımızla birlikte kalacağız.
Selâm ve duâ tebrik ve takdir edebilenlere olsun.
[1] İhlas Risalesi (57)
[2] Münâzarat | Asar-ı Bediiyye (346)
[3] Sözler (538)