Sermaye-i Hayat, Dijital Meşguliyet ve Şuhûdun Kaybolan Nazarî
“Fakat büyük dâirenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dâiredeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyâni ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermâye-i hayatını boş yerde imhâ eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.”(1)
Bugünün insanının elindeki en büyük sermaye nedir diye bir sual sormak istiyorum. Tabi herkesten farklı bir cevap gelecektir.
Para mı? Makam mı? Bilgi mi?
Şöhret mi? Aslında bunların hiçbiri değil. En büyük sermaye ömürdür. Çünkü para kaybedildiğinde tekrar kazanılabilir. Mal yeniden elde edilebilir. Makam değişebilir. Şöhret sönebilir. Fakat geçen bir dakika, insanın bütün dünyayı satın alacak serveti olsa dahi geri getirilemez.
İşte Bediüzzaman'ın “sermâye-i hayat” tabiri tam burada bütün ağırlığıyla karşımıza çıkar.
Bugün insanın ömrünü tüketen şey yalnızca çalışmak değildir. Bazen insan hiçbir iş yapmadan da yorulur. Hiçbir eser ortaya koymadan da zihnen tükenir. Bir şey üretmeden saatler geçirebilir. Çünkü çağımızın en büyük zaman hırsızlarından biri, lüzumsuz meşguliyettir. Bunun neticesi de mental yorgunluk ve tükenmişlik sendromudur.
Ve bu noktada Asâ-yı Mûsâ'daki “lüzumsuz, mâlâyâni ve âfâkî” üçlemesi, sosyal medya çağında yeniden okunmayı hak ediyor.
Büyük Dâire Küçük Dâireyi Yutuyor
Üstâd Bediüzzaman'ın Dördüncü Mesele'de yaptığı temel tasnif son derece dikkat çekicidir.
İnsanın hayatında birbirinin içinde bulunan daireler vardır: kalb ve mide dairesi, cesed ve hane dairesi, mahalle ve şehir, vatan ve memleket, küre-i arz ve nev-i beşer, hatta dünya dairesi...
Fakat her dairedeki vazifenin ehemmiyeti aynı değildir.
En küçük dairede en büyük ve daimî vazife; en büyük dairede ise daha küçük ve muvakkat vazifeler bulunabilir.
Problem şurada başlıyor: insan büyük dairelerin cazibesine kapılıp küçük dairedeki asıl vazifesini unutuyor.
Bugün bunun en açık örneklerinden biri sosyal medyadır.
Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen en küçük hadiseyi birkaç saniye içerisinde görüyoruz. Peki bu bizim ne işimize yarayacak?
Bir insanın ne yaptığını biliyoruz. Bir başka insanın ne söylediğini takip ediyoruz. Jim ne paylaşmış? Kim kiminle tartışmış? Kim ne giymiş? Kim nereye gitmiş? Kim ne kazanmış? Kim ne kaybetmiş? Daha nice kimler..
Hangi video gündem olmuş? Hangi yorum daha çok beğeni almış?
Derken insan kendi hayatından kopup başkalarının hayatlarını seyreden bir seyirciye dönüşüyor.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle büyük daire, küçük dairedeki lüzumlu vazifeyi bıraktırıyor.
Ve insanın “sermâye-i hayatı” fark edilmeden tüketiliyor. Tükettikce de tükeniyor insan.
Asıl Mesele Sosyal Medya Değil, Nazarın Kaybolmasıdır.
Burada meseleyi sadece “sosyal medya kötüdür” noktasına indirgemek doğru olmaz. Çünkü mesele araçtan daha derindir. Telefon sadece bir araçtır. Asıl problem, insanın nazarını nereye verdiğidir.
Aynı telefonla bir insan ilim öğrenebilir, Kur'ân dinleyebilir, bir hastanın ihtiyacını görebilir, bir dostuna ulaşabilir, faydalı bir eser okuyabilir. Yani burada aracı kullanma biçimi ve gayesi daha çok ön planda olması gerekiyor.
Bir başkası ise aynı cihazın içinde saatlerini tüketebilir. Demek ki mesele yalnızca teknoloji değildir. Mesele nazardır.
İşte burada “şuhûd” kavramı devreye giriyor. Çünkü şuhûd, sadece çok şey görmek değildir. Asıl mesele, gördüğünü nasıl gördüğündür.
Şuhûd: görmekten daha Fazlasıdır. Risale-i Nur'un nazar anlayışında mânâ-yı harfî merkezi bir yere sahiptir.
Bediüzzaman, eşyanın yalnız kendisine bakılmasını değil, onun Allah'ın isim ve sıfatlarına nasıl ayna olduğunu görmeyi öğretir. Nitekim Risale-i Nur'da:
“Nur ile herbir şeyin kemali görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlukun vazife-i Rabbaniyesi müşahede olunur ve herbir masnu'daki makasıd-ı İlahiye tecelli eder."(2)
Bakışın yanlışlığına dikkat çekilir; eşyanın “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni'inin cemaline delalet ediyor”(3) şeklinde okunması gerektiği anlatılır.
Bir başka ifadeyle: Görmek başka, şuhûd etmek başkadır. Göz bir ağacı görür.
Şuhûd ise, ağacın arkasındaki hayatı, hayatın arkasındaki kudreti, kudretin arkasındaki esmâyı ve bütün bunların arkasındaki Sâni-i Hakîm'i nazara alır.
Göz yağmuru görür. Şuhûd rahmeti görür.
Göz nimeti görür. Şuhûd Mün'im'i görür.
Göz sanatı görür. Şuhûd Sâni'i görür.
Göz kudreti görür. Şuhûd Kadîr'i görür.
Dolayısıyla şuhûd, görünen üzerinde durmak değil; görünenden hakikate intikal etmektir.
Sosyal Medya İnsana Ne Yaptırıyor?
Şimdi meseleyi buradan sosyal medyaya taşıyalım. Sosyal medya insana sürekli “gör” diyor.
Bak! Şuna bak! Bunu da gör! Şunu kaçırma! Gündemi takip et! Yeni videoyu izle! Yeni paylaşımı gör!
Fakat burada çok önemli bir fark ortaya çıkıyor:
İnsan çok şey görüyor; fakat gördüklerinden neye intikal ediyor buna dikkat etmek lazım.
İşte mesele budur. Bir insan bir saat boyunca yüzlerce görüntü görebilir.
Ama o bir saatin sonunda:
Allah'ı daha fazla mı tanıyor? Kendini daha iyi mi tanıyor? Sorumluluklarını daha iyi mi fark ediyor? Şükür duygusu mu artıyor? İbadet şuuru mu kuvvetleniyor? Ailesine karşı vazifesini daha mı iyi anlıyor? İlim ve hizmet aşkı mı çoğalıyor? Yoksa sadece zihni yeni görüntülerle mi dolduruluyor?
İşte burada “görmek” ile “şuhûd” arasındaki fark ortaya çıkar.
Görüntü Çağında Şuhûdun Kaybolması Mana-yı ismi ile kaçınılmazdır.
Modern insanın büyük bir paradoksu var:
Her şeyi görüyor fakat hiçbir şeyi derinlemesine göremiyor. Her şey gözünün önünde. Fakat nazar parçalanmış. Bir görüntüden diğerine geçiliyor. Bir haberden diğerine... Bir videodan diğerine... Bir yorumdan diğerine... Bir tartışmadan diğerine...
Böylece insanın zihni sürekli uyarılıyor; fakat kalbinin üzerinde derin bir tefekkür oluşmuyor. Çünkü şuhûd süreklilik isteyen bir nazardır.
Bir hakikate bakmak... O hakikatin arkasındaki mânâyı görmek... O mânâdan esmâya intikal etmek... Esmâdan sıfatlara... Sıfatlardan Zât-ı Akdes'e... Sonra tekrar o hakikatin karşısında kendi kulluğunu görmek...
Bu, hızlı tüketilen görüntülerle aynı şey değildir.
Şuhûd, nazarın derinleşmesidir.
Ene – Ubûdiyet – Şuhûd
Burada daha önce üzerinde durduğumuz zincir yeniden karşımıza çıkıyor:
Ene, Mânâ-yı Harfî, Ubûdiyet, Şuhûd, Marifet, Daha Derin Ubûdiyet yani şuur.
Ene insana “ben”i gösterir.
Mânâ-yı harfî, bu “ben”in kendi başına bir maksat olmadığını öğretir.
Ubûdiyet, insanın abd olduğunu fark etmesidir.
Şuhûd ise, kulun, artık gördüğü her şeyi Allah hesabına okumaya başlamasıdır.
Bu açıdan bakıldığında sosyal medya bağımlılığı sadece zaman meselesi değildir.
Daha derinde bir nazar meselesidir.binsan sürekli dışarıya bakıyor. Fakat kendisine bakmıyor. Başkalarının hayatını takip ediyor. Fakat kendi hayatının hesabını yapmıyor. Başkalarının ne yaptığını merak ediyor. Fakat kendisinin ne için yaratıldığını yeterince düşünmüyor. Başkalarının gündemini biliyor. Fakat kendi vazifesini unutuyor.
İşte bu noktada Bediüzzaman'ın “âfâkî işler” ikazı son derece manidar hâle geliyor.
Âfâkîlik: Kendi Vazifeni Bırakıp Her Şeyle Meşgul Olmaktır. Âfâkî olmak, sadece dış dünyaya bakmak değildir.
Asıl problem, kendi dairenin dışındaki şeyleri gereğinden fazla sahiplenmektir.
Dünyada milyonlarca hadise meydana geliyor.bHepsini bilmek zorunda değiliz. Her tartışmaya taraf olmak zorunda değiliz. Her gündemi takip etmek zorunda değiliz. Her haberi tüketmek zorunda değiliz. Her tartışmaya cevap vermek zorunda değiliz. Her paylaşımı görmek zorunda değiliz. Çünkü insanın ömrü sınırlıdır.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle:
“Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur.” (4)
İşte bu cümle, dijital çağın insanına belki de her zamankinden daha fazla hitap ediyor. Çünkü bugün lüzumlu işler çoğalmadı sadece; lüzumsuz meşguliyetler de sınırsızlaştı.
Şuhûdun Zıddı: Seyirciliktir. Burada önemli bir ayrım daha yapabiliriz. Şuhûd insanı şahit kılar. Seyircilik ise, insanı sadece izleyici yapar.
Şuhûd: Görür, düşünür, intikal eder, ibret alır, vazife çıkarır.
Seyircilik: Görür, tüketir, geçer.
Şuhûd: Nazar, tefekkür, marifet, ubûdiyet.
Seyircilik: Görüntü, merak, tüketim, unutma.
Bu sebeple sosyal medyanın en büyük tehlikesi yalnızca vakit kaybettirmesi değildir.
Daha büyük tehlike, insanın şahitlik kabiliyetini seyircilik alışkanlığına dönüştürmesidir. Bir nevi insanı umursamazlık ve tepkisizlik konumuna alıyor.
İnsan hayatı seyretmeye başlıyor. Kendi hayatını yaşamaktan çok başkalarının hayatlarını izliyor.
“Görmek” Yerine “Şuhûd Etmek”
Öyleyse çözüm telefonu kırmak değildir.
Asıl çözüm nazarı ıslah etmektir.
Bir fotoğraf gördüğümüzde:
“Ne güzel!” deyip geçmek yerine:
“Ne güzel yapılmış!”
Bir nimeti gördüğümüzde:
“Ne güzel nimet!” deyip kalmak yerine:
“Bu nimetin Mün'im'i kim?”
Bir hadiseyi gördüğümüzde:
“Ne oldu?” sorusuyla yetinmek yerine:
“Bana ne söylüyor?”
Bir insanın başarısını gördüğümüzde:
“O ne kadar başarılı.” deyip kalmak yerine:
“Ben bundan ne öğrenebilirim?”
Bir musibeti gördüğümüzde:
“Ne kötü!” deyip geçmek yerine:
“Bu hadisenin bana bakan dersi nedir?”
İşte bu, nazarın dönüşümüdür.
Ve bu dönüşüm, şuhûdun kapısını açar.
Ömür Sermayesinin En Büyük Kazancımızdır. Asıl mesele, insanın gününü tamamen ibadetle veya tamamen kitap okumakla doldurması da değildir. İslâm'ın hayat anlayışı bundan daha geniştir. Yemek de gerekir. Dinlenmek de gerekir. Aileyle ilgilenmek de gerekir. Çalışmak da gerekir. Sosyal hayat da gerekir. Dünyevî işler de gerekir.
Fakat bütün bunların içinde niyet ve nazar değişebilir.
Bediüzzaman'ın “niyet” ve “nazar” üzerinde ısrarla durmasının hikmeti de burada anlaşılır. Risale-i Nur'da eşyanın Hakk'a bakan cihetini görmek, nimetten Mün'im'e, sanattan Sâni'e, sebeplerden Müessir-i Hakikî'ye intikal etmek şeklinde izah edilir.
Demek ki mesele: “Kaç saat telefon kullandın?” sorusundan daha derindir.
Asıl soru: “Kullandığın zaman seni nereye götürdü?”. Bir Saatin Hesabı belki bir saatten fazladır. Bir saat sosyal medyada geçirilen zamanı düşünelim.
Eğer o bir saat: gafleti artırmışsa, merakı büyütmüşse, başkalarının hayatına bağımlı hâle getirmişse, kalbi dağıtmışsa, vazifeleri unutturmuşsa, ibadeti ağırlaştırmışsa, o zaman mesele sadece altmış dakikanın kaybı değildir. O altmış dakikanın içinde dikkat, kalp, şuur ve irade de parçalanmış olabilir.
Fakat aynı araç: bir ilim öğrenmeye, bir hakikati tefekkür etmeye, bir insanın ihtiyacını gidermeye, bir hayra vesile olmaya, bir gönle dokunmaya, bir Kur'ân hakikatini anlamaya vesile oluyorsa, mesele değişir.
Demek ki: Teknolojiyi kullanmak başka, teknolojinin insanı kullanması başkadır.
Şuhûdun Bir Ölçüsü: Baktığın Şey Seni Nereye Götürüyor? Belki bütün bu yazının en önemli sorusu budur: Gördüğün şey seni nereye götürüyor? Bir görüntü seni gaflete götürüyorsa, orada nazar kayboluyor. Bir görüntü seni şükre götürüyorsa, orada nazar derinleşiyor. Bir hadiseyi görmek seni öfkeye ve tarafgirliğe sürüklüyorsa, orada kendini kaybetme tehlikesi var.
Aynı hadise seni ibrete, duaya, tefekküre ve vazifene döndürüyorsa, orada başka bir nazar vardır. Çünkü şuhûdun neticesi yine insana dönmelidir. Gördüğün şey seni Rabbine götürmeli. Rabbini tanımak seni kulluğa götürmeli. Kulluğun seni vazifene döndürmeli. Vazifen ise hayatını anlamlandırmalıdır.
Şimdi hepimize bakan mukadder bir sual
“Sen zamanı mı kullanıyorsun, yoksa zamanın mı kullanılıyor?”
Bediüzzaman'ın ikazı bugün bütün ağırlığıyla karşımızdadır:
“Sermâye-i hayatını boş yerde imhâ eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.” (4)
Fakat mesele sadece zamanı korumak değildir.
Nazarını korumaktır. Çünkü nazar nereye giderse, kalp oraya yönelir. Kalp nereye yönelirse, insanın hayatı orada şekillenir.
İşte şuhûd, bu noktada bir kurtuluş nazarıdır: Görmekten şahitliğe, şahitlikten tefekküre, tefekkürden marifete, marifetten ubûdiyete, ubûdiyetten daha derin bir şuhûda geçmek...
Böylece insan dünyayı sadece seyretmez. Dünyayı okur. Eşyayı sadece görmez.bEşyanın gösterdiğini görür. Zamanı sadece tüketmez. Zamanı sermayeye çevirir.
Ve nihayet, hayatının her anında şu hakikati hissetmeye başlar:
“Ben neye bakıyorum?” kadar, “Baktığım şey beni kime götürüyor?” da önemlidir.
Çünkü şuhûd, gözün gördüğü değil; kalbin ve aklın gördüğünden intikal ettiği hakikattir.
Ömür sermayesi tükeniyor.
Nazarını, vaktini, kalbini, hislerini, ibadetlerini, kendini, aileni koru.
Ve gördüğün her şeyde, seni Rabbine götüren mânâyı ara.
Alakalı yazılar:
- Ubûdiyet ve Şuhûd
- Ene–Ubûdiyet–Şuhûd
- Şuhud: Hakikati Görmek mi, Hakikatin Tamamını Görmek mi?
- Şuhud Nedir? Hakikati Görmek mi, Hakikatin Tamamını Görmek mi?
- Asâ-yı Mûsâ, s. 20
- Lem'alar, s. 271
- Sözler, s. 131
- Şuâlar, s. 202
Selâm ve duâ ile.