Bir Şahsın Hatası Bir Davanın Hatası Değildir

Muhammed Numan ÖZEL

Aidiyet üzerinden bir haber furyası başlamış gidiyor. Bazı kardeşler de bunu soruyor ve insanlar da haberlere bakarak sanki 28 Şubat hortladı gibi bir düşünceye kapılıyor. Hâlbuki yapılan operasyonlar içtimâî hayatta bir işle meşgul olup ve buna ilaveten çeşitli hizmetlerde bulunan kimselere karşı yapılan soruşturma niteliğindedir. Yani bu Nurcu, Kadîri, Nakşî, Süleymanlı.. şeklinde yapılan bir şey değil. Fakat Allah ve Resûlüne savaş açmış kimseler cehennemlik bir hayat anlayışına sahip oldukları için insanların Hak üzere bir hayat yaşamasından âdetâ vicdan azabı çektikleriden kendileri Allah ve Resûlüne savaş açmaları için haber, yayın ve kara propaganda yapıyorlar.

Aidiyet, suçu aklamadığı gibi suç isnadının da delili değildir. Bir insanın yaptığı yanlış, kendisine aittir.

Bir insanın işlediği suçun hukukî sorumluluğu, o suça iştirak edenlere aittir. Fakat günümüzde giderek yaygınlaşan bir anlayış var ki; bir şahsın mensubiyeti üzerinden bütün bir camiaya, bir camianın üzerinden bir fikre, bir fikrin üzerinden de bir hizmet hareketine hüküm vermeye çalışıyor.

İşte burada mesele artık yalnızca bir şahsın yaptığı iddia edilen fiil olmaktan çıkıyor. Mesele adalet meselesine dönüşüyor. Çünkü Kur’ân'ın ortaya koyduğu temel ölçü açıktır:

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”[1]

Bu ölçü, suçun şahsîliği bakımından son derece açıktır. Bir kişinin yaptığı fiilin hesabı, o fiile iştirak etmeyen başka insanlara yüklenemez.

Dolayısıyla bir kimsenin kendisini Nur talebesi olarak tanımlaması, onun yaptığı her fiili Risale-i Nur'a mal etme hakkı vermediği gibi; onun hakkında ortaya atılan bir suçlamayı da hiçbir delil olmaksızın bütün Nur talebelerine teşmil etme hakkı vermez.

Burada iki ayrı yanlış birbirinden ayrılmalıdır:

Şahsî yanlışı cemaat adına savunmak yanlıştır. Fakat şahsî yanlıştan hareketle cemaati mahkûm etmek de yanlıştır. Adalet, tam da bu iki yanlış arasında doğru yerde durabilmektir.

Aidiyet suçun delili değildir. Bir insanın bir camiaya mensup olması, onun o camianın bütün fiillerinden sorumlu olduğu anlamına gelmez.

Daha açık ifade edelim: Aidiyet, sorumluluk doğurabilir; fakat her durumda suç ortaklığı doğurmaz.

Bir kişi bir cemaatin mensubu olabilir. Bir başka kişi aynı cemaatin mensubu olabilir. İki kişinin aynı fikre, aynı kitaba veya aynı hizmet anlayışına yakın olması, onların birbirlerinin şahsî fiillerinden sorumlu oldukları anlamına gelmez.

Aksi hâlde toplumda hiçbir insanın şahsî sorumluluğu kalmaz. Bir kişinin ticaretindeki hata bütün arkadaşlarına, bir yöneticinin yolsuzluğu bütün çalışanlarına, bir siyasetçinin suçu bütün seçmenlerine, bir din hizmetkârının yanlışı bütün dindarlara, bir Nur talebesinin hatası da bütün Nur talebelerine yüklenebilir hâle gelir.

Bu ise adalet değil, genellemedir.

Kur’ân'ın adalet ölçüsü ise genelleme üzerine değil, şahsî sorumluluk üzerine kuruludur.

Nurculuk, Nakşîlik, Kadirîlik.. bir dokunulmazlık zırhı değildir. Fakat burada diğer uçtaki yanlış da görülmelidir.

Bir insanın “Ben Nur talebesiyim” demesi, ona herhangi bir konuda dokunulmazlık kazandırmaz.

Risale-i Nur'a mensubiyet iddiası, insanı eleştiriden ve hesaptan muaf tutmaz. Hatta tam tersine, Risale-i Nur'un ölçülerini benimseyen insanın kendi nefsine karşı daha ciddi bir muhasebe içinde olması gerekir.

Çünkü Risale-i Nur'un temel düsturlarından biri ihlâstır. İhlâs ise, şahsî menfaatin, şöhretin, makamın ve benliğin hizmetin önüne geçirilmemesini gerektirir.

Bu sebeple bir Nur talebesinin gerçekten haksızlık yaptığı sabit olursa, sırf “Nurcudur” diye yanlışını doğru göstermenin hiçbir ilmî ve ahlâkî dayanağı yoktur.

Hakikat şahsa göre değişmez. Fakat bunun tam karşısında başka bir yanlış vardır: Bir kişinin yanlışını “Nurcu olduğu” gerekçesiyle Risale-i Nur'a mal etmek.

Bu da aynı derecede ölçüsüzdür. Çünkü: Nurculuk kimseye suç işleme ruhsatı vermez; fakat Nurculuk da hiç kimseye bir Nur talebinin şahsî kusurunu bütün Nur talebelerine yükleme ruhsatı vermez.

Asıl mesele: Bir fiil ne zaman cemaatin fiili olur?

Burada daha teknik bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir kişinin yaptığı fiilin bir topluluğa mal edilebilmesi için sadece o topluluğa mensubiyet yeterli değildir.

Ortak karar, ortak irade, ortak organizasyon, fiile iştirak, müşterek menfaat, kurumsal emir veya yönlendirme gibi somut bağların ortaya konulması gerekir.

Aksi hâlde bir şahsın fiili ile bir topluluğun fiili birbirine karıştırılmış olur.

Bu ayrım özellikle dinî cemaatler bakımından daha da önemlidir. Çünkü bir cemaatin içinde bulunan herkes aynı derecede sorumlu değildir.

Bir kişinin yaptığı işten, o işle hiçbir ilgisi olmayan binlerce insanı sorumlu tutmak; hukukî anlamda da ahlâkî anlamda da ciddi bir adalet problemi doğurur.

Suçun şahsîliği ilkesi, cemaat aidiyeti karşısında ortadan kalkmaz.

Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi bir şahsın biyografisi değildir. Burada Risale-i Nur hizmetinin mahiyetine geliyoruz.

Risale-i Nur bir kişinin şahsî kariyeri değildir. Bir kişinin ekonomik faaliyetleri değildir. Bir kişinin siyasî tercihi değildir. Bir kişinin şahsî ilişkileri değildir.

Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi; Kur’ân hakikatlerinin iman, ihlâs, uhuvvet, meşveret ve hizmet düsturları çerçevesinde yaşanmasıyla meydana gelen mânevî bir bütündür.

Bu nedenle bir kişinin şahsî davranışı ile Risale-i Nur'un ortaya koyduğu hakikatleri birbirinden ayırmak gerekir. Fakat burada da çok ince bir sınır vardır.

Bir kişi gerçekten hizmeti temsil eden bir makamda bulunuyor ve kurumsal olarak hareket ediyorsa, onun fiilleri elbette hizmet açısından ayrıca değerlendirilmelidir.

Fakat bu değerlendirme de yine somut delile ve gerçek ilişkiye dayanmalıdır.

Sadece “Bu kişi Nurcudur” demek, onun fiilini bütün Nurcuların fiili hâline getirmez.

Temsil ile aidiyet aynı şey değildir. Bence meselenin en çok ihmal edilen taraflarından biri budur. Bir insanın bir camiaya mensup olması ile o camia adına temsil yetkisine sahip olması aynı şey değildir.

Bir insan: “Ben Nur talebesiyim.” diyebilir. Bu onun şahsî aidiyet beyanıdır. Fakat: “Ben bütün Nurcular adına konuşuyorum.” demesi farklı bir iddiadır. Çünkü temsil, yetki ve sorumluluk doğurur.

Bu sebeple bir kişinin şahsî davranışı ile şahs-ı mânevînin ortak iradesi arasında otomatik bir eşitlik kurulamaz.

Bu ayrım yapılmadığında bir kişinin şahsî kusuru, milyonlarca insanın üzerine gölge gibi düşürülür. Oysa adalet, gölgeyi sahibinden başkasına düşürmemektir.

Uhuvvet, yanlışı aklamak değildir. Risale-i Nur'un Uhuvvet Risalesi burada bize çok önemli bir denge öğretir. Uhuvvet, kardeşinin her yaptığını doğru kabul etmek değildir. Kardeşlik, hakikatin önüne geçirilmez. Fakat kardeşinin kusurunu bahane ederek onu düşmanlaştırmak da uhuvvet değildir.

Bir müminin hatasını gördüğümüzde yapılması gereken, hatayı haklılaştırmak değil; insanı hatasından ibaret hâle getirmemektir.

Bir insanın suçu olabilir. Fakat insan yalnızca suçundan ibaret değildir. Bir insan hata edebilir. Fakat hatası onun bütün şahsiyetini tarif etmeyebilir. Bir insan yanlış yapabilir. Fakat onunla aynı kitapları okuyan, aynı iman hakikatlerine inanan binlerce insan o yanlışın faili hâline gelmez. Burada uhuvvet ile adalet birbirini tamamlar. Uhuvvet suçu örtmez; adalet suçu şahsileştirir.

“Bizden değil” diyerek sorumluluktan kaçmak. Bazen de bunun tam tersi yapılır. Bir şahıs hakkında ciddi iddialar ortaya çıktığında: “Bizden değil.” denilir ve mesele kapatılır.

Bu da yeterli değildir. Çünkü mesele gerçekten hizmetle ilgiliyse, hizmetin kendi iç muhasebesinin yapılması gerekir. Eğer bir insan gerçekten yanlış yapmışsa: Yanlış yanlıştır. Kimin yaptığına göre değişmez. Fakat bir insanın yanlışından dolayı bütün camianın suçlanmasına da izin verilmemelidir.

Dolayısıyla doğru tavır: “Bizden olduğu için doğrudur.” değil; “Doğru olduğu için doğrudur, yanlış olduğu için yanlıştır.” ölçüsüdür. Bu, şahısperestliğin panzehiridir.

Müsbet hareket tam da burada anlaşılmalıdır. (Muaber hareketle alakalı diğer yazılarıma bakabilirsiniz)

Müsbet hareket, yanlışları görmemek değildir. Müsbet hareket; yanlış karşısında ölçüyü kaybetmemektir. Bir insan hakkında iddia varsa, iddia ile hükmü birbirinden ayırmaktır. Bir suç sabitse, suçu savunmamaktır. Bir suç sabit değilse, insanı peşinen mahkûm etmemektir. Bir kişi yanlış yapmışsa, onun yanlışını bütün bir topluluğa yaymamaktır. Bir topluluk hakkında eleştiri varsa, eleştiriyi delil üzerinden yapmak; kin, tarafgirlik ve genelleme üzerinden yürütmemektir.

Bediüzzaman'ın müsbet hareket anlayışının ruhu da burada aranmalıdır:

Hakikati müdafaa ederken hakikatin ahlâkını kaybetmemek. Çünkü bazen insan bir yanlışa karşı çıkarken başka bir yanlışın içine düşebilir. Bir iftiraya karşı mücadele ederken iftiracı olabilir. Bir zulme karşı çıkarken başka bir zulme kapı açabilir.Bir haksızlığı düzeltirken adalet sınırını aşabilir.

İşte Risale-i Nur'un terbiyesi, insanı yalnızca neye karşı çıkacağını değil, nasıl karşı çıkacağını da öğretir.

İftira ile hesap sormak birbirinden farklıdır. Bir insan hakkında hesap sorulması başka şeydir. Bir insanın peşinen suçlu ilan edilmesi başka şeydir.

Bir iddianın araştırılması başka şeydir. Bir iddianın hüküm gibi sunulması başka şeydir. Bir mağdurun hukukunun aranması başka şeydir. Bir kişinin linç edilmesi başka şeydir. Bu ayrımlar kaybedildiğinde sosyal medya, haber dili ve cemaat tartışmaları çok kolay biçimde birer mahkeme-i kübrâya dönüşebiliyor.

Herkes hâkim. Herkes savcı. Herkes bilirkişi. Herkes hüküm veriyor. Fakat delil nerede? Hukukî süreç nerede? Karşı tarafın savunması nerede? İştirak delili nerede? Kurumsal bağlantı nerede? Somut fiil nerede? İşte adaletin başladığı yer bu soruların sorulduğu yerdir.

“Birlikte anılmak” ile “birlikte sorumlu olmak” aynı şey değildir. Bugünün iletişim dünyasında bu ayrım daha da önem kazanmıştır.

Bir haber metninde bir şahsın adı ile “Nurcu”, “cemaat”, “Risale-i Nur” gibi ifadeler yan yana getirilebilir. Fakat dildeki bu yan yanalık, hukukta veya ahlâkta otomatik bir sorumluluk ilişkisi meydana getirmez.

Bir kelimenin bir kişinin yanında kullanılması, o kişinin bütün bir camianın temsilcisi olduğunu ispatlamaz. Aynı şekilde bir şahsın kendisini bir camianın mensubu olarak tanıtması da bütün camianın onun fiilini onayladığını göstermez.

İsim benzerliği, fikir beraberliği ve aidiyet; iştirak delili değildir.

Bu ayrımı kaybettiğimiz anda toplumda adalet değil, çağrışım üzerinden hüküm verme kültürü gelişir.

Nur hizmetinin en hassas noktası: İhlâstır. Bütün bu tartışmaların Risale-i Nur açısından belki de en önemli tarafı ihlâs meselesidir. Çünkü bir hizmet hareketi ne kadar büyürse büyüsün, şöhret ve şahıslar öne çıkmaya başladığında hizmetin ruhu zedelenebilir.

Bir kişi hizmeti kendi şahsıyla özdeşleştirmeye başlarsa, onun şahsî başarısı hizmetin başarısı; şahsî başarısızlığı da hizmetin başarısızlığı gibi algılanmaya başlanır. Bu ise tehlikelidir. Çünkü hizmetin merkezi şahıs değil, hakikat olmalıdır. Şahsın büyütülmesi, şahs-ı mânevîyi küçültebilir.

Şahs-ı mânevînin küçülmesi ise hizmeti şahıslara bağımlı hâle getirebilir. Bunun için ihlâs, yalnızca “riya yapmamak” değildir.

İhlâs aynı zamanda: Hizmeti kendi şahsının uzantısı hâline getirmemektir. Bir kişinin hatası bütün bir davanın hesabına yazılamaz. Şimdi meseleye tekrar baştaki noktadan bakalım. Bir insan hakkında suç iddiası varsa araştırılır. Delil varsa değerlendirilir. Suç sabitse hukuk işletilir. Mağdur varsa hakkı aranır. Yanlış varsa yanlış denilir. Bunların hiçbirine itiraz edilmemelidir. Fakat buradan: “Öyleyse bu insanların tamamı böyledir.” sonucuna geçilemez. Daha da ileri giderek: “Bunların temsil ettiği dava da böyledir.” denilemez.

Çünkü burada mantıksal bir sıçrama yapılmaktadır.

Şahıs, grup, fikir, dava şeklindeki zincirin her halkasının ayrıca delillendirilmesi gerekir.

Birinci halka ispat edilse bile ikinci halka kendiliğinden ispat edilmiş olmaz.

İkinci halka ispat edilse bile üçüncü halka otomatik olarak ortaya çıkmaz.

İşte insaf budur. Peki Nur talebesinin tavrı ne olmalı? Böyle durumlarda Nur talebesinin tavrı ne kör savunma ne de kör saldırı olmalıdır.

Ölçü şudur: Hakkın yanında durmak. Kendi kardeşi hakkında da olsa. Kendisini eleştiren hakkında da olsa. Sevmediği bir grup hakkında da olsa. Sevdiği bir şahıs hakkında da olsa. Çünkü hakikat şahısların dostluğu veya düşmanlığına göre şekil değiştirmez.

Bir kardeşimiz gerçekten yanlış yapmışsa: “Yanlış yapmıştır.” denilir.

Fakat aynı anda: “Bu yanlışın sorumluluğu delilsiz biçimde bütün camiaya yüklenemez.” denilir.

İşte bu iki cümleyi aynı anda söyleyebilmek, hakikaten zor olan iştir. Çünkü taassup, insana yalnızca bir tarafı seçtirir.

Adalet ise iki hakikati aynı anda görmeyi gerektirir.

Sonuç: Ölçü şahıs değil, hakikattir. Bugün Risale-i Nur hizmetinin karşı karşıya bulunduğu imtihanlardan biri de budur:

Şahıslarla hakikati birbirinden ayırabilmek. Bir şahsın hatasını savunmamak… Ama o şahsın hatası üzerinden bütün bir davayı mahkûm ettirmemek. Bir yanlışın üzerini örtmemek...

Ama yanlışın sahibinden başkasına suç yüklememek. Bir kardeşin hukukunu korumak… Ama hakikatin hukukunu da çiğnetmemek. Bir camiayı eleştirmek… Ama eleştiriyi genelleme ve itham seviyesine taşımamak. Bunların tamamı aynı anda mümkündür. Hatta adalet bunu gerektirir. Çünkü adalet, yalnızca sevdiğimiz insana hakkını vermek değildir.

Adalet, sevmediğimiz insana da hakkını vermektir. Uhuvvet, kardeşinin hatasını doğru kabul etmek değildir. İhlâs, hizmeti şahsına mal etmemektir. Müsbet hareket, yanlışa sessiz kalmak değildir. Şahs-ı mânevî, bir şahsın biyografisinden ibaret değildir. Ve aidiyet, suç ortaklığının delili değildir.

Bu sebeple meseleye şu ölçüyle bakmak gerekir: “Bir insanın suçu, suça iştirak etmeyen kardeşlerinin suçu değildir.”

Ve bunun hemen arkasından ikinci ölçüyü koymak gerekir: “Bir insanın Nur talebesi olması da onun şahsî yanlışını Risale-i Nur adına meşrulaştırmaz.”

İki ölçü birlikte korunmadığı takdirde ya şahısperestliğe ya da toplu mahkûmiyete düşülür. İkisinin de adı adalet değildir. Hakikat ise ne bir şahsın mülküdür ne bir grubun imtiyazıdır. Hakikat, şahısların üstündedir.

Bu sebeple bugün yapılması gereken, ne birilerini aidiyeti sebebiyle aklamak ne de birilerini aidiyeti sebebiyle mahkûm etmektir.

Yapılması gereken daha zor ve daha asil olanıdır: Fiili fiil olarak, şahsı şahıs olarak, camiayı camia olarak, hakikati de hakikat olarak değerlendirmek.

İşte adalet budur. İşte insaf budur. İşte Risale-i Nur'un şahıslara değil, hakikate dayanan hizmet anlayışının gerektirdiği ölçü budur.

Selâm ve duâ ile.

[1] İsrâ, 17/15, Fâtır, 35/18, Zümer, 39/7, Necm, 53/38

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.