Çelik Yayınevi tarafından yayınlanan kitabı hakkında konuşan, Risale Haber’deki yazılarıyla da bilinen Meleknur Özdoruk, “Zamanın Harikası Bediüzzaman, takriben dört senedir üzerinde çalıştığımız İslam Öncüleri Serisi’nin son kitabı. Cenab-ı Allah’ın inayetiyle tamamlamak nasip oldu, geçtiğimiz hafta raflardaki yerini aldı. Bî- nihayet elhamdülillah…” dedi.
Kitap serisinin 10 yaş ve üzeri gençler için hazırlandığını belirten Özdoruk, sözleini şöyle sürdürdü:
“Zamanın Harikası, -serideki diğer kitaplar gibi- 10 yaş ve üzeri evlatlarımız için mana-yı harfi’ye işaret edilerek hazırlandı. Aziz Üstadımızın hayat serencamındaki safhalar, vak’a zincirindeki halkalar ile bölümler hâlinde anlatılmak istendi. Hadiselerin arka planındaki yakın tarihe dair atmosfer, sosyolojik zemin ve tahribat planları uzaktan uzağa yer yer sezdirildi, bazen de zahiren bahsedildi. Gençlerimizin Risale-i Nur ile tanışmaları için bir vesile ve istifadeye medar olmasını Rabb-i Rahim’imden niyaz ediyor; sizlerden de dua bekliyorum.”
Kitap yayınevlerinde ve internet üzerinde satışa sunuldu.
KİTAPTAN BİRKAÇ ALINTI
Ne uzak diyarlara ne kıtalar ötesine ne de çağlar öncesine gidiyoruz arkadaşım. Hatta zaman ve mekân ufuklarından çok aşmaya, taşmaya da gerek yok. Bizim burada, Anadolu coğrafyasında, hemen şuracıkta bir beldeye, yaklaşık 150 yıl evveline dürbünümüzü çeviriyor, hayalin kanatlarına biniyoruz.
Van Gölü’nün güneyine doğru yol alıyoruz. Dağlık arazilerin sarmaladığı, sarp kayalıkların kucakladığı köylerle karşılaşıyoruz. Derin vadiler arasındaki yamaçlara kurulan iki üç asırlık taş evlerle selamlaşıyoruz. İlerlemiyoruz uzaklara. Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyü, işte tam da karşımızda!
Ah Nurs, canım Nurs... İnsanı kuşatan yemyeşil manzaraların, kalbe şifa serin serin suların, dağlarında kolay kolay erimeyen karların, yamaçlara uzanan engebeli otlakların, gösterişten azade, yani süsten püsten uzak nazlı nazlı dizilmiş kerpiç evlerin, elleri ayakları nasır bağlamış babaların, her gün odun ateşinde kaynattığı sütün buharında şükür ve dua tüten anaların, hırkası kekik kokan takkeli dedelerin, yün eğiren seksenlik ninelerin ile nasıl da güzelsin!
Mütevazılık içinde cezbedici bir güzellik... Bilir miydin bir gün gelecek ve bütün Türkiye’den, Japonya’dan, Amerika’dan veya dünyanın ta öteki ucundan misafirler seni ziyarete gelecekler? Bilir miydin kalbinde nasıl bir cevher sakladığını, söyle güzeller güzeli Nurs? Küçük Said’i sinesinde taşıyan Nurs…
…
Tebriklerde, hayretlerde, yüzler maşallah barekallah sevinçlerinde dolaşıyordu hep aynı isim: Küçük Said! Kabiliyet çekirdeklerinin ışığı gözlerinden yol buluyordu çakmak çakmak... Merhameti çocukluğundan taşıyordu dalgalanarak. Gelin, anlamaya çalışalım bir tatlı hatıraya yakından bakarak.
Alçak damlı, kapı önü mis gibi reyhanlı bir köy camisi... Buradaki imamın yanına gidip geliyor Küçük Said. Anneciğinin el emeği takkesini takarak, dizlerinin üstüne oturarak, gül ağacından yapılmış asırlık rahlenin önüne geçti mi bir kere, aşk olsun dikkatini dağıtabilene! Hayran kalıyordu hocası, yaşından beklenmeyecek ciddiyetine.
Yine bir gün tuttu caminin yolunu babasıyla. Hilalin parladığı vakitlerdi, lacivert semanın kucağında. Camide akşam namazı sonrasıydı. Yalnız bu kez dersine başlayamıyordu. Doğrusu bu hâli şaşılasıydı.
…
Akşam oldu. Efil efil esen serin bahçede sofra kuruldu. Anlaşılan o ki çocuklar ve gençler kadar ikram sahipleri de pek memnundu. Ortadaki büyükçe iki sininin etrafına herkes dizildi. Buharı tüten pilavın üzerindeki kızarmış etler belli ki pek lezizdi. Yanına da şöyle buz gibi bir komposto geliverdi. Üzümle kayısı, tarçınla karanfil kokuları enfesti.
Kimler içindi bu davet? İlim talebelerine elbet, soruya ne hacet? Bismillah diyerek kaşık kaşık başladı ziyafet. Fakat sanki biri eksikti. Bir dakika, bir dakika! Dediler “Nerede Molla Said?” Etrafa bakındılar ama nafile! Biri atıldı nihayet:
…
Nihayet gün gece yarısına doğru aktı. O iki talebe usulca düştü Said’in peşine. Medreseden sessizce çıktıktan sonra gizlenerek gittiler. Zifiri karanlıkta sadece bulutlar ardındaki dolunayın sisli parıltısı görünüyordu. Ha bir de Said’in elindeki küçük kandilin cılız ışığı.
Talebelerden biri “Gel vazgeçelim.” dedi ürkekçe.
“Çıktık yola, dönmek olmaz artık.” diye fısıldadı diğeri. Tedirgince nihayet vardılar bir yere.
Çok geçmeden beti benzi sapsarı oldu ikisinin de. Gözler de fal taşı gibi mübarek. “Aman Ya Rabbi! Tö-tö-tövbe!” diye kekelediler. Derken arkalarına bakmadan tabanları yağladılar.
Talebeler gerisingeriye, koşa koşa, karanlıkta düşe kalka kürkçü dükkânlarına vardılar. Kıl keçisinden battaniyelerini başlarına çekip yerlerine kıvrıldılar. Uyumak ne mümkün? Sabahı zor ettiler.
Neyse... Gün doğdu, hayroldu. Gece şaşkınları, hocalarını tenha bir anda yakalayıp gördüklerini anlatmaya başladılar bir bir. Yine bir aralık kekelemeye başladıklarında hocanın güleceği geliyor da tutuyordu kendini. Lakin ona da hafif bir ürperti gelmiyor değildi hani.
…
Dişlerini gıcırdatanlar, yumruklarını sıkanlar... Bazı gözü dönenler paldır küldür atlamaya çalışıyorlardı meydana. Beşer bu, şaşabilir derler. Hele hamlık zamanında, toyluk hengâmında şu kıskançlık illetine yakalanmayanı bin tebrik etmek lazım.
Kıskançlık şimdi nereden çıkıp geldi satırlarımıza canım? Bakıp görelim, durup düşünelim. Düşünelim ki biz de böyle kemirgen hislerimize kaç kez mağlup olduk bilelim.
Bir bir dizilmiş kerli ferli âlimler yan yana. Karşılarında gayet gençten Yusuf misal bir sima. Sualler sıralanıyor er meydanında. Teker teker hepsini cevapladıkça Said halk huzurunda... Herkes bakıyor hayranlıkla. Resmimiz böyle.
…
Görünüşte allı pullu, süslü püslü olan fakat aynanın öteki yüzüne bakınca korkunçluğu anlaşılan bir kemirgen vardı. En sağlam kökleri bile kemire kemire zayıflatmak, kılcal püskülleri koparmaya çalışmak onun en zevkli işiydi.
İşte şanlı Osmanlı, ömrünün en zor, en karmaşık zamanını yaşıyordu. Zira tam da böyle bir kemirgen gelip köklerine musallat olmuştu. Asırlardır komşu komşu geçinen, güllük gülistanlık yaşayan halk, şimdi itişip kakışmaya başlamıştı. Bunca zaman el ele veren milletlerin arasına ayrılıklar gayrılıklar girmişti. Birbirine diş bileyenler günden güne çoğalıyordu. O kemirgen, camiye gidenlerle kiliseye gidenlerin arasını bozmakla kalmamış, camidekileri de birbirine düşürmek istemişti. Eh, kardeşin kardeşle kavgası büyük yangınlara sebep değil miydi? Bu bölünmeler, düşmanlarla mücadeleyi de zorlaştırmıyor muydu?
Kemirgenin marifetlerinden biri de insanlara Avrupa hayranlığı diye bulaşıcı bir hastalık yaymasıydı. Şimdilik çoğunluk bu dertten uzak gibi görünse de her geçen gün daha fazla insan bu hastalığa kapılıyordu. Üstelik mikrobunun özelliği, girdiği bünyede hükümdarlığını ilan etmesiydi. Nasıl yani? Batı’nın bilimsel gelişmelerinden faydalanma amacı falan değildi bu hastalığın belirtisi. Elbet sadece bunu amaçlayanlar da vardı. Lakin büyük tabloda mesele bu kadar masum değildi.
…
Güm güm güm... Rap rap rap...
Ayasofya Meydanı’ndan gürültüler yükseliyor, ortalıkta toz duman birbirine katılıyordu. Sabahın ilk ışıklarından evvel hengâme başlamış, saatler ilerledikçe kalabalık artmıştı. Payitahtın ortasında, tarih sayfalarında unutulmayacak bir olay başlamıştı.
…
Gür bir seda yankılanıyordu gök kubbede. Arkasında sel gibi binlerce insan, yürüyordu Sultan Ahmet’e. Yıllar yılı dilden dile, nice fırtınalarda haykırılacak bir nida işitiliyordu Dersaadet’te:
“Zalimler için yaşasın cehennem!”
İstanbul caddelerinde yankılanan bu ses de neyin nesiydi? Kim ola ki binlercesinin peşinden tek yürek gittiği?
…
Yalnız... Aman Allah’ım, o da ne? Ruslar tehlikeliydi lakin onlardan daha vahşi olanlar Ermenilerdi. Köy köy gezip çoluk çocuk demeden sivilleri katleden bu sırtlan kümelerinin kafesleri açılınca demek etrafa dehşet saçıyorlardı. İşte tam da burada enteresanlık başlıyordu! Vaziyete bakılırsa tuhaf bir şekilde Ermeni çocuk çombakları Bediüzzaman’ın bulunduğu kasabaya doluşmuşlardı. Binlerce Ermeni çocuk! Çünkü kendilerini güvende hissediyorlardı. Molla Said askerlere “Bunlara ilişmeyiniz” diye emretmişti. Daha sonra da onları serbest bırakmış, Rus çocuklar ailelerinin yanına dönmüştü. İşte bu hareket düşman için şaşkınlıkla karşıladıkları büyük bir ders olmuştu. Müslüman ahlakına hayran kalmışlardı. Hem de ne hayranlık! Ardından ne mi olmuştu? Rus fedailerinin reisi, askerlere bundan böyle istila ettikleri yerlerde Müslüman çocuklarını öldürmek yerine serbest bırakmalarını emretmişti. Böylece o çevrede binlerce masum kurtulmuştu.
…
Pasinler, Avcı Hattı...
İşte orada, birliğinin ön safında düşmana doğru atılan yiğitler görünüyordu. Rusları titretiyor, arkalarındaki askerleri gayrete getiriyorlardı. Namı meşhur avcı hattıydı burası. En ileride atını sağa sola koşturan şu kahraman da kimdi? Keskin berrak bakışlarından düşmana korku, dosta güven kıvılcımları saçılan... Atik, çevik hareketleri ve zalimlere meydan okuyan cesareti ve heybeti ile düşmanda dahi hayranlık uyandıran... İşte orada, avcı hattında en önde Bediüzzaman! Aldırmıyordu vızır vızır mermilere! Arkasındaki gönüllülerin, talebelerin şevki sönmesin diye girmiyordu ki sipere!
…
Zamanın Harikası, buralara kadar beraberinde getirdiği küçük sandığını açtı gelir gelmez. Bitlis’te Rus askerlerinin yanında ayağı sargılı olarak bekletilirken paşanın kendisine ulaştırdığı küçük sandıktı bu. İçinden sayfaları kan lekeli İşaratü’l-İcaz isimli eserini çıkardı. Cephe kokuluydu, Horhor hatırasıydı bu kitap. Artık oradaki esirleri Sibirya tarafından gelen keskin soğuğa karşı muhabbet ve ümitle ısıtacak yeni bir vazife başlamıştı. Kaderin karmaşık görünen o enteresan örgüsünün içinde kendi vazifesini şimdi daha iyi anlıyordu Bediüzzaman. Her biri sırlı iplerden oluşan esrarengiz bir örgü...
…
“Arkadaş, bak sen şu işe! Milletvekilliği teklif etmişler, olmamış. Doğunun büyük vaizliğini teklif etmişler, olmamış. Darül Hikmet’teki eski vazifesini vermişler, olmamış. Üstüne üstlük fiyakalı bir köşk vermişler ve yine olmamış. Olmamış da olmamış!”
“Söylemesi kolay, insanın aklı almıyor be!”
“İçimde bağırıp duran şu sesin adam akıllı bir ikna olması lazım: Peki ya neden?”
…
Bediüzzaman, kaldığı caminin odacığından çıktı. Ağır ağır yürürken, sıra sıra bekleyen hüzünlü bakışlar, onun şefkatli, berrak gözleriyle buluşuyordu. Gözleri buğulananları, yaş akıtanları, boğazı düğümlenenleri, yüreği titreyenleri teselli ediyordu bakışları. Sanki “Bu, hakiki ayrılık değil.” diyordu. Ve Zamanın Harikası buradan da sürgün ediliyordu.
…
Tepeden bakınca gölün masmavi suları, meyve bahçeleri, Cennet Bahçesi, Üstad’ın sevimli ahşap evi, dallarını dua edercesine yükseltmiş ulu çınar ağacı, Yokuşbaşı’nda yeşil sarmaşıklı minare, kiremitli çatılarıyla ahşap işlemeli küçük evler, batıda Çamdağı yolu... Ruhu tefekkür enginliklerine daldıran, hayallerin ötesine taşıyan nur menzilleri... Bunların hepsine ansızın veda vakti gelmişti.
…
Sen hiç zulmün enerjiye dönüştürüldüğünü duydun mu arkadaşım? Veya hiç karanlığı yaran ışık demetlerini gördün mü? “Acılardan, zulümlerden enerji mi olurmuş?” dediğini duyar gibiyim. Hem de öyle ballar gibi oluyormuş ki... En sert kayaları “Bismillah”a tutunarak yumuşacık narin kökleriyle delip geçen bitkileri şahit gösteriyordu hani 1. Söz. Gel, böyle bakalım arkadaşım.
…
“Yahu şu bizim gözü dönmüş seri katil var ya hani, dün baktım tahtakurularını basıp öldürmemek için parmağının ucunda yürüyor.”
“Vay arkadaş aklım şaştı! Koğuşa girmek gerektiğinde korkudan ellerini kelepçelediğimiz heriflerin simasına bir aydınlık mı geldi ne?”
“Tövbeler tövbesiii! Mahallesini yangın yerine çeviren adam gitti, yerine bir vatansever geldi.”
…
Meşhur bir vali vardı. Neyiyle mi meşhur? Tipik uygulamaları, devletin makamında keyfi emirleriyle... Köylüyü, taşralıyı hor görmesiyle... Neymiş? Şehir merkezine şalvarla, çarıkla girdirmezmiş. Neymiş? Fakirlik, garibanlık kokan kılık kıyafetleri, yamalı giysileri yasaklarmış. Hele bir de merkeple falan oralara işin düşse vay haline! Neymiş, İslam’ı ve Anadolu’yu hatırlatan hiçbir vatandaşı şehrinde istemezmiş!
Hatta sevilen bir halk ozanı varmış. Bilirsin, Âşık Veysel’miş adı. Hah, işte o, elinde sazı! Bir zaman çıkmış gelmiş de Ankara’ya. Şehrin kapısı kapatılmış suratına! Zabıtalarca kolundan tutulup atılmış Ulus’tan taşraya. Zira ayağında çarık, sırtında yamalı hırkası varmış, pek bir köylüymüş. Modern başkent bir vitrin gibi olmalıymış. Şair de olsa, âlim de olsa istenmeyen kılıkla bu vitrinde yer alamazmış.
…
Suçsuzluğu sonradan anlaşılan şu mahkûm da koğuştan çıkmak istememiş, “Ben burada Nur talebeleriyle kalmak istiyorum.” demişti. Yaa, buyurun bakalım! Hapisten çıkmak istemeyen adamı gardiyanlar yaka paça zorla çıkarmasınlar mı? Eee, ne diyelim? Bu koğuşun kaderinde gönüllü mahkûmları ağırlamak da varmış. Daha neler neler...
…
Odunluklarda, yumurta sepetlerinde, kumaş toplarında, soba borularında, yastık kılıflarında, çeyiz sandıklarında, meyve kasalarında, su güğümlerinde... Daha neler nelerde saklanıyordu Risaleler. Esnaflar, memurlar, çiftçiler, kadınlar, çocuklar... 7’den 70’e idi talip olanlar...
…
Risale-i Nur nasıl da böyle gönüllerin fâtihi oluyordu acaba? Şimdi bunun sebeplerini saymaya kalksak, acaba kâğıdımız yeter miydi? Gel, biz birini daha söyleyelim. Sonra seni bizzat Risale-i Nur ile tanışmaya davet edelim arkadaşım. Kim bilir, belki de bu kitap senin onunla bir tanışma davetiyendir, ne dersin?