İnsan nasıl esmâya, cilveye ve nakışa ayinedarlık yapar?

Muhammed Numan ÖZEL

Bu meseleyi Risale-i Nur'un temel kavramları üzerinden düşündüğümüzde, insanın kâinattaki yerini ve yaratılış gayesini anlamaya açılan önemli bir kapıyla karşılaşırız.

Burada üç kavramı birbirinden ayırmak gerekir: esmâ, cilve ve nakış. Ardından insanın bunlara nasıl ayna olduğu anlaşılabilir.

İnsan, yalnızca Allah'ın isimlerini okuyup öğrenen bir varlık değildir. Kendi mahiyeti, kabiliyetleri, duyguları, davranışları ve hayatında ortaya çıkan hâller vasıtasıyla da bu isimlerin mânâlarını tanıyabilir ve tanıtabilir.

Esmâya ayinedarlık: İsimlerin mânâlarını göstermekle mümkündür. Allah'ın esmâ-i hüsnâsı, O'nun güzel isimleridir. İnsan ise bu isimlerin mânâlarını farklı yönleriyle gösterebilen bir ayna hükmündedir.

Meselâ, Rahîm ve Rahmân isimleri İnsanın merhamet etmesi, bir yetimin başını okşaması, muhtaca yardım etmesi ve başkasının acısını paylaşması; rahmet hakikatini anlamasına ve yansıtmasına vesile olur. İnsan kendi merhametiyle Allah'ın rahmetini yaratmış olmaz; kendisine verilen merhamet kabiliyetiyle o ilâhî ismin mânâsını tanır.

Alîm ve Hakîm isimleri, İnsanın öğrenmesi, düşünmesi, eşya arasındaki münasebetleri keşfetmesi ve bir işin hikmetini araştırması; ilim ve hikmet mânâlarını anlamasına yardımcı olur. İnsan sınırlı bilgisiyle, sonsuz ilim ve hikmetin sahibi olan Allah'ı tanımaya yönelir.

"İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez.

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez." (1)

Adl ve Hakîm isimleri, insanın adaletli davranması, hakkı gözetmesi, ölçülü hareket etmesi ve işleri yerli yerinde yapmaya çalışması; adalet ve hikmet mânâlarını kavramasına vesile olur.

Buradaki önemli nokta şudur: İnsan yalnızca bir ismin mânâsını kendisinde taşıdığı kabiliyetle değil, o kabiliyetin nasıl kullanıldığını gösteren davranışlarıyla da ayinedarlık yapar.

Meselâ merhamet kabiliyeti kendisine verilmiş bir insan, merhametsiz davranarak bu kabiliyeti yanlış kullanabilir. Dolayısıyla bir isme ayna olabilecek istidada sahip olmakla o ismin mânâsını hayatında güzel biçimde göstermek aynı şey değildir.

Cilveye ayinedarlık: İsimlerin tecellilerini fark etmektir.

Cilve, bir güzelliğin veya mânânın görünmesi, kendisini göstermesi ve fark edilir hâle gelmesi anlamında düşünülebilir. Bu esmâ, isimleri; cilve ise bu isimlerin eser ve tecellilerinin görünmesini ifade eder.

Bir misal üzerinden ilerleyelim. İnsan, bir çiçeğe baktığında onun rengini, kokusunu, şeklini ve hayatını görür. Çiçekteki ölçü, güzellik, sanat ve hayat; farklı ilâhî isimlerin mânâlarını okumaya vesile olur. Fakat insanın aynadarlığı yalnızca çiçeğe bakmakla sınırlı değildir. İnsan aynı zamanda:

Görür: Görme nimeti ve eşyanın güzelliği üzerinden Basîr isminin mânâsını düşünür.

Anlar: Çiçekteki düzen ve ölçü üzerinden Alîm ve Hakîm isimlerine intikal eder.

Sever: Güzellik karşısında hissettiği muhabbetle Vedûd isminin mânâsını anlamaya yönelir.

Hayret eder: Sanat karşısında aczini ve hayretini hissederek Sâni'in kudret ve sanatını düşünür.

Burada çiçek, ilâhî isimlerin eserlerinin göründüğü bir saha; insan ise bu eserleri okuyabilen, mânâlandırabilen ve başkasına anlatabilen bir ayna hükmündedir.

Daha derin bir nokta var: İnsan yalnızca kâinattaki cilveleri seyretmez; kendi mahiyetinde de bu cilveleri tanıyabilecek kabiliyetler taşır.

Kendi hayatına baktığında hayatı, kendisine verilen nimetlere baktığında ihsanı, hatalarını fark ettiğinde kusurunu, ihtiyaçlarını anladığında fakrını, sınırlılığını kavradığında aczini tanır. Bunlar da onun esmâya yönelik mârifetini derinleştirebilir.

Nakışa ayinedarlık: İsimlerin eserlerini kendi mahiyetinde taşımaktır.

Nakış, bir sanatın meydana getirdiği işlenmiş şekil ve izdir. Bir nakışa baktığımızda yalnızca şekli görmeyiz; o şeklin arkasındaki ölçüyü, sanatı ve ustalığı da anlamaya çalışırız.

İnsan da böyle bir nakışlar mecmuasıdır.

İnsanın gözünde görme, kulağında işitme, zihninde anlama, kalbinde sevme, vicdanında iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye yönelik hisler, bedeninde ise son derece düzenli bir yapı vardır. Bunların her biri farklı yönleriyle sanatın, hikmetin ve ölçünün okunabileceği nakışlardır. Tek başına bir şey nakış olmaz. Nakış olması için bir birlik ve ortak gaye vardır. Bu da bir nevi şahs-ı manevîdir. Yani nakış ortak gayretle mümkündür.

Fakat insanı diğer varlıklardan ayıran önemli bir taraf daha vardır: İnsan, yalnızca bu nakışları taşımaz; kendi mahiyetindeki nakışları okuyabilir, onlar üzerinde düşünebilir ve bunlardan hareketle Yaratıcısını tanımaya çalışabilir.

Meselâ: Aklı, eşya arasındaki münasebetleri kavrar. Kalbi, muhabbet ve bağlılık hisseder. Vicdanı, iyilik, adalet ve sorumluluk üzerinde düşünür. Hayali, henüz gerçekleşmemiş şeyleri tasavvur eder. Hafızası, geçmişi muhafaza eder ve tecrübelerinden ders çıkarır. İradesi, tercihler yapar ve bu tercihlerinin sonuçlarını üstlenir.

Böylece insanın mahiyeti, çok sayıda kabiliyetin bir araya geldiği kapsamlı bir ayna hâline gelir. Yani insanın mahiyeti şahs-ı manevînin vücûd-u hâricisidir.

Ancak burada bir ayrım önemlidir: İnsanın bu kabiliyetlere sahip olması, bütün ilâhî isimlerin kemâlinin onda bulunduğu anlamına gelmez. İnsandaki özellikler sınırlı ve yaratılmıştır; Allah'ın isimlerinin ifade ettiği kemâl ise mahlûkatın sınırlarıyla ölçülemez.

Esmâ, cilve ve nakış arasındaki münasebet

Bu üç kavramı şöyle bir düşünce zinciriyle açıklayabiliriz:

Esmâ: İlâhî isimler ve ifade ettikleri kemâl mânâları

Cilve: İsimlerin eser ve tecellilerinin görünmesi

Nakış: Bu tecellilerin mahlûkatta meydana getirdiği sanatlı eserler ve işaretler.

İnsan aynası: Eserleri okuyan, mânâları anlayan, esmâyı tanımaya yönelen ve bu mârifeti hayatına taşıyan insan

Bu şema, kavramlar arasındaki münasebeti açıklamak için hazırlanmış bir yorumdur; Risale-i Nur'dan doğrudan bir nakil değildir.

İnsanın aynadarlığı neden yalnızca yaratılışıyla sınırlı değildir?

Bence meselenin en önemli tarafı burasıdır.

İnsan, yaratılışı itibarıyla esmâya ayna olabilecek pek çok kabiliyet taşır. Fakat bu kabiliyetlerin nasıl kullanıldığı, insanın hangi mânâları ne ölçüde gösterdiğini etkiler.

Akıl, hakikati araştırmak için de kullanılabilir, hakikati örtmek için de. Dil, doğruyu söylemek ve insanları uzlaştırmak için de kullanılabilir, yalan ve ayrılık üretmek için de. İrade, adaletli davranmak için de kullanılabilir, zulmetmek için de.

Bu sebeple insanın aynadarlığını iki boyutta düşünebiliriz:

Fıtrî ayinedarlık: İnsanın yaratılışında bulunan beden, duygu, kabiliyet ve istidatlarla esmâya işaret etmesi.

İradî ayinedarlık: İnsanın iman, mârifet, ahlâk ve ubûdiyet yoluyla bu kabiliyetlerini bilinçli ve güzel biçimde kullanması.

İkinci boyut, insanın kulluk sorumluluğuyla doğrudan ilişkilidir. İnsan yalnızca kendisine verilen özelliklerin farkına varmakla kalmaz; bunları hangi istikamette kullanacağını da seçer.

Meselâ bir insanın ilim sahibi olması, onun ilmiyle kibirlenmesini gerektirmez. Bilakis ilminin sınırlılığını bilmesi, hakikate karşı tevazu göstermesi ve bilgisini faydalı işlerde kullanması, ilminin onu mârifete ve ubûdiyete yöneltmesine vesile olabilir.

Bu açıdan esmâya ayinedarlık, yalnızca bir şeylere sahip olmak değil; sahip olunan şeyleri doğru okuyup doğru istikamette kullanabilmektir.

Risale-i Nur açısından insanın câmiiyet sırrı: Risale-i Nur'da insanın kâinatla münasebeti, mahiyetinin câmiiyeti, esmâ-i hüsnâya ayna olması, aczi ve fakrı üzerinden geniş bir düşünce zemini bulunur.

İnsanın câmiiyeti, çok sayıda kabiliyet ve duyguyu kendisinde toplaması anlamına gelir. İnsan hem sever hem korkar; hem düşünür hem hisseder; hem ihtiyaç duyar hem ister; hem geçmişi hatırlar hem geleceği tasavvur eder. İnsan âdetâ bir karmaşanın intizamlı halidir.

Bu geniş mahiyet sayesinde insan, kâinatın farklı yönleriyle münasebet kurabilir ve çeşitli ilâhî isimlerin mânâlarını tanımaya yönelebilir.

Burada acz ve fakrın da özel bir yeri vardır:

Acz, insanın her şeye gücünün yetmediğini fark etmesidir.

Fakr, insanın ihtiyaçlarının kendisinden karşılanamadığını ve sürekli ihsana muhtaç olduğunu anlamasıdır.

İnsan bu iki hakikati doğru okuduğunda, kendi varlığını bağımsız bir güç veya mülk olarak görmek yerine kendisine verilen nimetler ve kabiliyetler üzerinden düşünmeye başlar. Böylece ayinedarlık, yalnızca sanat ve güzelliği seyretmekten ibaret kalmaz; insanı şükre, duaya, tevekküle ve ubûdiyete yönelten bir mârifet hâline gelir.

Bu çerçevede, Risale-i Nur'un farklı bahislerindeki fikirleri bir araya getirerek şu neticeye ulaşabiliriz: İnsan, esmâyı hem kendi mahiyetinde hem kâinatta okuyabilen; acz ve fakrıyla Rabbine yönelen; iradesiyle de bu mârifetin gerektirdiği ahlâkî istikameti seçmekle sorumlu olan bir aynadır.

İnsan aynadır; fakat nasıl bir ayna? İnsan, esmâya ayinedarlık yaparken üç farklı vazife üstlenir:

Nakışları taşır: Yaratılışındaki sanat ve kabiliyetlerle ilâhî isimlere işaret eder.

Cilveleri okur: Kâinattaki ve kendi mahiyetindeki eserlerden hareketle esmânın mânâlarını tanımaya çalışır.

Aynadarlığını şuurlandırır: İman, mârifet, şükür, merhamet, adalet ve ubûdiyetle bu tanımanın hayatına yansımasını sağlar.

Bu üç vecih birleştiğinde insan, yalnızca yaratılmış bir eser olmanın ötesinde, yaratılışındaki eserleri okuyabilen ve bu okumayı kulluk şuuruna dönüştürebilen bir mahluk olarak ortaya çıkar.

Meselenin özü şudur: İnsanın kemâli, kendisini göstermekten ziyade kendisinde görünen sanatın, kendisine verilen kabiliyetlerin ve kendisinde uyandırılan mânâların sahibini tanımaya yönelmesidir.

Selâm ve duâ ile.

  1. Sözler - 502

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.