Ene–Ubûdiyet–Şuhûd

Muhammed Numan ÖZEL

“Ben”den “O”na Uzanan Hakikat Zinciri

Risale-i Nur'da ene bahsi, yalnızca insanın benlik duygusunu anlatan bir bahis değildir. Ene, insanın kendisini, kâinatı ve Rabbini tanımasına vesile olan son derece hassas bir mizan bir miftah ve mikyastır.

Fakat ene'nin hakikati, kendisinde değildir. İşte meselenin düğüm noktası burasıdır.

Ene, kendisini göstermek için değil; kendisinden geçerek başka bir hakikati göstermek için vardır.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle:

“Ubûdiyet-i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir.”[1]

Bu cümle, ene ile ubûdiyet arasındaki irtibatı doğrudan kuruyor. Fakat burada bir adım daha atmak gerekiyor:

Ene kendisini nasıl “abd” bilir?

Cevap: Mânâ-yı harfî ile.

Peki mânâ-yı harfî nedir?

Ene, kendisine bakıp kendi hesabına bir mânâ çıkarmak yerine, kendisindeki mânâdan başka bir hakikate intikal eder. İşte burada ene, ubûdiyete; ubûdiyet ise şuhûda açılır.

Ene, mânâ-yı harfî, ubûdiyet, şuhûd, marifet ve yine ubûdiyet mertebesi hatve hatve karşımıza çıkıyor.

Çünkü;

Her adam için elbet cem'iyet-i beşerde, içtimâî binada,

Görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var.”[2]

Yani ene başlangıç noktası, mânâ-yı harfî yöneliş biçimi, ubûdiyet neticesi ve tavır, şuhûd ise bu ubûdiyetin marifet ve tefekkür cephesindeki idrakidir. İdrak ne kadar kuvvetli olursa ubûdiyetteki salâbet de o kadar kavî oluyor. İdraksiz malumat ise, ülfet ve sathîliğe ve lakaytlığa sebep olmaktadır.

Ene, her şeyde zincirin başlangıç noktasıdır. İnsan “ben” demeden yaşayamaz. Ben biliyorum. Ben istiyorum. Ben yapıyorum. Ben sahibim. Ben seviyorum. Ben korkuyorum. Ben karar veriyorum. Ben yaparım.

Bu “ben”, insana verilmiş bir hakikattir. Mesele “ben” kelimesinin varlığı değil, ona yüklenen mânâdır. Sahiplenme ve bir nevî ebedîyet boyasını vurmasıdır her şeye. Bu boya vurulmazsa insan o şeyi sahiplenmez.

Eğer insan:

Ben bunlara gerçekten sahibim derse, ene mânâ-yı ismî ile hareket eder.

Fakat: Bana verilmiş derse, ene mânâ-yı harfî ile hareket etmeye başlar.

“Hattâ her bir cüz'ün, cüz'î olsun küllî olsun, cüz' olsun küll olsun, iki vechi vardır.”[3]

“Birisi: Enaniyet ile vücuddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.

İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü'l-Vücud'a bakar bir vücud kazanır.”[4]

Ene, kendisini müstakil bir hakikat zannederse perde olur; kendisini başkasına işâret eden bir harf olarak görürse pencere olur.

Bu yüzden ene'nin hakikati:

“Ben neyim?” sorusundan sonra, “Ben neyi gösteriyorum?” sorusunda ortaya çıkar.

Mânâ-yı harfî: Ene'nin vechini belirler. Bir harf, kendi başına durup kendisini göstermez; başka bir kelimeye, başka bir mânâya işaret eder. Ene de böyledir. İnsan kendi cüz'î kudretine bakar. Sonra küllî Kudret'i anlamaya çalışır. Kendi cüz'î ilmine bakar. Sonra İlâhî ilme intikal eder. Kendi iradesini bilir. Sonra mutlak iradeyi düşünür. Kendi mülkiyetini düşünür. Sonra hakikî Mâlik'i tanır.

Cenab-ı Hakk'a bakan vecihte ise, yani mana-yı harfiyle olsa, hiç değil. Çünki onda cilvesi görünen esma-i bâkiye var.”[5]

Demek ki ene'nin mânâ-yı harfî oluşu, insanın kendi mahiyetini inkâr etmesi değildir. Kendi mahiyetini doğru okuyarak ondan başka bir hakikate geçmesidir.

İşte bu “geçiş” çok önemlidir. Çünkü ene'nin hakikati, kendinde kalmamaktır. Kendinde kalan ene, enâniyete inkılab eder ve mânâ-yı isminde kalarak manen tefessüf eder, çürür hebâ olur.

Ene'den ubûdiyete geçişin ilk merhâlesidir. Ene, kendisini doğru okuduğunda insanın karşısına acziyet ve ihtiyaç olarak iki hakikat çıkar.

İnsan kendi kudretinin sınırlı olduğunu fark eder. Her istediğini yapamaz. Her bildiğini bilemez. Her şeyi muhafaza edemez. Ölümü durduramaz. İhtiyaçlarını kendisi yaratamaz.

Demek ki insanın “ben”i, aslında bağımsızlığını değil, muhtaçlığını gösteriyor. Burada ene'nin dili değişir.

Önce: “Ben yapıyorum.” derken, sonra: “Benim vasıtamla yaptırılıyor.” demeye başlar.

Önce: “Ben, güçlüyün, sahibim.” derken, sonra: “Bana emanet edilmiş, ben muhtâcım ” der.

İşte bu inkılâbat ubûdiyettir.Dolayısıyla ubûdiyet, ene'nin yok olması değil; ene'nin haddini bilmesi hududunda kalmasıdır.

Ubûdiyet: Ene'nin hakikatini yaşama hâlidir. Burada “ubûdiyet” sadece ibadet fiillerine indirgenmemelidir.

Namaz, oruç, dua ve tesbih ubûdiyetin fiilî tezahürleridir. Fakat ubûdiyetin daha esaslı bir kökü vardır: Kul olduğunu bilmek.

Bediüzzaman'ın: “Ene, kendini abd bilir...”[6] ifadesi tam burada ehemmiyet kazanır. Çünkü “abd” olmak, sadece bir unvan değildir.

Mâlik olmadığını bilmek, memlûk olduğunu bilmek; hâkim olmadığını bilmek, me'mur olduğunu bilmek; kendine yeterli olmadığını bilmek, Rabbine muhtaç olduğunu bilmek demektir. Hulâsa kendi mevhum haddini hududunu bilip ona göre hareket etmektir.

İşte ene'nin mânâ-yı harfî okuması, insanı bu noktaya getirir. Böylece zincirin ilk büyük halkası tamamlanır:

Ene, kendini tanır, haddini bilir, abd olduğunu idrak eder, ubûdiyete girer.

Fakat burada zincir bitmez. Tam tersine, yeni bir kapı açılır ki o kapı Şuhûd’dur.

Kul olduğunu bilen insan, artık kâinata başka türlü bakmaya başlar. Çünkü kendisini Allah'ın kulu olarak bilen bir insan, gördüğü hiçbir şeyi artık kendi başına ve müstakil okumaz.

Nimeti görür, Mün'im'i düşünür.

Sanatı görür, Sâni'i düşünür.

Rahmeti görür, Rahîm'i düşünür.

Kudreti görür, Kadîr'i düşünür.

İntizamı görür, Hakîm'i düşünür.

Veysel Karânî’nin münâcâtı buna en güzel misâldir. [7]

Bu, mânâ-yı harfî nazarının kâinata uygulanmasıdır. Ve burada şuhûd devreye girer. Şuhûd, sadece “gözle görmek” değildir. Görünen şeyden görünmeyen hakikate intikal eden bir idrak tarzıdır.

İnsan ağacı görür. Fakat sadece ağacı görmez. Ağacın hayatını görür. Hayatın intizamını görür. İntizamın arkasındaki hikmeti düşünür. Hikmetten Hakîm'e intikal eder.İşte bu nazar, şuhûdun mânâ-yı harfî cihetidir. Risale-i Nur Külliyatı’nın metodu da hep bu tarzdadır.

Şuhûd, ubûdiyetin marifet cephesidir. Burada üç kavram arasındaki bağ daha da belirginleşiyor.

Ene, insana “ben”i gösterir. Ubûdiyet, bu “ben”in Allah karşısındaki konumunu gösterir. Şuhûd, bu konumu bilen insanın kâinata ve hadiselere Allah hesabına bakmasını sağlar.

Başka bir ifadeyle:

Ene “ben kimim?” sorusunu açar.

Ubûdiyet “Rabbim kim, ben O'nun karşısında neyim?” sorusunu cevaplandırır.

Şuhûd ise, “Her gördüğüm şey Rabbim hakkında bana ne söylüyor?” sorusunu zihne getirir.

Böyle bakıldığında şuhûd, ubûdiyetten bağımsız bir “manevî seyir” değildir. Aksine ubûdiyetin marifet ve tefekkür cephesidir. Bunlardan birisinde terakki eksik olursa şuhûd olmaz.

Şuhûdun başlangıcı da ene olabilir. Burada daha ince bir bağlantı ortaya çıkıyor. İnsan dış dünyadaki her şeyi kendi doğrudan tecrübesiyle kavrayamaz. Fakat kendi mahiyetinde bazı ölçüler vardır. İnsan bilir, ister. Gücü nispetinde hareket eder, sever, merhamet eder.

Sonra kendi mahiyetindeki bu cüz'î ölçülerle küllî hakikatleri anlamaya çalışır.

Dolayısıyla ene, sadece ubûdiyetin değil, marifete ve şuhûda açılan ölçülerin de başlangıç noktalarından biridir.

Fakat ene burada yine kendisinde durmaz. Ölçü olur, fakat maksat olmaz.

İnsan kendi cüz'î ilmini Allah'ın ilm-i muhîtini ihata etmek için değil, İlâhî ilmin varlığını anlamak için kullanır.

Kendi cüz'î kudretini, mutlak kudrete ortak olmak için değil, mutlak kudreti anlamaya bir mikyas olarak kullanır.

“..hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer.”[8]

Bu fark kaybolursa ene tekrar mânâ-yı ismîye döner ve boğulur.

Şuhûdun tehlikesi ise, görende kalmaktır. Şuhûd bahsinde de aynı tehlike vardır. İnsan kâinata bakar ve hayran olur. Fakat hayranlığı kâinatta kalırsa, şuhûd tamamlanmış olmaz.

Çünkü:

Ağaç, sanatz Sanat, Sâni', Nimet, Mün'im, Rahmet, Rahîm, Kudret, Kadîr şeklindeki intikal gerçekleşmelidir. Yani her şey mânâ-yı harfî ile Allah'a bağlanmalıdır.

Demek ki şuhûdun ölçüsü, çok şey görmek değil; gördüğünden doğru yere intikal etmektir. Bu sebeple şuhûd, bir “görme miktarı” değil, bir nazar istikameti meselesidir.

Buraya kadar: Ene, mânâ-yı harfî, ubûdiyet, şuhûd, marifet şeklinde geldik.

Fakat burada zinciri kapatmak gerekir. Çünkü marifet yeniden ubûdiyete döner. Allah'ın nimetini daha iyi bilen, daha çok şükreder. Rahmetini daha iyi gören, daha çok dua eder. Kudretini daha iyi bilen, daha çok tesbih eder. Rubûbiyetini daha iyi tanıyan, ubûdiyetini daha şuurlu yaşar.

Demek ki: Ene, ubûdiyet, şuhûd, marifet, daha derin ubûdiyet. Böylece mesele düz bir çizgi değil, derinleşen bir daire hâline gelir.

Hakikî şuhûd insanı daha fazla şuurlu ve takvâ ehli kul yapar.

Bir insanın “şuhûd” iddiası, onun ne kadar çok şey gördüğüyle değil, gördüklerinin onu Allah'a karşı nasıl bir kul hâline getirdiğiyle anlaşılabilir.

Kâinatta tecellileri görüp kulluk şuuru artmıyorsa, orada marifet ile amel arasındaki bağ zayıftır. Nimeti görüp şükür artmıyorsa, şuhûd henüz kalpte kökleşmemiştir. Kudreti görüp teslimiyet artmıyorsa, nazarın neticesi tamamlanmamıştır. Çünkü hakikî marifet, insanı kendisine değil, Rabbine bağlar.

Bütün meseleyi birkaç kelimeye indirirsek:

Ene: Ben neyim?

Mânâ-yı harfî: Ben neyi gösteriyorum?

Ubûdiyet: Ben kimin kuluyum?

Şuhûd: Gördüğüm neyi gösteriyor?

Marifet: Bu gösterişten Rabbim hakkında ne biliyorum?

İbadet: Bildiğim bu hakikate karşı nasıl yaşayacağım?

Takvâ: Kullukta şuur sahibi nasıl alabilirim!

Ve sonra yeniden:

Ubûdiyet, daha derin şuhûd, daha derin marifet, daha derin ubûdiyet.

“Ben” bir menzil değil, bir geçittir. Ene'nin en büyük yanılgısı, kendisini son durak zannetmesidir. Oysa ene bir menzil değil, geçittir. İnsan “ben” der. Fakat hakikat yolculuğunda orada kalmaz.

Ben → kul

Kul → şahit

Şahit → ârif

Ârif → daha derin bir abd olur.

Bu sebeple Bediüzzaman'ın “Ene, kendini abd bilir” ifadesi ile “mâhiyeti, harfiyedir” ifadesi birbirinden ayrılmamalıdır. Çünkü ene'nin harfiyeti, onu kendisinden çıkarıp Rabbine yöneltir.

Bu yöneliş ubûdiyeti doğurur. Ubûdiyet nazarı keskinleştirir. Keskinleşen nazar, kâinatta tecellileri okumaya başlar. Bu okuma şuhûd hâline gelir. Şuhûd marifeti artırır. Marifet arttıkça insan, Rabbine karşı daha derin bir ubûdiyete yönelir.

İşte böylece ene, ubûdiyet ve şuhûd birbirinden kopuk üç kavram değil; aynı hakikat yolculuğunun birbirini doğuran üç merhalesi hâline gelir:

Ene kendini bilir.

Ubûdiyet haddini bilir.

Şuhûd Rabbini gösterir.

Marifet O'nu tanıtır.

İbadet ise bu tanımanın hayata tatbikidir.

Ve belki bütün yolculuğun en kısa ifadesi şudur: Ene “ben” diye başlar; fakat hakikatini bulduğunda “O”nu gösterir.

Ne mutlu ene’sini ubûdiyet toprağına ekip takvâ şuuruyla sulayana.

Selâm ve duâ ile.

[1] Sözler (539)

[2] Sözler (724)

[3] Mesnevi-i Nuriye (48)

[4] Mesnevi-i Nuriye (70)

[5] Mektûbat (60)

[6] Sözler (539)

[7] Bkz. Sözler (652), Mektûbat (241)

[8] Sözler (536)

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.