“Hem herkese maskara olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, za’fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu.
“Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
Maskara olmak…
Şeref ve haysiyetin, vakur bir duruşun zıddı.
“Sevgi, aid olma” nasıl bir ihtiyaçsa ve sebepler eliyle karşılanıyorsa fakat tevhid gereği sebeplerden bilinmiyorsa, “saygınlık” da bir ihtiyaçtır ve şehadet âleminin şahitleriyle gayb âleminin hazır ve nazırları eliyle karşılanır. Onlar nazarında faziletli bir hâl yerine rezil bir hâl, kulun saygınlık ihtiyacına da darbe vuracaktır.
Allah’ın sevgi ve saygınlık ihtiyacını sebepler eliyle karşıladığına dair bir hadiste şöyle buyrulur:
“Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e: ‘Ben filanı seviyorum, onu sen de sev.’ diye emreder. Cebrâil onu sever. Sonra gök halkına: ‘Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz.’ diye seslenir. Gök halkı da onu sever. Sonra yeryüzündekilerin kalbinde o kimseye karşı bir sevgi uyanır…”
Demek ki sevginin de, itibarın da hakiki kaynağı halk değil Hak’tır.
Peki bu maskaralık nasıl oluşuyor?
Üstad burada meseleyi çok yönlü ele alıyor. Müthiş bir psikolojik okuma yapıyor.
Tekebbür…
Kelimenin yapısında bile kasıtlı bir büyük görünme çabası var.
Neden kasıtlı bir büyük görünme hâline giriyor insan?
Çünkü içten içe zayıf olduğunu hissediyor. Bu zafiyet ona acı veriyor. Bunu büyük görünerek örtmeye çalışıyor.
Gerçek bir hastalığa yalancı bir deva…
Aciz hissettikçe, bir durumda elinden de bir şey gelmedikçe aczini kabullenmek yerine; “Ben bana yeterim.” diye bir aldanış sarıyor benliği. Biz buna gurur diyoruz.
Herkese kapatmak kendini…
Kimseden bir şey kabul etmemek…
Muhtaçlığını saklamak…
Tasannuya, yani sun’îliğe ve yapmacıklığa ise tek bir duygu itmiyor insanı. Altında hem riya var hem zillet.
Riya, ihlâsın zıddı.
İhlâsta merkezde Hak var; riyada merkezde rızası kazanılacak bir halk.
Tek olanın rızasını kazanmak kolaydır. Çünkü; tek olan fıtratında kal, kendin ol, ister. Ama çok olanın rızasını kazanmak için binbir surete girer insan. Birinin razı olduğundan öteki olmaz, ötekininkinden beriki…
Hırpalanıp durur.
Bu yüzden renkten renge, şekilden şekile girer.
Peki neden kullara gösterişle kendini güzel ve iyi göstermek zorunda hisseder?
Tıpkı kibirde olduğu gibi…
İçindeki zilleti, aşağı ve zayıf gördüğü yönleri örtmek için.
Aslında tasannudaki bu yapaylık başlı başına bir zillettir.
Bir alçaklıktır.
Dili başka, hâli başka, kavli başkalık…
Üstelik bile isteye…
Asla güven vermez.
Doğrulukla ve hakikatle zıtlık içindedir.
İnsan öz değerinin bir başkasının kabulüne ve onayına bağlı olmadığını anladığında, yaratılıştan gelen kulluk değerini duyumsadığında ve yönünü, yüzünü Hakk’a çevirdiğinde artık başka değer aramalarına ihtiyaç kalmaz.
Sırf Allah seni var ettiği için potansiyel bir kulluk değerin vardır.
Bunu özünde hissettiğinde mesele değişir.
Fakat insan bu değerden uzaklaştığında güzellik takıntıları başlar.
Bunu temin için türlü estetik operasyonlar…
Mal tutkusu…
Mal ile kendini var ve güçlü sanmalar…
Makam arzusu…
Bununla kendine değer biçmeler…
Bunun üzerinden ego devşirmeler…
Sayısız sanal, suni ve gerçekte karşılığı olmayan değer arayışları…
Aslında hep asıl kıymetinden uzaklaşmaktan kaynaklanıyor.
Üstad tam olarak bunu anlatıyor.
Yani sen özündeki zafiyeti Hakk’ın kudretine bağlamazsan ne yaparsın?
Tekebbür ehli olursun.
O zafiyeti kapatmak için kibirlenmek durumunda kalırsın.
Özünde maruz bulunduğun bir zillet ve değersizlik duygusu varsa, O’nun varlığıyla ve O’na kullukla bir değer zeminine oturtmazsan ne olur?
Bu sefer riyakârca kendini değerli göstermeye başlarsın.
“Ben de değerliyim aslında…”
“Evet, orada bir yaram var ama bakın burada da şuyum var, buyum var…”
diye türlü hâllere bürünürsün.
Çünkü özünde bir yara taşımaktasındır.
Üstad burada psikolojiyi çok derin bir şekilde okuyor.
Belki modern psikolojinin çoğu zaman yüzeyde bıraktığı yerlere temas ediyor.
Çünkü büyük görünmenin altında küçüklük korkusunu…
Gösterişin altında değersizlik hissini…
Yapaylığın altında zilleti…
Okuyor.
“Kendini halka komedi yaptın.”
Yani rezil oldun.
Herkes sana gülüyor.
Bu artık bardağı taşıran son damla oluyor.
Yükü taşımaktan yorulmuş…
İki büklüm olmuş…
Aynı yük sebebiyle kötü ahlâka düçar olmuş…
Yetmemiş, bir de rezil olmuş.
İşte bu noktada uyanış başlıyor.
Evvela zahmetten kurtuluyor.
Çünkü en evvel insanı yük taşımak yoruyor.
Bu sebeple semavî dinlerle çeşitli sebeplerle alâka kuramamış kimseler bile kişisel gelişim, mindfulness, yoga benzeri yollarla bir şekilde yüklerini bırakmanın yollarını arıyor.
Ruhunun hakikati arayışının sesini kısmış olsa bile hiç kimse bu yükün ağırlığının harabiyetinden kurtulamıyor.
Sonra hapis…
Bu, gemi sahibinin pek haklı bir cezası.
Çeşitli ruhî hastalıklar, insanı kendi içine hapseden bu cezanın görüntüsü gibi.
Bostanda zindan hayatı yaşamak…
Hapiste iraden kısıtlıdır.
İmkânın kısıtlıdır.
Gücün kısıtlıdır.
Yük taşırken de öyle…
Yükler altında ezilip ruhî bunalımlara düşerken de öyle…
Ve sonra maskaralık…
Meşru ve mânâ-yı harfîyle bakılacak bir saygınlık ihtiyacına darbe vuran bir hâl.
İnsanı özünden inciten bir durum.
Özellikle de onurlu insanları.
İşte tevekkül, yalnız yükü bırakmak değildir.
İnsanın kendi kıymetini yeniden doğru yerde aramaya başlamasıdır.
Halkın nazarında değil…
Hakk’ın nazarında…