Ene, Mana-yı Harfî, Şuhûd ve Aidiyet

Muhammed Numan ÖZEL

İnsanın kendisini tanımasından hakikati idrak etmesine uzanan dört temel kavram. Bu tefekkürümde dört kavramı eş anlamlı veya birbirinin alternatifi olarak değil, farklı işlevleri olan dört ayrı mertebe olarak ele aldım. Özellikle aidiyeti basit ve sığ cemaat mensubiyet seviyesine indirgemedim; ene ile aidiyet arasındaki benlik imtihanını ve şuhûdun şuuruyla devam ediyoruz.

Ene kendini aşmanın ölçüsüdür; mana-yı harfî hakikati doğru okumanın yönüdür.

Şuhûd derin idraktir; aidiyet ise, insanın bu hakikat karşısındaki takınmış olduğu tavırdır.

Hiçbiri diğerinin yerine geçmez. Bunun altını çizmemiz gerekli.

İnsan, kendisini tanımadan kâinatı hakkıyla okuyamaz. Kâinatı doğru okuyamayan ise, varlığın arkasındaki ilâhî hakikati derinlemesine idrak edemez. Bu sebeple insanın kendi mahiyetini tanıması, yalnızca psikolojik veya felsefî bir mesele değildir. Aynı zamanda imanî bir serüsülûkün başlangıcıdır.

Risale-i Nur'un ene, mana-yı harfî, ubudiyet ve marifetullah eksenindeki düşünce örgüsü, insanın kendisini ve kâinatı nasıl anlaması gerektiğine dair önemli kıstaslar ortaya koyar. Bu ölçüleri birbirine karıştırmadan değerlendirdiğimizde dört temel kavram karşımıza çıkar: Ene, mana-yı harfî, şuhûd ve aidiyet.

Bunlar aynı hakikatin farklı isimleri değildir. Her birinin ayrı bir işlevi, ayrı bir mana alanı ve insanın hakikat yolculuğunda ayrı bir yeri vardır.

Ene: Kendini aşmanın ölçüsü

Ene, insanın kendisine verilen benlik duygusudur. İnsan bu benlik sayesinde kendisini tanır, varlığının farkına varır, sahip olduğu kabiliyetleri ve özellikleri idrak eder. Fakat ene, yalnızca insanın kendisini tanımasını sağlayan bir vasıta değildir. Aynı zamanda insanın kendi mahiyetini aşarak Rabbini tanımasına hizmet eden bir ölçüdür.

Bediüzzaman Said Nursî, ene bahsinde insanın eline verilen bu benliği bir vâhid-i kıyasî olarak değerlendirir. Yani insan, kendisine verilen cüz'î ölçülerden hareketle küllî hakikatleri anlamaya yönelir.

İnsan kendisindeki cüz'î ilimden hareketle Allah'ın nihayetsiz ilmini; sınırlı kudretinden hareketle kudret-i İlâhiyeyi; sahip olduğu iradeden hareketle mutlak iradeyi; kendisine verilen mülk ve tasarruf hissinden hareketle hakikî mülkiyetin sahibini tanımaya başlar.

Buradaki temel mesele, insanın kendisinde bulunan özellikleri mutlaklaştırması değil, onların sınırlılığını fark ederek mutlak olanı tanımasıdır.

Ene, insanın kendisine ait olduğunu zannettiği özellikleri hakikî sahibine nispet etmesini sağlayan bir mukayese aracıdır.

Ancak bu ölçünün iki farklı kullanım biçimi vardır:

Mana-yı ismî ile bakış: İnsan, kendisini müstakil ve kendinden bilir. Sahip olduğu kabiliyetleri kendi malı, gücü kendi eseri, başarısı kendi mahareti olarak görmeye başlar.

Mana-yı harfî ile bakış: İnsan, kendisini bir emanet ve tecelli aynası olarak görür. Kendisinde bulunan özellikleri, kendisini yaratana işaret eden deliller olarak okur.

İşte ene, bu iki bakış arasında bir imtihan alanıdır.

Ene, doğru kullanıldığında insanı kendisine hapsetmez; kendisini aşmasına vesile olur. Yanlış kullanıldığında ise insanın kendisini merkeze almasına, varlığı kendi etrafında değerlendirmesine ve hakikati kendi benliğinin sınırlarına hapsetmesine sebep olur.

"Gaye-i hayal olmazsa, enaniyet kuvvetleşir. Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler, etrafında gezerler."(1)

Mana-yı harfi ve gaye-i hayalin yolu burada kesişmektedir.

Dolayısıyla ene, kendini büyütmenin değil, kendini doğru ölçmenin aracıdır.

İnsan eneyi doğru okuduğunda kendisini inkâr etmez; fakat kendisini mutlaklaştırmaktan vazgeçer. Kendi varlığını, kabiliyetlerini ve iradesini tanır; bunların kendisine verilmiş olduğunu idrak eder.

Ene, insanın kendisini tanıyarak kendisini aşabilmesinin ölçüsüdür.

Mana-yı Harfî: Hakikati doğru okumanın yönüdür. Ene, insanın kendisini tanımasına ve mukayese yapmasına imkân verir. Fakat bu ölçünün hangi yönde kullanılacağı ayrı bir meseledir. İşte burada mana-yı harfî kavramı devreye girer.

Mana-yı harfî, bir şeyin kendi başına ve kendi hesabına değil, başkasının manasını göstermek üzere değerlendirilmesidir.

Bir harf düşünelim. Harfin kendisi vardır; şekli, sesi ve yazılışı bulunur. Fakat harfin asıl vazifesi kendisini göstermek değil, bir kelimeye ve manaya işaret etmektir.

Kâinat da bu anlamda okunmalıdır. Bir çiçek yalnızca renklerden, kokulardan ve biyolojik özelliklerden ibaret değildir. Onun güzelliği, ölçüsü, düzeni ve yaratılışındaki incelikler; ilim, irade, kudret ve hikmet sahibi bir Sâni'i gösterir.

İnsan da yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Akıl, kalp, ruh, vicdan, irade ve istidatlarıyla ilâhî isimlerin anlaşılmasına hizmet eden bir aynadır.

Mana-yı harfî, varlığı inkâr etmez. Bilakis varlığın gerçek anlamına odaklanır.

Burada önemli bir ayrım vardır: Mana-yı harfî, varlığın kendisini değersiz görmek veya sebepleri yok saymak değildir. Eşyanın yaratılmışlığını, vazifesini, hikmetini ve gösterdiği manayı birlikte değerlendirmektir. Yani her şeyi olduğu gibi değerlendirir.

Mana-yı ismî açısıyla eşya kendi hesabına okunurken mana-yı harfî açısından eşya, kendisini yaratanın isimlerine ve sıfatlarına işaret eden bir delil olarak okunur.

Bu bakış, insanın hem kendisine hem de kâinata yaklaşımını değiştirir.

Bir insanın sahip olduğu zekâ, onun kendi üstünlüğünün delili olmaktan çıkar; Allah'ın Alîm ismine işaret eden bir nimet hâline gelir. Bir ağacın meyve vermesi yalnızca biyolojik bir faaliyet olarak kalmaz; Rezzâk isminin tecellisini gösteren bir delile dönüşür.

Dolayısıyla mana-yı harfî, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin istikametini belirler.

Ene bir ölçü ise mana-yı harfî o ölçünün doğru kullanılmasını sağlayan bakış açısıdır.

Ene insanı kendisinden hareketle hakikate yöneltir; mana-yı harfî ise bu yönelişin istikametini tayin eder.

3. Şuhûd: Bilinen hakikatin derinlemesine idrak edilmesi

Bir hakikati bilmekle o hakikati derinlemesine idrak etmek aynı şey değildir.

İnsan Allah'ın varlığına inanabilir, isimlerini öğrenebilir, kâinattaki delilleri okuyabilir ve bunlar hakkında ilmî izahlar yapabilir. Fakat bütün bunlar, hakikatin insanın idrak dünyasında ne derece derinleştiğini tek başına göstermez.

Şuhûd, burada üzerinde durulması gereken bir kavramdır. Şuhûd, yalnızca gözle görmek veya bir şeyi seyretmek değildir. İmanî ve mânevî bağlamda, hakikatin delilleriyle birlikte derin bir idrak ve müşahede ufkunda kavranmasıdır.

Bir insan, her şeyin Allah'ın kudretiyle yaratıldığını teorik olarak bilebilir. Fakat yağmurun yağışında, bir çocuğun dünyaya gelişinde, bir çekirdeğin ağaca dönüşmesinde ve hayatın devamındaki sayısız hadisede ilâhî kudretin tasarrufunu ne derece okuyabildiği, onun idrak derinliğiyle ilgilidir.

Burada bilgi ile şuhûd arasındaki fark ortaya çıkar.

Bilgi, hakikatin ne olduğunu öğretir.

Şuhûd ise o hakikatin varlık üzerindeki delillerini daha derin bir idrakle görmeye imkân verir. Mesela bir insan, Rezzâk ismini öğrenmiş olabilir. Bu, ilmî bir bilgidir. Fakat kendi rızkının, hayatının, nefesinin ve ihtiyaçlarının nasıl bir rahmet ve rububiyet dairesinde karşılandığını sürekli okuyabilmesi, bu bilgiyi daha derin bir idrak ufkuna taşır.

Şuhûd, bilginin yerine geçmez. Bilginin derinleşmesine, anlam kazanmasına ve insanın hayatında karşılık bulmasına hizmet eder. Burada önemli bir hususun altını çizmek gerekir: Şuhûd, vahiy ve şeriat ölçüsünden bağımsız, insanın kendi iç tecrübelerini mutlaklaştırdığı bir alan değildir. Manevî tecrübeler, iman hakikatlerini anlamada bir derinlik kazandırabilir; hatta ilhama da vesile olabilir. Fakat bunlar dinin ölçülerinin yerine geçemez.

Aksi hâlde insan, kendi hissiyatını hakikat zannetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İslamiyet'te ruhbanlar sınıfı sokuşturmaya çalışılır ve bu vasıfları yüklenen insanlar yeryüzünde Allah namına yeni yeni hükümler vermeye başlar.

Risale-i Nur'un akıl, kalp ve ruh bütünlüğüne dayanan iman anlayışı da bu noktada önem kazanır. Hakikat yalnızca aklın teorik bilgisine indirgenmediği gibi, yalnızca kalbin sübjektif hissiyatına da terk edilemez. Eline Risale alıp herkes risale okuyabilir. Ama anlağını da kesin doğru yani mutlak hakikat değildir. Hakikatin bir parçasıdır ancak. Çok büyük hakikatleri dar kalıplara sokuşturmak hakikatlere yapılan en büyük ihanettir.

Şuhûd, bilginin ötesinde bir idrak derinliğidir; fakat bilgiden ve hakikatin ölçülerinden kopuk değildir.

Aidiyet: İnsanın hakikat karşısındaki konumu

Aidiyet, çoğu zaman bir topluluğa, cemaate, düşünceye veya kuruma mensup olmak şeklinde anlaşılır. Oysa aidiyetin daha derin bir boyutu vardır.

İnsan, hakikat karşısında nerede durmaktadır?

Kendisini neye nispet etmektedir? Hangi değerleri esas almakta, hangi ölçülerle hareket etmekte ve hayatını hangi hakikatin etrafında şekillendirmektedir?

Aidiyetin asıl belirleyici yönü burada ortaya çıkar. Bir insan Risale-i Nur okuyabilir, Nur talebesi olduğunu söyleyebilir, bir hizmet grubuna mensup olabilir. Fakat bu mensubiyetin bulunması, onun Risale-i Nur'un ortaya koyduğu bütün hakikatleri tahkik ederek benimsediğini ve hayatına taşıdığını kendiliğinden göstermez.

Mensubiyet ile tahkik edilmiş aidiyet aynı şey değildir.

Mensubiyet, bir çevrenin veya hizmetin içinde bulunmayı ifade edebilir.

Aidiyet ise insanın benimsediği hakikatlerle kurduğu daha köklü ilişkiyi ve bu hakikatler karşısındaki konumunu ifade eder.

Bir insanın aidiyeti, yalnızca nerede bulunduğuyla değil, neye dayandığıyla da anlaşılır.

Burada üç ayrı durum düşünülebilir:

Birincisi, aidiyeti yalnızca sosyal bir kimlik olarak yaşayan insandır. Mensubu olduğu çevrenin dilini, alışkanlıklarını ve kabullerini benimser. Fakat bunların hakikatle ilişkisini yeterince sorgulamaz.

İkincisi, hakikatleri öğrenmeye ve tahkik etmeye çalışan insandır. Mensubiyetini bir başlangıç noktası kabul eder; fakat düşüncesini, anlayışını ve hayatını sürekli imanî ölçülerle gözden geçirir.

Üçüncüsü ise benimsediği hakikatleri hayatına taşıyan, temsil sorumluluğunu üstlenen insandır. Onun aidiyeti yalnızca bir isim veya kimlik değil, bir duruş ve sorumluluk hâline gelmiştir.

Bu sebeple aidiyet, insanın hakikat karşısındaki durumunu belirlerken aynı zamanda bir mesuliyet de yükler. Çünkü hakikate aidiyet iddiası, hakikatin gerektirdiği ahlâkî ve amelî sorumluluklardan bağımsız düşünülemez.

Risale-i Nur talebeliği de yalnızca bir isimlendirme meselesi değildir. Okumak, anlamak, tahkik etmek, yaşamak ve temsil etmek gibi birbirini tamamlayan bir süreçtir.

Aidiyetin sahihliği, mensubiyet iddiasının ötesinde, insanın benimsediği hakikatlerle ne ölçüde bütünleştiğiyle ilgilidir.

Aidiyet, insanın hakikati yalnızca tanıması değil, o hakikat karşısında nerede durduğunu ve nasıl bir sorumluluk üstlendiğini göstermesidir.

Dört kavramın birbirinden ayrıldığı ve birleştiği nokta nedir dersek şayet şöyle ifade edebiliriz.

Şimdi bu dört kavramı bir bütün olarak değerlendirelim.

Ene, insanın kendisini tanıması ve kendisindeki cüz'î ölçülerden hareketle Rabbini tanıması için verilen bir mukayese aracıdır.

Mana-yı harfî, insanın hem kendisini hem de kâinatı kendi hesabına değil, Allah'ın isim ve sıfatlarına işaret eden birer delil olarak okumasını sağlayan bakış açısıdır.

Şuhûd, bu hakikatlerin yalnızca teorik bilgi olarak kalmayıp derin bir idrak ve müşahede ufkunda kavranmasıdır. Geniş bir bakış ve pazılın tamamını laakal bir çok vechini görmektir.

Aidiyet ise, insanın bu hakikatleri hangi ölçüde benimsediğini, onlara nasıl bağlandığını ve hayatında nasıl bir konum aldığını gösterir.

Bunları birbirinin yerine kullanmak, kavramların işlevlerini karıştırmak demektir ki, Cennet vatan ülkemde bu kavram karmaşası da istemediğimiz kadar mebzul meta halindedir.

Mesela bir insanın güçlü bir aidiyet duygusu taşıması, mutlaka derin bir şuhûd sahibi olduğunu göstermez. Bir topluluğa mensup olmak, hakikatleri tahkik etmiş olmakla da aynı değildir.

Aynı şekilde şuhûd tecrübesi yaşamak, insanın enesini doğru kullandığını veya bütün hayatını mana-yı harfî ölçüsünde düzenlediğini tek başına ispatlamaz. Bazen bu taklid ve taasubun kapılarını da aralamaktadır. Kendi iradesine bloke koyup aidiyetin iradesine göre hareket edebiliyor insan.

Bir insan mana-yı harfî bakış açısına sahip olduğunu söyleyebilir; fakat benliğini mutlaklaştırmaktan kurtulamamış olabilir.

Ene ise bütün bunların merkezinde bulunan, fakat hiçbirinin yerine geçmeyen bir ölçüdür.

Bu dört kavramın birbirine nispetini şöyle ifade edebiliriz:

Ene: Kendimi nasıl tanıyorum ve kendimden hareketle neyi ölçüyorum?

Mana-yı harfî: Kendimi ve kâinatı hangi yönde ve kimin hesabına okuyorum?

Şuhûd: Okuduğum ve bildiğim hakikati ne derece derinlemesine idrak ediyorum?

Aidiyet: İdrak ettiğim ve benimsediğim hakikat karşısında nasıl bir konum alıyor, nasıl bir sorumluluk üstleniyorum?

Bu sorular birbirini tamamlar; fakat aynı sorunun farklı ifadeleri değildir.

Aidiyetin ene üzerindeki imtihanını da yadsımamak lazım.

Bu dört kavram arasında özellikle dikkat edilmesi gereken bir ilişki vardır: Aidiyet ile ene arasındaki ilişki. Çünkü insan bazen hakikate aidiyet iddiasıyla kendi benliğini büyütebilir.

Bir hizmete mensubiyetini üstünlük sebebi görebilir. Bir cemaatin içinde bulunmayı kendi şahsî değerinin ölçüsü hâline getirebilir. Okuduğu eserleri, öğrendiği bilgileri ve sahip olduğu ilmî birikimi bir üstünlük vesilesine dönüştürebilir. Böyle bir durumda insan, hakikate ait olduğunu düşünürken aslında hakikati kendi enesine malzeme hâline getirmiş olabilir. Ene artık o insanın kenesi olmuş ve insan mahza bir ene heykeli olmuştur. Geçmiş olsun.

Bu, oldukça ince fakat önemli bir tehlikedir. Çünkü hakikate aidiyet, insanın enesini büyütmesini değil, enesini terbiye etmesini gerektirir.

İnsan, bir hizmetin içinde bulunduğu için değil, o hizmetin dayandığı hakikatleri ne ölçüde benimsediği ve yaşadığı için kıymet kazanır.

Burada aidiyetin en önemli imtihanı ortaya çıkar: İnsan, hakikati mi kendisine nispet etmektedir, yoksa kendisini mi hakikate nispet etmektedir?

İlkinde hakikat, insanın kimliğini ve benliğini büyütmek için kullanılır. İkincisinde ise insan, kendi benliğini hakikatin ölçülerine göre yeniden düzenler. Ya elbisenin içine girecek ya da elbiseyi kendi bedenine uyduracaktır insan.

Mana-yı harfî bakışın aidiyete kazandırdığı temel terbiye de budur.

Aidiyet, bir sahiplenme iddiasına dönüşmemelidir. İnsan hakikatin sahibi değil, onun karşısında sorumlu bir muhatabıdır.

Bu bakımdan gerçek aidiyet, insanın kendisini merkeze koyduğu değil, hakikatin ölçülerine göre kendisini konumlandırdığı bir bilinçtir.

Hakikati bilmek, görmek ve yaşamak..

Bütün bu izahların sonunda insanın hakikatle kurduğu ilişkinin üç temel boyutu belirginleşir: Bilmek, idrak etmek ve yaşamak.

İnsan önce hakikati öğrenir. Öğrendiği hakikatin kâinattaki delillerini okur. Bu okuma, zamanla daha derin bir idrak ve şuhûd ufkuna dönüşebilir. Ardından bu hakikati hayatının ölçüsü hâline getirmesi beklenir. Gerisi insana kalıyor. Ya kuru bir bilgi malumat olacak ye da bunlar şuhud'a malzeme olacak mana-yı harfi ile.

Fakat bu süreç, herkes için aynı hızda ve aynı yoğunlukta gerçekleşen mekanik bir merdiven değildir. Ene, mana-yı harfî, şuhûd ve aidiyet birbirinden kopuk aşamalar olmadığı gibi, biri tamamlanınca diğerinin kendiliğinden kazanıldığı da söylenemez.

İnsan bir hakikati bilir ama hayatına tam olarak taşıyamayabilir. Bir hakikati derinlemesine idrak eder fakat onu temsil etme konusunda eksik kalabilir. Bir hizmete mensuptur ama mensubiyetinin gerektirdiği tahkik ve mesuliyet seviyesine ulaşamamış olabilir.

Bu sebeple insanın kendi durumunu sürekli muhasebe etmesi gerekir.

Ene bakımından: Kendimi ne kadar mutlaklaştırıyorum?

Mana-yı harfî bakımından: Eşyayı ve hadiseleri ne kadar ilâhî isimlere işaret eden birer mektup olarak okuyabiliyorum?

Şuhûd bakımından: Bildiğim hakikatlerin ne kadarını derin bir idrakle kavrayabiliyorum?

Aidiyet bakımından: Benimsediğim hakikatler hayatımda ne ölçüde karşılık buluyor?

Bu sorular, insanın kendisini başkalarıyla kıyaslamasından daha önemli bir muhasebe alanı açar. Çünkü hakikat yolculuğunda asıl mesele başkalarının nerede bulunduğu değil, insanın kendini ne kadar doğru okuyabildiğidir.

Sonuç: Hakikatin karşısında doğru yerde durabilmek

Ene, insana kendisini tanıma imkânı verir; fakat insanın kendisinde kalması için değil, kendisini aşarak Rabbini tanıması için.

Mana-yı harfî, insana kâinatı doğru okumanın yönünü gösterir; eşyanın kendi hesabına değil, kendisini yaratana işaret eden manasıyla değerlendirilmesini sağlar.

Şuhûd, bilginin derinleştiği, hakikatin delilleriyle birlikte idrak edildiği bir ufku ifade eder.

Aidiyet ise insanın bütün bu hakikatler karşısındaki konumunu, bağlılığını ve sorumluluğunu ortaya koyar.

Bu dört kavramı birbirine karıştırmadan değerlendirmek gerekir. Çünkü insanın kendisini tanıması, hakikati doğru okuması, derinlemesine idrak etmesi ve o hakikat karşısında sorumluluk üstlenmesi farklı fakat birbirini tamamlayan meselelerdir.

Belki de bütün meselenin düğümlendiği yer şudur: İnsan, hakikate sahip olduğunu zannettiği ölçüde değil, kendisini hakikatin ölçülerine teslim edebildiği ölçüde doğru bir konum ve yorum kazanır.

Ene, insanın kendisini aşmasına hizmet etmeli; mana-yı harfî, bakışını hakikate çevirmeli; şuhûd, idrakini derinleştirmeli; aidiyet ise bütün bunları bir hayat sorumluluğuna dönüştürmelidir. Çünkü insanın hakikatle ilişkisi yalnızca ne bildiğiyle değil; kendisini nasıl tanıdığı, varlığı nasıl okuduğu, hakikati ne derece idrak ettiği ve o hakikat karşısında nerede durduğu ile anlam kazanır.

Ene kendini aşmanın ölçüsüdür; mana-yı harfî hakikati doğru okumanın yönüdür; şuhûd derin idraktir; aidiyet ise insanın bu hakikat karşısındaki konumudur. Hiçbiri diğerinin yerine geçmez. Fakat hepsi, insanın hakikat karşısında doğru yerde durabilmesi için birbirini tamamlar.

Selam ve dua ile.

1.Sözler - 708

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.