Âşık, ey âşık, ey yırtıkları artık yama tutmayan kişi. Nereyi kapatmaya çalışsan diğerinden pervaz ediyor gönül kuşu. Perperişan olmuşsun. Ama ne güzel olmuşsun. Allah'tan daha da perişanlık dile. Elbisen için değil zinhâr. Malın mülkün için değil. Evlad u iyalin için değil. Nefsin için dile. Dile gelmeyen yârelerin çoğalması o Hekim-i Hakiki'nin devasını davet eder. O Tabibler Sultanı, hem Habibler Sultanı, inleyenlere kıyamaz. Ses yoktur ki, Ona ulaşmaya çalışsın da, nasipsiz kalsın. Nasibsizin sesi yok demektir. Sesi olmayanın gürültüsü olabilir. Gürültüye şefaat edilmez. Hikmete yakışmaz. Gürültü duymazdan gelinir.
Gürültü: Bazen yol razı etmiyor beni bazen de sonuç. Bazen gidiş yolum doğru oluyor amma sonucu yanlış çıkarıyorum. Bazen de sonucu doğru buluyorum da gidiş yolum yanlış çıkıyor. Hocalarım her iki hale de tam puan vermiyorlar. Ben de zaten her iki halde kendimden razı olamıyorum. Cevabın cevap olması için hem gidiş yolumun doğru olması lazım hem de sonucu doğru çıkarmam lazım. Eyvallah. Bu kadarını eğitim hayatım öğretti bana. Peki Bakara sûresinin 5. ayeti ne öğretti? Ki kısacık bir mealiyle şöyle buyruluyor: "İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler. Ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."
Her saadetimin bu ikisiyle birden olduğunu kavradım. Artık cevap olarak neyi bulacaksam ondan iki şeyi birden beklemem gerek: 1) Gidiş yolu itibariyle de Rabbimi razı etmeli. 2) Varacağı netice de nihayetinde Rabbimin rızası olmalı. "Bu ikisi birbirinden nasıl ayrılabilir ki?" diye sorduğunu duyar gibiyim. Haklısın. Zâhirde birbirinden ayrılmaz görünüyorlar. Ve hakikatte de birbirlerinden ayrılmamaları lazım. Ancak insan parçalayıcıdır. Aklı şeyleri parçalayarak anlar. Çünkü beşeriyet parçadır, mahluktur, sınırlıdır. Sınırlı, her neyi kavramaya çalışsa, avuçlarına sığdırmaya da çalışır. Avuçlarımın dışında kalanı görmezden geldiğim oluyor maalesef. İşte, avuçlarımın küçüklüğü ki, zâhirde/hakikatte olmayacak birşeyi mümkün gösteriyor.
Misal istersen İhlas Risalesi'ne götüreyim seni. Ne diyor orada gözümün nuru: "Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı." Bak, dikkat et, demiyor: "Niyetinizde rıza-yı İlâhî olmalı!" Çünkü niyetinde sen hakikaten rıza-yı İlâhî'yi kastetmiş olabilirsin. Fakat 'müteneccis su ile necis olmuş bir libası hınzırın bevliyle yıkamak' kabilinden olabilir eylediğin. O yüzden önce amelinin nereye düştüğüne bakmalısın. Allah rızası için istavroz çıkarılmaz. Allah'ın rızası ancak Allah'ın razı olduğunu beyan buyurduğu şeylerle elde edilebilir. O yüzden yolun her parçasında yine hidayetin yardımına ihtiyacın var. el-Hâdî olan Allah hidayetiyle yardımcın olursa amellerinde yanlışa düşmezsin. Parçalarda yolunu şaşırmazsın. Ve, buna mümasil, niyetinde ihlasa erebilirsen nihayette felaha kavuşursun. Çünkü amelinin şeklen içeride olması da felahı garanti etmez. Eğer 'dinle dünya avına' çıktıysan vay haline!
Hem niyetinde ihlas olmasını, hem amelinin rıza-i İlâhî'ye nail olmasını, hem de Cenab-ı Rahman'dan fazl u keremini iste. Nihayetinde bağışlayacak olan Odur. Kimse ameliyle/niyetiyle cenneti hakedemez. Cennet Hüda'nın fazl u keremidir. Çabalanan o fazl u keremle nasibdar olma zenginliğidir. Bu zenginlik ancak fakirlikle istenir. 'Aczini ve fakrını en makbul bir şefaatçi yap.' Allah'ın rızasını üstünü başını paralayarak iste. 'Üstünü başını' derken elbiselerini kastetmiyorum. Yırtıkların insanların görebileceği yerlerde olmasın. "Yanlış anlaşılmasın. Acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir." Senin yırtıkların kulların göreceği yerlerde değil senin göreceğin yerlerde olmalı. Hatta gözünden hiç çıkmamalı. Aynen. Hep ellerin üzerlerini örtmeye çalışır gibi dolaşmalısın. Bu yırtıklar başka türlü yırtıklar. Kapatmayı bıraktıkça, sana azalır, Allah'a çoğalırlar. Kapatmaya çalıştıkça, sana çoğalır, Allah'a azalırlar.