Ey mecnun ve mahzun Said! Bil ki; senin meselin şöyle ebleh bir çocuğa benzer ki: O çocuk bir deniz sahilinde oturmuş, güneşe karşı cilvelenen kabarcıkların zevaline daim ağlıyor. Her bir kabarcık zevale erdikçe, o da onun üstünde ağlamasını tazeliyor. Biçare zanneder ki, kabarcığın içinde tebessüm eden güneşciğin intifası, o kabarcığın zeval ve tahavvülüne bağlıdır.
‘Mecnun ve mahzun’ seslenişinin anlamı şu: Bu bahis doğru anlaşılmazsa insanı hüzünlere gark eder ve sonra cünuna sevk eder, mecnun; Arapça canna جنّ "örttü, kapattı, kararttı" fiilinin mef’uludur. Aklın örtülmesi demek olduğu gibi cinlenmiş demek aynı zamanda. Cinlerde duygusal yönde kişiyi sevk eden varlıklardır.
‘Ebleh bir çocuk’
Rüşte ermek duygu olgunluğu ister, buradaki durum rüşdün zıttı oluşu ile çocuk ile sembolleşiyor, hem de ebleh bir çocuk yani akılsız, düşünemeyen.
Duyguları olgunlaştıran yegane sır musibetlerdir. Duygular acı ile olgunlaşır.
Düşünme yetisindeki zafiyet ise; tefekkürle işleyerek gelişir.
“Tefekkür etmezler mi?” diye bir çok ayette emredildiği gibi.
Deniz duygusallığın remzi gayb dilinde.
Burada dünya denizi demiş Üstad. Dünya da bu kararında kalmayan fena ve zeval ile alude haliyle bizim duygusallıklarımızın yegane kaynağı zaten.
“Güneş ile cilvelenen kabarcıkların zevaline daim ağlıyor.”
Peki niye tuhaftır kabarcık da yansıyan güneşin zevaline ağlamak? Çünkü akıllı kimse biliyor ki kabarcık fanidir, onda görünen güneş ise bakidir.
“Ya Baki entel Baki”
Aslında daha evvel akıllı kimse şunu biliyor; kabarcıkda yansıyan hiçbir müsbet özellik kabarcığın kendisine ait değildir. Ağlamak niye olur? Senin olan bir şeyi kaybetmekten. Senin olmayan şey emanettir. Peki sende sadece görünen şeyin artık sende görünmemesi bir kayıp mıdır? Kaybın yegane hikmeti, gözü tecelliden asla, kaynağa çevirmesi. Zira hiçbirimizin gönlü ‘batıp gidenleri sevmez.’
Kabarcığın bitmesi ile, tükenmesi ile, fenasıyla güneş bitmez, tükenmez, fena bulmaz. Üstad aslında burada şunu da okuyor; gönül varlığa meftun, varoluşu arzuluyor. Güneşi gerçekten gören bir kabarcık seve seve kendi köpük varlığından vazgeçiyor; hakiki ve daimi varlığın aşkıyla.
Beka kalbin arzusu/geçmişe bakar/kalıcı olsun duyguları ve sevdikleri ister.
Ebed ruhun arzusu/geleceğe bakar/ ila nihaye sürsün varlığı ister.
Sermed sırrın arzusu/zamansızlık /zamanın üstünde geçmişin ve geleceğin sırrına ersin ister.
Devam, daimiyet nefsin arzusu/ana bakar /aldığı lezzetler sürsün ister.[1]
‘Biçare zanneder ki’ Zan kesin bir bilgi değildir, ihtimaldir. İnsanı çaresiz bırakıyor bu zan; dipsiz bir kuyuya düşmek gibi, çıkış bulamaz insan kayıp zannının verdiği elemden. Bir şartla ki; zannı yakîne ersin.
Kabarcıktaki güneşin intifası kabarcığın zeval ve tahavvülüne mi bağlı?
Tebeddül suret değişimi, tahavvül hal değişimidir.
Suretin ve halin değişimi fena değildir, farklı bir suret ve halde bekadır.
Akla geliyor; güneş bakide olsa ‘ben’ kabarcık ölünce ‘ben’ deki güneş kaybolacak; güneşin gökteki varlığının ‘ben’im zevalime nasıl tesellilisi olsun? Tecelli bitince ‘ben’ de biterim.
Burada bir sır veriyor Üstad; aslında senin kendinde ve diğerlerinde ve kainatta sevdiğin, kıyamadığın, meftun olduğun, hep olmasını arzuladığın bütün özellikler ve güzellikler zaten senin ya da diğerlerinin olmadığı için kendinde meftun olup müştak olduğun varlık, hayat ve hayatla kaim duyuların, azaların ve dahi duyguların, hepsinin aslında sadece bir tecelli olduğunu anladığında ‘ben’ demeksizin bir kıymet ve ehemmiyetinin olduğunu anlamış oluyorsun. Allah kulunu niye sever? Niye biteviye onun hayrını ister? Çünkü Allah kulunda kendi zatını sever aslında. Kendinden ayrı değildir kulu. Bizim bir yavrumuzu severken ki iştiyakımızda görünen; acize şefkat, fakire merhamet, nakısı ikmal hep bu sırdandır.
Kul narsistçe ben sevgisinden hakperestçe Hu sevgisine yükseldikçe, kabarcığın fenası güneşin zatına rücu oluyor.
‘Muhabbet şu kainatın sebebi vücududur’ hakikatindeki gibi; bütün oluş ve eylem ve faaliyetlerin temelinde bu sevgi yatıyor.
[1] Erdem Akça/ Risale Dersleri notlarından..