Milâdî yılbaşına bakışımız

İsmail AKSOY

“Ey iman edenler! Hepiniz  birlikte barış ve selamete girin de (ahkâm-ı Şer’iyyenin tamamına itaat edin) şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin aranızı açan belli bir düşmandır.”(1)
“Şüphesiz Allah katında hak din İslâmdır.”(2)
“Kim hangi millete benzemeye çalışırsa, onlardan sayılır.” (3)  
Yukarıda mealini verdiğimiz âyetlerin ve hadis-i şerifin mâna penceresinden meseleye bakacak olursak, insanın fikrî hayatına,inancına ve yaşantısına tesir eden en önemli etkenin “Din”  olduğu anlaşılır.

Allah’ın, insanlığın hayatını düzene koymak, her anını ve tüm yaşantısını kuşatmak amacıyla gönderdiği son ve mükemmel din olan İslâm’ın, müslümanın hayat karelerinin tamamına bir takım ölçüler ve kıstaslar getirdiği muhakkaktır. Müslümana düşen bu ölçülere riâyet etmektir. Zira Müslümanlık kuru bir iddia ve ideoloji değil, insanlığın kurtuluş ve saâdet yolunu gösteren İlâhî bir harita ve pusula mesâbesindedir. Ve Cenab-ı Hak, İslâm’ın dışındaki bir dini ve yolu kabul etmediğini bildirmektedir.(4)

Üstad Said Nursî’nin ifadesiyle;
“Şeytanın ve onun şerik ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile âmil ve sünnet-i Ahmediye (a.s.m.) ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu” (5)  bilip anlaması insanı kurtarabilir ancak.
Yüce Rabbimiz, bir insanın içinde iki kalp yaratmadığını (6)  beyan buyurarak, dini başka,  dünyası başka insanların içinde bulundukları anlaşılmaz çıkmazı net bir şekilde nazara vermektedir.
İslâm’ın kişi hayatındaki tartışılmaz üstünlüğü mü, yoksa yanlış tercihlere yönelmesi mi? Allah ve Resûlünün Cadde-i kübrası mı, şeytânî yanılgıların ve yandaşlarının oyuncağı olmak mıdır tercihimiz?

Bi­lin­di­ği gi­bi, dün­yaya gön­de­ri­len ilk in­san ve ay­nı za­man­da ilk Pey­gam­ber olan Âdem aley­his­se­lâ­ma, Al­lah ta­ra­fın­dan vah­ye­di­len sa­hî­fe­ler­de, in­san­la­ra gerekli olan dîn ve dün­ya­ya âit bil­gi­ler bulunuyordu. Za­man ve tak­vîmle alakalı bil­gi­le­r de,insanlık tarafından ilk kez  bu sa­hî­fe­ler­den öğ­re­nil­miş­tir.

Tâ­rih­ler “Hic­rî (Ka­me­rî, Şem­sî)”, “Rû­mî”, “Mî­lâ­dî” gi­bi isim­lerle adlandırılmıştır. Tak­vîm için değer taşıyan önemli bir olay “Tâ­rih ba­şı/başlangıcı” ola­rak ele alı­nmaktadır. Yanlış bir tarzda  Hı­ris­ti­yan­lık­ta bu baş­lan­gıç, Îsâ aley­his­se­lâ­mın doğduğu gün  zan­ne­di­len ta­rih­tir. Doğ­du­ğu yı­la sı­fır, ön­ce­si­ne “Mî­lât­tan ön­ce”, son­ra­sı­na da “Mî­lât­tan son­ra” de­nil­miş­tir.

İs­lâ­mi­yet­te, hic­rî ay­la­rın dı­şın­da, gü­neş yı­lı­nın yani (mî­lâ­dî se­ne­nin) ay­la­rı için­de, mî­lâ­dî tak­vî­me gö­re kut­la­nan her­han­gi önemli ve  mü­bâ­rek bir gün, değerli bir zaman dilimi  yok­tur. Hı­dı­rel­lez, Mih­ri­cân, Nev­rûz gibi bazı milletlerce önemsenen günlerin hakikatte İslâm’da yeri yoktur.

No­el gü­nü ve ge­ce­si de böy­le­dir. Dî­ni­miz­de­ki, mü­bâ­rek gün­ler ve ge­ce­ler hep hic­rî-ka­me­rî ay­la­ra göre düzenlenmiş ve belirlenmiştir.

Hz.İsa’nın doğumu da tam olarak bilinmemektedir. Ara­lık ayı­nın 21’in­de, 25’in­de ve­ya Ocak ayı­nın 6’sın­da ya­hut baş­ka bir gün ol­du­ğu düşünüldüğü  gi­bi, bu­gün­kü mî­lâ­dî se­ne­nin beş se­ne faz­la ol­du­ğu, çe­şit­li dil­ler­de­ki ki­tap­lar­da yer almaktadır.

 Hı­ris­ti­yan âle­mi­nin, “No­el” kut­la­ma­la­rı, Ro­ma İm­pa­ra­tor­la­rı­ndan  Kos­tan­tin ile baş­lar.
 şu­nu hemen ifâ­de etmek gerekir  ki, Hı­ris­ti­yan­la­rın kut­la­dık­la­rı “No­el”in bir uy­dur­ma­dan ibâ­ret ol­du­ğu, hat­tâ ba­zı Hı­ris­ti­yan teş­ki­lat­la­rı­nın da ar­tık “No­el”i bir “hu­râ­fe” olarak ka­bul et­tik­le­ri, dün­ya ba­sı­nın­daki  ha­ber­leden anlaşılmaktadır.

Ni­te­kim, ABD’de ya­yın­la­nan 17 Ara­lık 1996 ta­rih­li haf­ta­lık “News­we­ek” der­gi­si bu iddiamızı destekler niteliktedir:
“No­el Ba­ba bir hu­râ­fe­den ibâ­ret­tir; ger­çek­le hiç­bir il­gi­si yok­tur. Ti­câ­rî mak­sat­lar­la son­ra­dan uy­du­rul­muş­tur. He­di­ye­lik eş­yâ sek­tö­rü­ne mil­yon­lar­ca do­lar ka­zan­dı­ran No­el Ba­ba, ka­pi­ta­liz­min oyun­ca­ğı ol­muş­tur.”

Şu da bir ger­çektir ki, as­lı ol­sun ya da ol­ma­sın , günümüzde Hı­ris­ti­yan­lar “No­el”i dî­nî bir ge­rek­çey­le, ya­ni ibâ­det ni­ye­tiy­le ve kastıyla kut­lu­yor­lar. Bu açıdan, bir Müs­lü­manın bu inançla ve kabulle veya taklit ve özenti ile No­el kut­la­ma­la­rı­na ka­tı­lması, de­ğer verip benimsemesi asla düşünülemez.
Şurası da muhakkak ki, “No­el” ile “Yıl­ba­şı” fark­lı  şey­ler­dir. Ye­ni yı­la girmiş olmayı teb­rîk et­mek­te, ha­yır­lı ol­ma­sı­nı te­men­nî ederek bir muhasebe ve tefekkürî bir değerlendirme yapamakta   bir mah­zûr yok­tur. Yıl­ba­şının di­ğer gün­ler­den fark­lı bir tarafı da yoktur. Ve ortada kutlanacak bir şey de bulunmamaktadır.

Yoksa milletlerarası takvim başlangıcı olma fonksiyonundan başka bir özelliği olmayan yılbaşı ve Noel kutlamalarının dinimizde yeri yoktur.(7)   

Resûlullah (s.a.v):”Sizden evvelkilerin kötü adetlerine karış karış, adım adm uyacaksınız ki, onlar kertenkele deliğine girseler, siz de arkalarından gireceksiniz” buyurdu.
“Ey Allah’ın Resûlü ! Onlar (dediğin) Yahudi ve Hristiyanlar mıdır ?” dedik.”Onlar değil de kim? Buyurdu. (8) 
Kur’ân’ın nuruna ve talebeliğine baş koyup dini dünyaya satmayan bahtiyarlardan olmak varken;” Diğer gürûh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tâbi olup, yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan hayvan gibi, belki daha aşağı sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur” (9) kategorisine dahil olmaktan Rabbim necip neslimizi ve gençliğimizi muhafaza buyursun.
“Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemâl noksan, ziyâ zulmet, hidâyet dalâlet, nur nâr, İmân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle, şu kâinatta, ezdâd, birbiriyle çarpışıyor, dâimâ tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor, başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette, o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek, temerküz edip birbirinden ayrılacak; o vakit, Cennet-Cehennem sûretinde tezâhür edecektir.” (10) ayrışmasında bizlere;faydanın, hidâyetin, nurun, imanın, tâatın, hayır ve güzelliklerin safında yer almayı nasip eylesin. 

Yer yüzünde her gün yüzlerce Müslüman kanı akıtılırken, düşman canavar dişlerini müslümanın boğazına geçirmiş ve hançerini ciğerine saplamış, İslâm diyarları zulüm ve işkenceler altında inim inim inlerken, kanlı elleri, salyalı ağızlarıyla kutladıkları bir güne ve o gecede ateş lavları gibi semadan inen gazap ve musibetlere ortak olmak, böylece dâllîn güruhuna -Allah muhafaza- dahil olmak, Frenk mukallitliğiyle kendi asil değerlerini kaybetmenin sarhoşluğunu ve derin gafletini yaşamak, hamiyet ehline asla yakışmayacak bir davranış biçimidir. Bu, İslâm milliyetini hafife alma ve İslâm ümmetiyle alay etmek demektir. Cümle ehl-i imânın hak ve hukukuna tecâvüzdür, İlâhî gazapları celbetmeye bir vesiledir.
Çevremize, çoluk-çocuğumuza sahip çıkma zamanıdır.

Dipnotlar:
1-Bakara, 2/208
2-Al-i İmrân, 3/19
3-Tac, 1/63
4-Al-i İmran, 3/85
5-Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü Kısmı ve Üçüncü Zeylinin Nihayeti.
6-Ahzâb, 33/4
7-M.Talu, Dini Meselelerimiz,1/169
8-Tac,1/63
9- B.Said Nursî,Sözler ,On Birinci Söz
10- A.g.y,Yirmi Dokuzuncu Söz

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.