“Yani vefa, gavr‑ı in'idama çekildi; tufan‑ı gadir feverana başladı. Kavl ve amel ortasında uzun bir mesafe açıldı.” (Muhâkemat/79)
Bazen günlerce, haftalarca bir kelime yankılanır âlemimizde. O kelimenin avlusunda dolaşa dolaşa kapısından içeri girmek isteriz. Belki o bekleyişlerimiz, oradaki acziyetimiz ve kıvranışlarımız, rahmeti celbederse o bâb-ı kelam bize biraz aralanabilir.
İşte bu kez ‘vefa imandandır’ mealindeki hadis-i şeriften yola çıkarak ‘vefa’ kelimesini âlemimize mihman edelim. Ta ki bu bekleyişler, bu mihmandarlıklar duamız olsun, vefa çeşmelerinden nasiplenmek bizlere de müyesser olsun inşallah.
Acep nicedir/neyedir bu vefa, nazmedilmiş iman ile aynı kelamda?
Evvela Vâfi olan Rabbimize vefakârlık ile başlıyor bu mana yolculuğu. Diğer bütün vefalar o aşktan filizlenip gülümsüyor. Ve elbet bütün hayatı, bütün davası muazzam vefa nakışlarıyla lebaleb dolu olan Resul-i Ekrem Aleyhisselatuvesselam’a vefa...
Elest Bezmi’ndeki bela ahdimize vefa...
Yerin, göğün, dağların hamledemediği emanetlerimize; kendi varoluş hakikatimize vefa...
Ey kâri! Vefa, insanın nefs kafesinden kurtulup da kalp diyarında kanatlanması değil de nedir?
Ene’yi sû-i istimal etmemek, bir tevhid mizanı olarak işlettirmek vefa değil de nedir?
İlim, marifet, ibadet, ubudiyet, muhabbet vadilerinde bazen yara bere içinde de olsan yürümeye gayret etmek, vefa değil de nedir?
Tevbe tevbe Rabbine koşmak, vefasızlıktan halas olmayı dilemek değil de nedir? Zira "Tevbe, cefa elbisesini çıkarmak, vefa sergisini yaymaktır" der İhya’da İmam Gazzali.
Sonra perde perde genişleyen vefa dairelerine bakalım kıymetli kâri. Rabbine bitamamiha vefakâr olanın bütün mahlukata vefası daha suhuletli olsa gerektir. Ailene, akaribine, cümle mümin kardeşlerine ve dahi tevhid ehline, hatta insanlığa ve cümle mahlukata vefa; hakikat’e vefanın cilveleri olarak görünürler.
Hatır saymak, özür dilemek, teşekkür etmek, tebrik etmek, taltif etmek, sohbet etmek, hürmet göstermek, ümit vermek, kusur örtmek, öfkeyi yutmak, kıskançlık gibi sû-i ahlaklardan kaçınmak, nefsin istediğini feda edebilmek hep vefa’dandır; edeptendir ve elbet sünnettendir. Hele ki nefsimizi zorlayan durumlarda bu mübaşeretler bizi daha kolay ihlas’a sevk edebilir.
İhlas ve uhuvvet düsturları da adeta bir vefakârlık talimidir. Evvela amelimizi rıza-yı İlâhî’ye vakfettiğimizde Rabbimize karşı vefakâr olma yolunu tutarız. Böylece Samed ayinemiz olan süveyda-yı kalbimizin daha berrak, daha pâk olması için ilk niyetlerimizi süzgeçlerden geçiririz.
Başka hangi aynalarda mı vefa cilveleri okunur kâri? İslam coğrafyalarına vefa, ecdadımıza vefa, şühedaya vefa, kadim değerlerimize vefa, vatanımıza vefa, eski(meyen) bir dostumuza ve hatta dilimize, tozlanmış sandukçalarda bekleyen kelimelerimize vefa...
Nefsimizin hodgamlıktan diğergamlığa, vefasızlıktan kadirşinaslığa doğru serencamı; bir anlamda hamlıktan kemale, gabavetten zarafete, kabalıktan letafete, emmarelikten tekâmüle doğru seyr ü seferi olsa gerektir. Vefa yürüyüşünün hele ki modern zamanlarda pek de kolay olmadığı malumdur.
Gönlümün süruru Risale-i Nur’da müteaddid hitaplarda ‘vefadar’ tavsifi dikkate şayandır. Umumiyetle izzet, sadakat, fedakârlık ve sebat ile yan yana zikredilmesi de manidardır. Nurlardan hakiki istifade etmenin hem semeresi, hem de lazımı bir yönüyle de vefakârlık vasfına bakar demek ki. (Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefadar kardeşlerim!-Şualar/572)
Vefasızlığa muhatap olmak ise evvela ürkütür insanı. İncitir, nisbete göre belki kalbi ağlattırır. Fakat karşı canipten ademî olsa da kendi canibimizden bu da güzeldir. Zira eşyanın faniliğini birden şimşek gibi derhatır ettirir. Aldanmışlıkları gösterir. Ayinelere yapışan elleri kanattırır. (Bir vefasızlık tecrübesinden sonra diğer sıkı sıkı yapıştığın ayinelerden de ellerini çekmenin önü açılır.) Murat olunan bir ameliyat-ı cerrahiyedir artık. Elhamdülillah vefasızlık da ism-i Hakîm iktizasınca, bir şey-i vâhidde güzelleşir.
“O sıralarda en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: "Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım?” (Lem'alar/278)
“bir vefadarın sadakatsizliği neticesinde o şaşaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul'un hayat-ı dünyeviyesinin ezvakından bana bir nefret geldi.” (Lem'alar/282)
“bazı vefadar zannedilen vefasızların darbesiyle, bütün alâkadarların alâka-i kalbe değmediği görülerek...” (Lem'alar/470)
Önümüzde çok geniş vefa sofraları var kıymetli kâri. Rabbimize ve dahi kendi hakikatimize karşı “ahde vefa” yolu, o sofralara varıyor. Buralarda hazer ederek, dikkatle basarak yürümeye çalışırsak demek Vâfi ism-i şerifine ayinedarlık ile kardeşlerimize, topyekün varlık âlemine, şeriata, marifete, muhabbete de kadirşinas olabileceğiz inşallah. İhlas-Uhuvvet düsturları üzerinde say’ ederek meleke kazanmak için niyetimiz, duamız, gayretimiz esbabıyla güzellikleri yaratacak olan O’dur. Elhasıl O, Vâfi’dir; biriktirdiğimiz vefa’ları hiç ziyan eder mi?
“Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının göstergesi olarak bir sancağı olacaktır...” (Müslim, Cihâd ve siyer, 14)