Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Muhammed Numan ÖZEL

Bir millet, ancak geçmişiyle barıştığı ölçüde geleceğini inşa edebilir. Ve millet kavramı altında toplanabilirler. Geçmiş şimdi ve gelecek arasindaki bağları koparır, köprüleri yıkarak kalabalık bir yığın oluruz ancak. Bugün hepimizin dilinde dolaşan o basit ama yüklü cümle “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim.”

Bu söz, eski yaraları deşmek, defterleri karıştırmak için değil, onları sarmak için söylüyorum. Kırgınlıkları, yanlış anlamaları, tarih sayfalarında kalmış sert tartışmaları bir kenara bırakıp, ortak bir sevdaya, ortak bir mirasa sarılmamız gerekiyor çünkü. Herkes kendi zaviyesinden baktığında yorumlar yapıp sözler sarf edebiliyor. Ama derler ya “olan oldu ölen öldü.”

İşte şimdi tam da bu noktadayız. Tarihte nice insanlar birbiriyle can ciğer kuzu sanması olmuşken sonradan kanlı bıçakla hale dönmüşlerdir. Bunun tam tersi de elbette ki olmuştur. Veya yanlış anlaşılmalar veya aracıların arayı bozmaları sebebiyle çeşitli manzaralar yaşandı.

Bu yazımda, üç büyük insanın hikâyesini anlatıyorum aslında: Bir şairin, bir âlimin ve bir sultanın…

Onlar aynı zamanlarda yaşadı, farklı yollar izledi, bazen birbirlerine karşı gibi göründüler, birbirlerine karşı eleştiride bulundular bazen aynı mecliste buluştular aynı havayı teneffüs ettiler bazen farklı düşündüler ama kalplerinin attığı yer aynıydı: Bu aziz vatan, bu şerefli millet, bu mukaddes din. Belki o dönemdeki vatan coğrafyası şu anda aynı büyüklükte sınırlarda değil ama bu kahramanların vermiş olduğu mücadeleler yapmış olduğu hizmetler bugün hala zihinlerimizde bulunuyor. O zamanlarda ki vatan sınırlarımızdan bugün 50 küsür tane devlet çıktı ve bunların hepsinin bir bayrak altında olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Sultan Abdülhamid Han, Milli Şairimiz Mehmet Akif, Asrın mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî. Bu 3 isim ve daha birçok isim o dönem aynı mücadeleyi verdiler.

Bugün onlara “bizim” diyoruz, çünkü onlar bizi biz yapan köklerin en kıymetli dalları. Onların çilesi bizim şerefimiz, onların gözyaşı bizim vicdanımız oldu.

Bu kelimeleri okurken, lütfen kalbinizi açın. Çünkü burada anlatılanlar sadece tarih değil; bir milletin kendine dönüşü, kendiyle yeniden buluşmasıdır.

Bazen bir cümle, bir milletin asırlık yarasına dokunur ve orayı iyileştirir. “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim…” Bu söz, dudaklardan dökülürken gözleri doldurur; çünkü içinde derin bir hasret, büyük bir özlem ve nihayet bir vuslat vardır.

Bu, sadece bir sahiplenme değil; geçmişle helalleşmenin, köklerle yeniden sarılmanın, gözyaşıyla yıkanmış bir kucaklaşmanın ilanıdır. Bir yere birisine taraf olup diğerini inkâr etmek çürütmek kabul etmemek reddetmek değildir.

Tarih, bizi bazen ayrılıklarla değil, ortak sahiplenmelerle iyileştirir. İşte bu üç isim de böyle. Mehmet Akif Ersoy, gençlik yıllarının harlı ateşinde, Abdülhamid dönemini “istibdat” diye haykırmış, kalemini kılıç gibi sallamıştı. O baskı ortamı, nice temiz kalbi öfkeyle doldurmuştu. Ama yıllar aktı, imparatorluk çöktü, vatan yetim kaldı, millet parçalandı. Ümmet başsız bırakıldı. İşte o zaman Akif’in yüreği sızladı. Bir dost meclisinde içini şu mısralarla döktü:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”[1]

Bu dizeler, sadece bir pişmanlık değil; büyük bir vicdanın feryadıdır. Akif, o yalnız sultanın tahtta çektiği çileyi, devletin bekası için boğazında düğümlenen lokmayı geç de olsa anlamıştı. Tıpkı Hükümdarlık döneminde Sultanı eleştiren Jön Türkler gibi.

Bugün “Akif de bizim” derken, İstiklâl Marşı’nın şairini değil sadece; o gözyaşını döken, hatasını asâletle kabul eden büyük vicdanı da bağrımıza basıyoruz.

Bediüzzaman Said Nursî’ye gelince… O, Abdülhamid’i uzaktan değil, yakından tanıyan bir yiğitti. “Şefkatli sultan”[2] demiş, “veli bir zat”[3] “Halife-i Peygamberî” [4] diye anmıştı onu. Eski Said döneminde bile eleştirilerini sultanın şahsına değil, etrafındaki karanlığa yöneltmişti. Ve bazı politikalarına olmuştu.

Risale-i Nur’un satır aralarında hep o hürmet, o vefa gizli bir meltem gibi eser. “Bediüzzaman da bizim” derken, bu sadâkati, bu basîreti, bu “dâvâ adamı” yüreğini de içimize çekiyoruz. O bize öğretti ki, büyükleri eleştirmek kolaydır; asıl büyüklük, onlara vefa göstermektir.

Ve Abdülhamid Han… Ah o mahzun sultan! Dün batı basınından ithal “Kızıl Sultan” yaftasıyla karalanan, bugün gözyaşlarıyla “Ulu Hakan” diye anılan o yalnız adam… 33 yıl boyunca uykusuz kaldı, nice sıkıntılara göğüs gerdi, imparatorluğu çöküntüden kurtarmak için. Borçları ödedi, demiryolları döşedi, okullar açtı, İslam âlemine hilafet şemsiyesiyle sahip çıktı. Meselâ okuduğum lise, askere giderken girdiğim askeriye binası, saate baktığım saat kulesi, camisinden abdest aldığım şadırvan hepsi onun eserleri.

Elbette hataları oldu, elbette sert tedbirler aldı. Ama o sertlik, bir annenin yavrusunu korumak için gösterdiği öfke gibiydi; devletin dağılmasını geciktiren bendlerdi. Tahttan indirildiğinde, “Ben zaten misafirdim” dediği rivayet edilir. O kadar vakurdu, o kadar çilekeş… “Abdülhamid Han da bizim” derken, işte o yalnızlığı, o fedakârlığı, o “vatan için her şeyi göze alışı” da içimize işliyoruz.

Bu üç büyük şahsiyet, farklı konumlarda, farklı acılarla yoğruldu. Biri marşla, biri tefsirle, biri tahtta aynı davaya gönül verdi: Aziz vatan, şerefli millet, mukaddes İslam… Kalpleri aynı istikamete attı, aynı aşk için yandı.

Bugün “bizim” diye haykırışımız, bir nostalji değil; derin bir vicdan muhasebesidir.

Geçmişteki kırgınlıkları, sert sözleri, yanlış anlamaları affedişimizdir. Kendi tarihimizle barışmak, helalleşmektir. Çünkü bir millet, ancak büyüklerini kucakladığı zaman ayağa kalkar. Onların çilesini sahiplenmeden, bizim acımız dinmez; onların gözyaşını silmeden, bizim gözyaşımız kurumaz. Onlarla aynı ruhu paylaşmadan muhabbetlerine, sevgilerine ortak olmadan sadece bir yere bu taraf olmakla diğerlerini insafsızca eleştirmek hiç de adil bir insanın bir şey değildir ve aziz bir milletin şiarı da olamaz.

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim… Onlar, yüreğimizin en sıcak köşesinde yaşıyor. Onların aşkı bizim aşkımız, onların şerefi bizim şerefimiz oldu.

Allah’ım, bu büyüklerin ruhunu şad, makamlarını âli eyle. Bize de onların yolunda yürümeyi, onların gibi sevmeyi, onların gibi fedakâr olmayı nasip eyle. Âmin.

Bu yazıyı bitirirken içimde hâlâ bir titreşim var. Çünkü sözünü ettiğimiz insanlar, sadece geçmişin isimleri değil; hâlâ yaşayan, hâlâ yol gösteren, hâlâ kalplere dokunan ruhlar. Onlara “bizim” demek, kendimize “biz” demektir aslında. Onların mirasını sahiplenmek, bugünün sorumluluğunu omuzlamak demektir.

Belki yarın daha zor günler gelecek. Belki yeni fitneler, yeni ayrılıklar kapımızı çalacak. Ama şunu unutmayalım: Bu millet, büyüklerini kucakladığı sürece yenilmez. Akif’in imanı, Bediüzzaman’ın basireti, Abdülhamid’in feraseti yanımızda oldukça, hiçbir fırtına bizi yıkamaz.

O halde, bu helalleşmeyi bir başlangıç kabul edelim. Bu “bizim” deyişi, bir slogan değil; bir ahit olsun. Onların yolunda yürümek, onların davasını taşımak, onların aşkıyla yanmak olsun en büyük gayemiz.

Rabbim, bu millete bir daha ayrılık acısı yaşatmasın. Birliğimizi, dirliğimizi, vicdanımızı daim kılsın.

Ve biz, her dua edişimizde şu cümleyi fısıldayalım:

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim bizi onlara layık eyle.

Onlar bizim oldukça, biz de varız. Elhamdülillah. Bu yolda serdarlarımız, halef seleflerimiz inşâallah onlar.

Selâm ve duâ ile..

[1] Âkif’İn Asım Şiiri’nden
[2]Ağabeyler Anlatıyor 7 (45)
[3] Asar-ı Bedîiyye (414)
[4] Asar-ı Bedîiyye (449)

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.