Tevekkül Gemisi-1

Meryem Saîde GÜNEBAKAN

İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.

İlim-akıl, imanın nur cephesi, önümüzü sonumuzu, evvelimizi ahirimizi aydınlatıyor, ‘ne nedir, ne değildir, nasılcadır?’ Onunla anlaşılıp anlamlanıyor. Zikir-kalp ise imanın kuvvet cephesidir, ilimle çizilmiş rotamızda yürüme gayretini gücünü o zikrin manevi feyzinden alıyoruz.

Nur olmazsa her şey karanlığı ile çöker üstümüze; korkular ve vesveselerle kala kalırız, kainata meydan okutan nurdur.

Feyz ile arınmış hissiyat olmazsa hadiselerin baskısı ile menfi yönde duygusallaşır, o baskıyı hissederiz, hatalara yakın oluruz. Kurtaracak olan imanın kuvvet cephesi.

Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder.

Allah’a tevekkül eden için hayat bir sefinedir; hadiseler, dağlar büyüklüğünde dalgalarla da gelse tevekkül eden Allah’ın pek emniyetli gemisine binmiştir bir kere. Emniyeti ruhu en mükemmel derecede hisseder. Sosyal hayat ve olaylar dalgalı birer deniz gibi, ne zaman ne olacağı nerden ne çıkacağı bilinmiyor, dağlar vari benzetmesi de boş değil Üstadın, benliği ve cibilliyeti dağ gibi olanların kendilerini büyüttüğü ölçüde olayları büyütme hali de pek şaşmayan bir gerçek.

Fakat bu mü’minin seyranına zarar vermiyor, zira ruhu emniyet içinde.

Seyran kelimesinin anlamında ‘gitme yol alma’ da var ‘görme gözleme’ de; yani dağ gibi o hadiseler tevekkül eden mümini ne yolundan döndürür, gidişine, yol alışına zarar verir, nede seyir zevkinden onu mahrum bırakıp gözlerini kapatmaya mecbur eder.

Geminin ağırlıklardan kurtarma işlevi imanın kuvvet cephesine bakıyor; kalbin hüzünlerini bırakıp Kadir-i Mutlakın varlığı ile sürur bulma hali.

Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var.”[1] Dediği gibi Üstadın. Duygularımız Onun kudret eline teslim.

Onlar, îmân edenler ve kalbleri Allah'ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.“[2] ayetinin işaret ettiği kudsi hakikat. Buda ferahlamaya yol açıyor duygularda. Dünyada ‘rahat’ berzahta ‘istirahat’

Böyle olunca ruha saadet kapısı açılıyor. Aksi halde ruhu korku ile sıkışan, kalbi hüzün ile ezilen; emniyeti hissedip yüklerinden kurtulmuş olmayan bir kimse ‘saadet’ değil ‘şekavet’ ehli olacaktır. Bu mecburi bir istikamettir imanın verdiği emniyet olmazsa; hem kendimizde hem de aynı evhamlı aklı aynı karanlıklı ruhu aynı yüklü, sancılı, kalbi taşıyan herkeste göreceğimiz üzere. Saadet ebedi olursa hakiki saadettir. Ya da ebediyeti ruhunda hissetmek başlı başına bir saadettir. Anlık lezzetler ve zevklerle sarhoş olan da kendini muvakkat zaman içinde mutlu, saadetli sanabilir, ama yenilenen ihtiyaçlar sarmalında ve canımıza yapışmış ve bitmeyen aczimizle, bitişini hissettiğimiz her mutluluk şikayet ve acı doğurup gider. Saadet ve ebediyet ancak bir biri ile mümkün birer hakikat gibidir.

Cennete uçabilir”

Cennete öz türkçede de ‘uçmağ’ denilir. Yüz yirmi dört bin peygamberin (A.S.M) vahyin ışığında saçtığı irfan incilerinin izi yahut tozudur muhakkak. Yük ile uçulmayacağı pek aşikar, bu yüklerin bizi aşağıların en aşağısına çekeceği de aşikar. Dünyada sayısız numunede gördüğümüz gibi. Hali hazırda kalbinde gam taşımaktan elem taşımaktan daha yakıcı bir ateş var mıdır? Birde imanı billah ve imanı bil ahiret ile muvakkat gamın biteceği umudu, çekilen gamın Hakkın nezaretinde oluşu emniyeti olmaksızın. Ve sayısız düşkün, perişan kimselere de baktığımızda hep dünyayı yüklenmek isteyip bu yükün altında kalmış kimseler olduklarını görürüz. Demek yük gerçekten aşağıların en aşağısına çekiyor bizi, en sefil ‘esfel’ hale düşürüyor.

Hasıl-ı kelam sırtında yükü ile denize bırakılmış insan için en güvenli hal, bir gemiye binmektir; hem canını hem yükünü kurtarmaktır. O gemi ise tevekkül gemisidir.

[1] Lem’alar- 11. Lem’a

[2] Rad Sûresi/ 28

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.