Asrın En Büyük Vazifesi ve Günümüze Bakan Yönü Nedir?
İnsan dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir yolculuğun içine girer. Bu yolculuk bazen sevinçlerle, bazen hüzünlerle, bazen başarılarla, bazen de imtihanlarla devam eder. Fakat bütün bu yolculuğun sonunda değişmeyen bir hakikat vardır: Ölüm.
İnsan çoğu zaman ölümden kaçmak ister, onu düşünmek istemez. Hâlbuki ölüm yok oluş değil, ebedî bir âleme açılan kapıdır. İşte imanın önemi de burada ortaya çıkar. Çünkü ölümün karanlık görünen yüzünü aydınlatan şey imandır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
"İman, insanı insan eder; belki insanı sultan eder." [1]
Gerçekten de iman, insana sadece ahiret saadetini kazandırmaz; dünyadaki hayatını da anlamlı hâle getirir. İnsan nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve nereye gideceğini öğrenir. Kâinata başıboşluk nazarıyla değil, hikmet nazarıyla bakmaya başlar.
Bu sebepledir ki Risale-i Nur'un bütün mesaisi iman üzerinedir.
Bediüzzaman Hazretleri bir mektubunda şöyle der:
Risale-i Nur'un "vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir." [2] ve daire-i hakikiyesi de imanı kurtarmaktır.
Bu cümle, Nur hizmetinin merkezini göstermektedir. Çünkü iman kurtulursa amel de düzelir, ahlâk da güzelleşir, kardeşlik de kuvvetlenir. Fakat iman zayıflarsa diğer sahalarda yapılan çalışmalar da istenilen neticeyi vermez. Hizmet zeminleri ve toplum bunun göstergesidir.
Bir ağacın kökü sağlam olursa dalları da sağlam olur. Kök çürürse dalları ayakta tutmak mümkün değildir. İman da insan hayatının kökü hükmündedir.
İşte bu yüzden Bediüzzaman ve talebeleri bütün gayretlerini bu noktaya teksif etmişlerdir.
Onların yaşadığı dönem kolay bir dönem değildi. Risale-i Nur talebeleri yıllarca takip edildi. Mahkemelere çıkarıldı. Sürgünlere gönderildi. Hapishanelerde kaldı. Fakat bütün bunlara rağmen hizmetlerinden geri durmadılar. Çünkü onlar şu hakikate inanıyorlardı:
Bir insanın imanına vesile olmak, dünyadaki birçok başarıdan daha kıymetlidir.
Tarih boyunca büyük zatların hayatlarına baktığımızda aynı anlayışı görürüz.
İmam Rabbânî bir mektubunda insanların hidayetine çalışmanın en büyük kazançlardan biri olduğunu ifade eder.
Abdülkadir Geylânî vaazlarıyla binlerce insanın kalbine dokunmuştur.
Hasan-ı Basrî insanları Allah'a yönlendirmeyi en büyük ibadetlerden saymıştır.
Çünkü onlar biliyorlardı ki insanın ebedî hayatına yapılan hizmet, geçici dünya menfaatlerinden çok daha üstündür.
Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna." [3]
Bu kısa sure, adeta bir kurtuluş reçetesidir.
Önce iman... Sonra salih amel... Ardından hakkı tavsiye etmek... Ve sabır...
Demek ki mümin yalnız kendi imanıyla yetinmeyecek; hakkı tavsiye ederek başkalarının da kurtuluşuna vesile olmaya çalışacaktır.
İşte tebliğ vazifesi budur. Fakat burada çok önemli bir ölçü vardır: Tebliğ zorlamak değildir. Tebliğ kırmak değildir. Tebliğ üstünlük taslamak değildir. Tebliğ, hakikati güzel bir üslupla ulaştırmaktır.
Nahl Suresi'ndeki:
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et." [4]
emri bunun ölçüsünü belirlemiştir.
Peygamber Efendimiz (asm) insanları kazanmayı esas almıştır.
Sertlikle değil, merhametle...
Öfkeyle değil, şefkatle...
Kırarak değil, tamir ederek...
Risale-i Nur'un hizmet metodu da bu sünnet çizgisindedir. Müspet hareket... Şefkat... İhlas... Uhuvvet... Fedakârlık...
Bu esaslar Nur hizmetinin temel taşlarıdır. Özellikle ihlâs meselesi üzerinde çok durulmuştur. Çünkü ihlâs olmazsa hizmetin ruhu kaybolur.
Bediüzzaman'ın şu sözü bunun özeti gibidir:
"Biz, dini siyasete âlet değil, belki rıza-yı İlahîden başka hiçbir şeye, hattâ dünyaya ve saltanata âlet etmemek bizim esas mesleğimiz[dir]"[5]
"Risale-i Nur'daki hakikat-i ihlâs, rıza-yı İlahîden başka hiçbir şeye âlet ve tâbi' olamaz ve Kur'ân'dan başka hiçbir nokta-i istinadı [yoktur.]" [6]
Bir insanın alkış almak için yaptığı hizmet ile Allah rızası için yaptığı hizmet aynı değildir.
Görünüşte aynı işi yapabilirler. Fakat neticeleri farklı olur. İhlâs, az ameli çoğaltır. Gösteriş ise çok ameli azaltır. Bu nedenle Nur Talebeleri hizmetlerini mümkün olduğu kadar şahıslar üzerine değil, hakikatler üzerine bina etmeye çalışmışlardır.
Çünkü şahıslar fânidir. Hakikatler bâkidir.
"Bâki ve güneş gibi ve elmas misillü hakikatler, fâni şahıslar üzerine bina edilmez ve fâni şahıslar o kıymetdar hakikatlara sahib çıkamazlar." [7]
Bediüzzaman'ın sık sık vurguladığı bir diğer esas da uhuvvettir. Yani kardeşlik...
İman hizmeti rekabetle değil, tesanütle yürür. Çekişmeyle değil, yardımlaşmayla gelişir. Birbirini kıskanan insanlar büyük hizmetler yapamaz. Fakat birbirini destekleyen insanlar az imkânlarla büyük neticeler elde edebilir.
İslam tarihindeki büyük başarıların arkasında daima bu kardeşlik ruhu vardır. Sahabe nesli bunun en parlak örneğidir. Onlar kendi nefislerini değil, davalarını öne çıkarmışlardır.
Bu nedenle kısa zamanda dünyanın dört bir yanına ulaşabilmişlerdir. Bugün de aynı hakikat geçerlidir.
İman hizmeti yalnızca medreselerde, dershanelerde veya camilerde yapılmaz.
Bir baba evladına doğru bir örnek olarak iman hizmeti yapabilir.
Bir öğretmen, öğrencisine güzel ahlakıyla hizmet edebilir.
Bir esnaf, dürüstlüğüyle insanlara İslam'ı sevdirebilir.
Bir genç, arkadaşlarına güzel örnek olarak tebliğ vazifesini yerine getirebilir.
Çünkü bazen bir davranış, uzun konuşmalardan daha tesirli olabilir.
Asrımızda iletişim imkânları arttıkça sorumluluklar da artmıştır. Tebliğ sahası genişlemiştir.
Eskiden bir kitap yüz kişiye ulaşıyordu. Bugün bir mesaj milyonlarca insana ulaşabiliyor.
Bu imkânlar hakikatin yayılması için kullanıldığında büyük hayırlara vesile olabilir. Şu imkânlar üstâd'ımızın ve abilerimizin elinde olmuş olsaydı kim bilir neler e imza atarlardı.
Ancak burada yine ihlâs ve hikmet ölçülerine ihtiyaç vardır. Hakikat bağırarak değil, temsil edilerek daha güçlü anlatılır.
Sözün tesiri, çoğu zaman onu söyleyen kişinin samimiyetinden gelir.
Bu sebeple her mümin önce kendi hayatını Kur'ân ve sünnet çizgisinde güzelleştirmeye çalışmalıdır.
Sonra da gücü nispetinde insanlara faydalı olmaya gayret etmelidir. Belki bir kitap hediye ederek... Belki bir gencin sorusunu cevaplayarak... Belki bir dostunun derdini dinleyerek... Belki bir insanın kalbinde ümit ışığı yakarak...
Kim bilir, belki de farkında olmadan bir insanın imanına kuvvet verecektir.
Ve belki yıllar sonra o insanın yaptığı bütün hayırlardan da hissedar olacaktır.
Çünkü hidayete vesile olan, o hidayetten doğan hayırlara da ortak olur.
İşte bu yüzden Peygamber Efendimiz (asm), bir kişinin hidayetine vesile olmayı dünyanın en kıymetli servetlerinden üstün tutmuştur.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz:
Dünya hayatı geçicidir. Makamlar geçicidir. Servetler geçicidir. Şöhretler geçicidir. Fakat iman bâkidir.
İman için yapılan hizmet bâkidir. Allah rızası için atılan adımlar bâkidir. Ve bir insanın imanına vesile olmak, bazen bir ömre bedel olabilir.
Belki de insan, mahşer günü en büyük kazancını hiç önemsemediği küçük bir hizmette bulacaktır. Bir kitap... Bir ders... Bir dua... Bir güzel söz... Bir samimi gayret...
Çünkü Allah katında amellerin büyüklüğü, çoğu zaman görünüşleriyle değil, ihlâslarıyla ölçülür.
Rabbimiz bizleri iman hakikatlerini öğrenen, yaşayan ve güzel bir şekilde insanlara ulaştırmaya çalışan kullarından eylesin. Âmin.
Selâm ve duâ ile..
[1] Sözler (315)
[2] Zülfikâr (344)
[3] Asr Suresi
[4] Nahl (125)
[5] Emirdağ Lâhikası-2 (17)
[6] Emirdağ Lâhikası-1 (56)
[7] Şualar (567)