İşte aynen bu temsil gibi, sen dahi ey biçare! dünya denizinin sahilinde oturup, zîcemal ve zîhüsün olan ehl-i kemalin ufûllerine, hem ni'met semeratının vakt-i muayyenesi gelince de zevale ermelerine müteellimane ağlıyorsun. Gafletle zu'mediyorsun ki; o cemaller, o zîcemallerin kendi mülkü ve o semereler de ağacının malı imişde, tesadüfün fırtınaları gelmiş, mülk ve mallarını onlardan gasbederek ademlerin zulümatına atmaktadır. Yahu, hiç düşünmüyor musun ki; senin meftun ve mübtela olduğun şeyin yüzünü nur-u hüsün ile güzelleştiren zat odur ki, bütün kâinat bostanlarındaki çiçekleri nurlandırmış ve bütün aşık bülbüllerin kalplerini onlara karşı şevke getirmiştir.
‘Ey biçare’
Kayıp karşısında insan çaresizdir, kaybı yaşadığı an çaresizliği de tadar.
‘Sahilinde’ oluş henüz zevali kendi nefsinde yaşamamak, başkasının zevalinden etkilenmektir.
‘Oturmak’ ayakta, kıyamda oluşa göre güçten düşmüşlüğü çağrıştırıyor, biçare seslenişini destekliyor.
‘Zîcemal ve zîhüsün olan ehl-i kemalin ufûllerine’
Sureten ve hakikaten güzel olanların, soyut manevi güzelliği ahlakında ve ahvalinde somutlaşmış ve böylelikle kemaline ulaşmış olanların; her kemalin bir zevali olacağı için onların ufûlüdür bu.
‘hem ni'met semeratının vakt-i muayyenesi gelince de zevale ermelerine’
Her nimet meyvesinin belirlenen bir vakti, bir ömrü vardır, meyve de ağacın kemal halidir, meyvesini veren ağaç varlık gayesine ulaşmıştır, bundan sonra bu kemalde zeval bulacak, batacak, sona erecektir.
‘Müteellimane ağlamak’
Ağlamanında çeşitleri vardır, sevinçte ağlatır kişiyi, pişmanlıkta; bazen içte biriken duyguların boşalmasıdır, bir dışavurum bir rahatlamadır ağlamak. Ama burdaki ağlamak acı içinde, acı çekerek ağlamak. Bu istenen bir ağlama değildir. Bu ağlama yeis ve karamsarlık veren bir ağlamadır.
‘Gafletle zu’metmek’
Bu ağlamaya dayanak olan zan, gafletin bir neticesi. Gaflet hakikati göstermez, yakîn vermez, zan içinde bırakır.
Neki o zan?
‘o cemaller, o zîcemallerin kendi mülkü ve o semereler de ağacının malı imişde’
Meyve ağacın zannetmek, güzellik aynanın zannetmek. Aslında hatayı en başında yapıyorsun, mülkü veriyorsun kendisi dahi memlük olana, malı veriyorsun kendisi Hakka mâl olmuş olana. Hakiki Malik mülkünde tasarruf edince de iki bağlı sebebin ayrılığını yokluk zannediyorsun.
‘Tesadüfün fırtınaları’ yerini ‘tevafuğun dinginliğine’ bırakana değin, ayrılık ve yokluk vehmine hizmet eder.
“Bu olanlar bir gayeye matuf değil, başıboş, öylesine, rastgele.. Bir mana için değil, bu işler hikmetli bir elin işleri değil ve merhametli bir gözetenin nezaretinde değil” zannıyla tesadüf fikri dışarda bir fırtına vehmi verdiği gibi, içerde duygu dünyamızda da bir kasırga oluyor adeta..
‘mülk ve mallarını onlardan gasbederek ademlerin zulümatına atmaktadır.’
Malı mülkü gasbedip yokluğun karanlığına atmak;
malın mülkün Malikini bilmemek en evvel hata,
hikmetli işleyişi gasp sanmak bir diğer hata,
alem değiştiren, hayatın mertebelerinde yer değiştireni yok oldu zannetmek nihai hata..
Yahu, hiç düşünmüyor musun ki; senin meftun ve mübtela olduğun şeyin yüzünü nur-u hüsün ile güzelleştiren zat odur ki, bütün kâinat bostanlarındaki çiçekleri nurlandırmış ve bütün aşık bülbüllerin kalplerini onlara karşı şevke getirmiştir.
Gafletin kat kat perde, bilgin yarım, yakinin yok, zan içinde kalmışsın..
‘Hiç düşünmüyor musun?’ Diyerek tefekküre yönlendiriyor Üstad. Gel seninle basamaklı şekilde düşünelim.
‘Meftun ve mübtela olduğun’
Fitneye düştüğün, tutuklu kaldığın,
ibtilaya uğradığın, bağımlısı olduğun.
Nedir bu? Varlık, hayat, zihayatlar, zicemaller, ve daha da özelleşmiş bir şekilde kişinin varlığının hayatının bütün hayat sahiplerinin, bütün güzellik sahiplerinin daha da öte güzellik adına ne varsa kendinde toplanmış gibi hissettiren o tek bir kişinin yüzünü şahid olunacak somut güzellikle aydınlatan (burda önce ehadiyeti nazara sunuyor, sonra vahidiyete çeviriyor bakışı, aradaki bağı kurdurarak külli bir bakış ile vahdaniyet algısına ulaştırıyor muhatabı.)
Kainat bostanında çiçekler (fezada yıldızlar yerde çiçekler)
Aşık bülbüller; her yıldızın etrafında cezbe halinde dönen gezegenler, ve bildiğimiz hayvanatın en ihlaslısı, sesi en güzel çıkanı, bülbüller..
Aşık bülbülün şevke gelmesi… Aşk duyguları tek bir noktada temerküz ettirirken şevk yeniden aleme açar. Tıpkı miraç(aşk)ve dönüşü(şevk)gibi.
Zaten burda anlatılan tam olarak bu. Meftun olduğun şeyin yüzünü hüsn ile tahsin eden kimse bak O’nun güzelliği her yerde, alemler aşıyor.
Özellikle ‘nurlandırmak’ bahsi yüzünde özü parlayanın bir nevi kazandığı bir güzellik algısı oluşturuyor. Ahlakının ve edebinin güzelliği yüzünden taşan hakikatli güzelleri, Allah’ın veli kullarını kastettiği gibi, yerin altında karanlığa, sıkışmaya maruz kalmış çiçek habbesini de kastediyor. Sıkıntılar ile nur-u hüsnün alakasını böylece kurabiliriz. Bir diğeri de burada; bir güzelin yüzündeki nur-u hüsnden kainat bostanındaki çiçeklere yani ehadî tecelliden vahidî tecelliye döndürüyor bütünlük algısı ile vahdaniyete ulaştırıyor; buda şevk hasıl ediyor. Bu yüzden Üstadın aşık bülbülü olan ruhu daim şevk ile nağmeler sunuyor ruhlarımıza..