Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilîtelâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.
En çok yanlış anlaşılan ve en çok birbirine karışan konu; tevekkül etmek ve sebeplere riayet etmek birbirine zıt mıdır?
Birinci Lem’a’da Hz.Yunus(A.S) balığın karnında, her taraftan ümit kesik bir vaziyette iken, esbab bilkülliye sukut ettiğinde, (yani onu ordan kurtaracak tek bir sebep yokken; gece, deniz ve balık sebepleri aleyhine ittifak etmiş iken) nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyeti nasıl bulduysa, sebepleri etkisiz, tesirsiz idrak ettiyse, tevekkül; sebeplere riayet ederken aynı tevhid nuru ile ‘Allah dilemezse bu başvurduğum sebep hiçbir şekilde fayda vermez, kafi gelmez” şuuruyla Müsebbib’ül Esbabı her şeyin üstünde görmektir.
Sebep, Arapça sbb kökünden gelen sabab “ip, urgan” demektir.
“Dest-i kudret” yani kudret eli; birşeyin bir diğer şeyi netice vermesi şeklinde adeta bu ip olan sebepler ile nesneleri birbirine bağlayan asıl etkendir. Bu açıdan sebebe riayet aslında Müsebbibin iradesine boyun eğmek oluyor; çünkü o sebebi o yarattı ve o irade etti; o sebebin ardında onun kudret eli var. Efendimiz (S.A.V) bu sebepten “önce deveni bağla sonra tevekkül et” buyurur. Sebebe riayet böyle bakınca tevekkülün bir parçasıdır.
Peki sebep ne zaman perde olur?
Dest-i kudretten gafil olup bütün etkiyi sebebin kendisinde gördüğümüzde.
İnsan Yusuf (a.s) misali kuyunun dibinde, o yalnızlıkta, o kimsesiz ve çaresizlikte, ‘kardeşim’ diye tutunup sevgi beslediklerinden ‘vefa’ yerine ‘zulüm’ görmüş bir halde, sesine bir ses, çaresizlikle uzattığı ellerine bir el bulamadığında anlıyor sebeplerin Hakka perde olamayacağını. Kuyunun dibinde yalnızlığı soluklayana; saraylarda, etrafındaki kalabalığa aldanmamak düşer; ‘dest-i kudretin’ nurdan ellerine vefa ve sadakatle bağlanarak. Ve dünyada kavuşulacak her şeye kavuşmuş bir halde “teveffeni müsliman” diyerek sebeplerden yüzünü Müsebbib’ül Esbaba çevirmek vefa ile.
Dest-i kudreti bilip, sebeplerin perde oluşunu idrak eden birinin zahirde sebeplere riayet edişi, ama sonucun Allah’ın kudret ellerinde olduğunu idraki bir fiilî dua oluyor.
Sebepler bizi en çok gaflete düşüren etken iken, iman-tevhid-teslim basamaklarından geçmiş bir tevekkül ehli için “değil mi ki senin kudret elin değdi, işte aldıysa ordan aldı bu sebep bu kıymeti” diye riayet ettiğinde Hakkın iradesine boyun eğdiği bir ip, “Allah’ın ipi” bir “hablillah” oluyor adeta. “Nazar ve niyet” farkı burda devreye giriyor.
Müsebbebat- birden fazla sebepten doğan sonuçlar demektir.
Sebepler konusunda gafleti engelleyen bir diğer konuda bu; bir şeyin oluşumu için bir çok sebebin ittifakı gerekir, ama olmamaması için tek bir sebebin yokluğu kafi gelir.
Bir çok sebebin içtimaıda kolay bir mesele olmadığı için ister istemez nazarı dest-i kudrete çevirir. Bunun için allame ya da arif olmak gerekmez, yaşam içinde deneme-yanılma yoluyla en ami olanda tecrübe eder ki; yapmaktan acizdir insan, yıkmak ve kırmak konusunda ise mahir. Aciz kaldığı yönde ise Hakkın kudretine sığınma her kul için fıtrî bir tavır. Yani bir çok sebebi bir araya getirecek olandır neticeyi yaratan.
Bir sınav düşünelim. Çalışmak bir sebep, yeterli süreyi ayırmak, zihin kapasitesi, hafıza, zeka, sınav günü moral motivasyon, uyku durumu, soruların senin odaklandığın yerler ile kesişmesi, zorluğu, o sene diğer katılanların performansı vs. sen çoğu zaman çalışarak sadece bir sebebi yerine getirirsin, bütün sebeplere hükmedendir neticeyi yaratacak olan.
Tevekkül;
- Ondan istemek
- Ondan bilmek neticeyi
- Ona minnettar olmaktır.
Yani sebebe manay-ı harfi ile bakmak, Allah için Allah ile bir kıymetin var, tek başına ne kıymet ne ehemmiyetin var ey sebep demektir.
Sebeplerle çepeçevreyiz, türlü yaratım ve oluşumlar içindeyiz. Abraham Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde bahsettiği en temel fiziksel ihtiyaçlar, güvenlik, sevgi, ait olma, saygınlık; en tepede kendini gerçekleştirme hep sebepler eli ile tatmin olan ihtiyaçlarımızdır. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı için Resuller, Nebiler (a.s.m) ve varis-i enbiya asfiya alimler bir sebeptir. Fakat minnet ve muhabbet sadece Müsebbib’ül Esbaba tevcih edilmeli. Zira o hidayet vermezse, o manevi açlığı oluşturmazsa, o günahlara karşı nefsimize merhamet etmezse Resullerin ya da varisi enbiyanın yapacağı en âlâ hizmet tesirsiz kalacaktır. Zira müşrikler ve münafıklar için öyle de olmuştur.
Hasılı kelam; manay-ı ismî ile birşeyi birşeye bağlayan alelade bir ip olan sebep, manay-ı harfî ile bakınca adeta bir hablillah oluyor; gaflete düşüren bir perde iken Allah’a ulaştıran bir ip oluyor. Tevekküle aykırı olmak şöyle dursun tevekkülün bir parçası hatta ön koşulu oluyor.