Evet ey miskin-i biçare! Daha sen, ne zamana kadar kendi elindeki semerenin zevaline ağlayacaksın! Gözünü aç. فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَي olan zatın, o semerenin ağacını ibkasındaki nimetlerinin tevatür ve devamına bak. Sonra şayet o ağaç akamete uğrarsa, küre-i arzın aktarındaki, onun emsaline nazar et de, O zatın çok vâsi' olan daire-i in'amatını düşün. Hattâ şayet sene ve zamanın dahi kuru ve kurak geçseler de; sen, seneler ve mevsimlerin değişip tazelenmesi içinde, onun daire-i ihsanatının teceddüdüne bak!.. Sonra onun, idame-i ihsanının hattâ âlem-i misal ve berzahı da içine alan dairesine bak, tâ senin âlem-i şehadette müşahede ettiğin manzaraların emsalleri, oralarda daha şa'şaalı devam etmekte olduklarını göresin. Sonra da, senin, küre-i arz bahçesinde ünsiyet peyda ettiğin nimet ve semeratın eşbah ve benzerlerini, âlem-i âhirette daha a'lâ ve ekmel bir tarzda in'am etmesinin geniş ve ebedî in'amat dairesine bak. Sonra ve sonra.. ve hakeza!..
İşte madem öyledir. Ni'mete bakarken, sakın gaflet ile in'amı düşünmeden bakma! Tâ ki, ağlamakla teşeffi etmeye muhtaç olmayasın. Belki nimetten in'ama ve in'amın devamına ve in'amdan da mün'ime ve onun feyzinin genişliğine ve rahmetinin kemaline bak, şükrederek gül.. ve onun fazlıyla ferahlan ve mes'ud ol!..
Kendi hayat meyvenin zevaline ağlamak yerine gözünü hayat ağacına çevir ve orda kalıcı olan ve devam eden hayata bak. Zihayatlar ölebilir, ama Muhyi olan hayatlandırmaya devam ediyor ve edecektir.
Evet ağladın. Çünkü yanlış anladın. Ama bitsin artık. Güneşe, aya ve yıldızlara nazar edip batışlarını gören İbrahim Halilullah gibi “la uhibbul afilin’ deme vaktin gelsin.
‘Elinde’ senin gibi; ama geçici, aslen senin değil.
‘Ne zamana kadar’ zaman mekanın hareketiyle değer kazanan, mekana soyutluk katan bir olgu. Burda ve sonraki satırlarda dikkati zamana odaklayarak mekana bağlı maddesel cephemizi soyut bir algıya yükseltmeye çalışıyor Üstad. Dar bir zamanda sıkıştırma nazarını, geniş zamana nazar et.
‘Gözünü aç!’
“Basar masnuatı görüp de basîret Sâni’i görmezse çok garip ve pek çirkin düşer.”
Burdaki göz basiret; Sanii görmesi gereken.
O ‘tohumları ve çekirdekleri çatlatan’ senin kalp habbenden ve ruh nüvenden bîhaber olabilir mi? Burda gözü en başa, sonra devama ve sonra en sona; kalacak olana, Baki olana çevirerek, andaki kayıpta sıkışmış olan kalbi zaman üstüne çıkarıyor; gel birde burdan bak diyor adeta.
Diyelim ki bizim kendi hayat ağacımız akamete uğrasa, hiçbir meyve vermese, yeryüzünde sayısız ağaçta ve başka hayat ağaçlarında ihya ediciliğini çok çeşitli göstermiş olması; nimetlerinin vüs’ati adına bize bir fikir verdiği için, hali hazırda elimizde olmasa bile hepimiz adına umuttur.
Mesela geçmişe dair mutlu bir aile tablosu ya da geniş bir ailede yardımlaşma türü bir görsel gören insanların ‘ne güzel zamanlar ne güzel insanlarmış’ diyerek kendi elinde olmadığı halde bu güzellikle telezzüz edişi başka ağaçlardaki vüs’ati nimet ile umutlanışa bir örnek olabilir.
Sonra zaman… Öyle bir zamana geldin ki kuru ve kurak… Burda maddi ve manevi hayatı zehirleyen çok çeşitli sebepler var.
“Seneler ve zamanların geçmesindeki daire-i ihsanat” çok çeşitli devirler, zamanlar gördü bu alem, zaman zaman hayatın çok bunalımlı dönemleri geçti, dünya harblerinde olduğu gibi, ehl-i beyte zulmedilen o zaman dilimi gibi. Sureten ve hakikaten... Ama hepsi aynı kalmadı, geldi geçti bir şekilde, zulüm devam etmedi, Allah güzelleştirdi. Zahiren çirkin olanın ardına çok ihsanlar sakladığını gösterdi. Surette en çok yara alan devletler yine en çok gelişen devletler oldu, yine görünüşte zulme uğrayan ehli beyt manen ihya edici oldu ümmet için.
Ve sonra Üstad nazarı, alem-i şehadetten alem-i gayb olan berzah ve misal alemine çeviriyor, orda nimetler şaşaa kazanıyor. Niçin? Midenin gıdası yiyebileceği az nimetlerle sınırlı iken ve tükenirken, gözün sadece temaşa edebileceği az bir yer ile sınırlı iken kalbin muhabbet gıdası sevdikçe ziyadeleşen ve paylaştıkça artan, ruhun külli bakışı zamanla mekanla kayıtlanamayan yapısı ile daha ihtişam kazanan daha ulvi daha geniş daha büyük olduğu için, bu manevi nimetler dahada şaşaalı devam eder haliyle.
Daha da ötesi dünyada tattığın nimetlerin ahirette devamı. ‘Benzerleri’ ile olması alıştığından kolayca kopamayan ünsiyet merkezli kalbin ihtiyacı; bir nevi dünyada tattıklarının bekası, kalıcılığı; genişlik ve ebedilik külli bakan ruhun ihtiyacı.
Sonra ve sonra. Her iki alemi de aşan sonramız ne ki? Onun Zatı. Sıfatlarından, isimlerinden, fiillerinden ötede Hayy oluşu… Onun hayatında dirilmek, her dem taze hayat menbaı; devamın, bekanın ve ebediyetin garantisi Onun Baki, daimî ve ebedi varlığı.
İşte bu nihayeten ulaşacağın güzellik için senin bidayeten yapman gereken şey; nimete bakarken ‘nimetlendiriliyorum’ diye nimette boğulmadan gözü nimetlendirilme fiiline çevirmek. Nimette takılırsan nimet fani, zail, devamsız; ama fiile çevirirsen gözünü fiil baki, daimidir. Nimette kalırsan şifalanmaya muhtaç bir ağlayışla ağlarsın; nimetlerin bitip tükenme oranında ağlaman bitip tükenmez.
Nimetten nimetlendirilme fiiline, ordan nimetlerin devamına, ordan bu nimetlendirmeyi yapanın zatına ve onun feyzinin genişliğine geçmek; en mikroskobik canlılardan galaktik varlıklara değin küçük- büyük, bitki- hayvan- insan, tür -cins farketmeksizin ve dahası sadece biyolojik canlılığa ait nimetler değil manevi diriliğe ait nimetler her türü ilgilendiren, muhabbet, aşk, şevk, şefkat, merhamet.
Sonra insanlarda nimetlendirilme boyutlar aşıyor. Midenin nimeti, aklın, kalbin, ruhun, sırrın nimeti. Bu feyzin genişliğinin makro ve mikro boyutları ve surî ve hakiki boyutu.
Rahmetinin kemali. Bu nimetlendirme Feyyaz olanın feyzinin genişliği olduğu gibi rahmetinin, kullarına olan merhamet ve şefkatinin kemalini, zirve halini gösteriyor. Böyle seviliyor olmak şükür, minnet ve muhabbet hislerini açığa çıkarır. Yüzü güldürür, kalbi ferahlatır, ruha saadet bahşeder.