Günümüzün hız ve dijital gürültü çağında, bilgiye ulaşmak bir tık uzağımızda olsa da "sahih" olana erişmek hiç bu kadar güç olmamıştı. Sosyal medya koridorlarında sahipsiz bırakılmış, aslı astarı olmayan binlerce cümle kontrolsüzce savruluyor. Bir süre sonra âdetâ bir çığ haline dönüyor kimsesizler koridorunda.
Bilgi, bugün adeta bir "açık büfe" ucuzluğuna indirgenmiş durumda. Oysa bilgi, bir emanettir. Onu kaynağıyla birlikte zikretmek ise bu emaneti sahipsiz bir yetim olmaktan kurtarıp ona bir kimlik, bir haysiyet kazandırmaktır.
Kaynaksız paylaşılan her şey, rüzgârda nereye gideceği belirsiz bir yaprak gibidir; tahrifata açık ve her an bir silaha dönüşebilir.
BİLGİNİN SENEDİ VE EMEĞE SAYGI
Bir düşüncenin veya şeyin kökenini belirtmek, her şeyden önce ahlâkî ve hukukî bir sorumluluktur.
Başkasına ait bir fikri, sancısı çekilmiş bir düşünceyi veya yılların birikimiyle süzülmüş bir ifadeyi kendi malıymış gibi sunmak, "fikri bir hırsızlık" hükmündedir.
Kaynak göstermek; sadece bir dipnot kalabalığı değil, o bilgiyi üretenin emeğine duyulan bir saygı belirtisidir.
Adaletin ilk şartı, hakkı sahibine teslim etmektir. Kendi imzamızı taşımayan bir hakikati sahiplenmek, o hakikatin saflığına gölge düşürmektir. Unutmamalıyız ki; paylaştığımız her kelâm, toplum önünde altına imzamızı attığımız bir senet hükmündedir. Her bir paylaşım, her bir sözümüz bizim his, düşünce, itikadı ve amel dünyamızı yansıtan bir işarettir, alâmettir. Bunun farkında olduğumuz kadar dikkat ederiz hayatımıza.
Asırları aşan ve şekil veren kadim geleneğimizde isnadın yeri bilginin kaynağını korumaktan ve üzerinde titremekten geçer. Bizim kadim ilim geleneğimizde "isnad" kavramıyla hayat bulmuştur. Bu gelenek, bir sözün kimden geldiğini araştırmayı imanın bir parçası saymıştır.
Kur'an-ı Kerim, "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın..."[1] buyurarak bizi "malumatfuruşluk" ve "dezenformasyon" ve “lafazanlık” tuzağından muhafaza eder.
Peygamber Efendimiz (asv) ise "Her duyduğunu söylemesi, kişiye yalan olarak yeter"[2]uyarısıyla, kontrolsüz bilgi paylaşımının toplumsal bir ahlak erozyonuna zemin hazırladığını bin yıl öncesinden ihtar etmiştir.
İlim geleneğimizin mihenk taşlarından Abdullah b. Mübarek’in o sarsıcı tespiti, bugün "post-truth" (gerçek ötesi) dediğimiz o bulanık denizde sığınacağımız yegâne fenerdir: "İlimde sened (kaynak) dindendir. Eğer sened olmasaydı, isteyen istediğini söylerdi."
Bu ölçü kaybolduğunda, sahte olan gerçeğin tahtına oturur; hakikat ise gürültüde boğulur. İnsan neyin doğru neyin bâtıl olduğunu anlamayacak bir hâle girer. Ahlâkî değerlerimiz kaybolur, toplumun temel değer yargıları sarsılarak kimlik buhranları geçirmeye başlar.
Bir "Ruh" ve "Hakk" Meselesi
Risale-i Nur’da Bedîüzzaman Said Nursî, bilginin sadece teknik doğruluğuna değil, onun "aidiyet" ruhuna da dikkat çeker: "Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değildir." [3]
“Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli.”[4]
Bu cihetten baktığımızda, kaynağından koparılmış bilgi, kökü kesilmiş bir çiçeğe benzer; vazoda bir süre canlı durabilir ama meyve vermez, yaşamaz. Bilgiyi kaynağından koparmak, onu ruhundan ayırıp bir "meta" haline getirmektir. Bunun da etkisi çok kısa sürelidir. Burada amaç bilgiyi, ilmi k(p)utsamak değil bilginin sıhhatini korumaktır.
“Me'hazin kudsiyeti, çok bürhanlar kuvvetinde tesirat gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabul ettiriyor.”[5]
Kelâmımız kimliğimizdir. Bir makalede, bir tweet’te veya dost meclisindeki bir sohbette kaynağı zikretmek, o bilginin "tapu kaydını" muhatabına sunmaktır.
Kaynak göstermek; nezakettir, dürüstlüktür ve hakikatin safiyetini koruma iradesidir. Emeğe saygı duymayanın hakikate, hakikate saygısı olmayanın ise sözüne itibar edilmez.
Gelin, dijital çağın bilgi kirliliğini, kaynağı belli olan sahih bilginin berraklığıyla dağıtalım.
Unutmayalım ki; kaynağı belli olmayanın bereketi olmaz, senedi olmayanın ise sözü hüküm doğurmaz. Çünkü kaynak, bilginin namusudur. İradenin bir başka açıdan imtihanıdır.
Selâm ve duâ ile.