Günümüz dünyasında, baş döndürücü bir hızla değişen teknoloji ve madde odaklı yaşamın tam ortasında, biz insanoğlu sessiz ama derinden bir boşlukta yaşıyor gibiyiz. Seküleriz, Laisizm, nefs-i emmâre... İnsan ve insanlığı kasıp kavuruyor.
Ruhun ebediyet arayışında Nur Risaleleri insanların doğru adresidir. Doğru tanımak ve tatbik etmekle bu ihtiyaç giderilip ruh doyurulabilir.
"Bu ahali, bu tehlikeli asırda tam bir tesellî ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir iman ve saadet-i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor.." [1]
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, sadece ekonomik veya siyasi krizlerle değil, asıl manevi sarsıntılarla "tehlikeli" bir mahiyet arz ediyor. İnançların sorgulandığı, değerlerin aşındığı ve insanın kendine yabancılaştığı bu çağda, ruhlar fıtraten bir dayanak noktası arıyor.
Bu arayış, geçici eğlencelerle veya çeşitli bağımlılıklarla susturulabilecek bir merak, arayış değil. İnsanın en temel ihtiyacı olan "güven" hissidir. Gerek maddi gerekse manevî bir güvendir.
İnsan, fıtratı gereği aciz ve zayıftır. Hastalık, ayrılık ve ölüm gibi hakikatler karşısında ruh, sıradan tesellîlerle tatmin olmaz. Ruhun aradığı şey tam bir tesellidir. Bu teselli, ancak eşyanın hakikatini aydınlatan, ölümü bir yok oluş değil bir terhis olarak gösteren "söndürülmez bir nur" ile mümkündür. Çünkü ruh bu dünya cinsinden yani atomdan yaratılmış bir mahlûk değildir. Dolayısıyla maddi bir şeylerle ruh doyurulup tatmin edilemez.
Bunun yanı sıra, modern bilimin getirdiği şüpheler ve felsefi akımlar karşısında, sarsılmayacak kadar kuvvetli bir iman bir lüks değil, bir zarurettir.
Bu iman, akıl ve kalbin ittifakıyla oluşur; sadece bir kabul değil, her şeyi Yaratanın adıyla okuyan bir farkındalık, şuur ve tefekkürdür.
Fıtraten gelen ebediyet arzusu insanın nihayetsiz çabalarının en temel gerekcesidir. İnsanoğlunun kalbi, dünyadaki hiçbir geçici güzellikle tam olarak doymuyor. Neden mi? Çünkü biz fıtraten sonsuzluğu istiyor ve arıyoruz. Kalbimizdeki bu ebediyet iştiyakı, başka bir alemin, yani saadet-i bâkiyenin en büyük delilidir.
Bu dünyanın bir misafirhâne olduğunu ve bizi bekleyen ebedi bir cennetin varlığına en büyük delil de ruhun sürekli bir arayış içinde olup ancak maneviyatla bunu tatmin ve teskin etmesidir.
İnsanın tüm bu arayışlarında imanın tahkimi, ruhun tesellisi, aklın tenvirine giden Ahirzamanın en kestirme ve güvenilir yollardan birisi Nur Risaleleri içerisinde mevcuttur.
Sözler, Mektûbât, Lem’alar, Şuâlar gibi 130 parçadan teşekkül eden eserler Kur’ân’dan süzülen birer meş'ale niteliğindedir.
Modern insan, elindeki akıllı cihazlarla dünyayı fethettiğini sanırken aslında kendi ruhunun açlığını görmezden geliyor. Oysa çözüm, fıtratımızın sesine kulak vermek ve bu tehlikeli asırda bizi sönmeyen bir nura ve ebedi bir saadete ulaştıracak olan Kur'ân hakikatlerine, yani Risale-i Nur’un sunduğu reçetelere yönelmektir. Aradığımız teselli, uzaklarda değil; o "söndürülmez nur"un satırları arasındadır. Yeterki biz ciddi olarak ihtiyacımızı hissederek nura müteveccih olup her şeyimizle ona dönelim ve tefekkür ile tevekkül edelim.
"Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker.
Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder." [2]
Selâm ve duâ ile.
[1] Târihçe-i Hayat (553)
[2] Sözler (314)