Şimdi de Sa'lebe

Mehmet Asıf IŞIK

Peygamber kıssaları, sahabelerin hayatı ve selef-i salihinin menkıbeleri sayısız hikmetlerle doludur. Bu yıldız şahsiyetlerin kıssaları onlarla aynı zamanda yaşayanlara örnek olduğu gibi kendilerinden sonra gelen nesillere de ibret olacak dersler verir.

Bu yazımızda, asr-ı saadette yaşandığı rivayet edilen bir hadiseden, Sa‘lebe’nin ibretli hikâyesinden bahsedeceğiz. Ancak bazı hadis ve tefsir âlimleri, bu kıssayı aktaran rivayetin sıhhati ve tarihî tutarlılığı konusunda ciddi şüpheler bulunduğunu belirtmişler. Zira Sa‘lebe b. Hâtıb el-Ensârî’nin Bedir ve Uhud gazvelerine katılmış bir sahabi olması, kıssada anlatılan olayların onunla münasebeti hususunda tereddütlere yol açmıştır. Kıssadaki kişinin aynı isimli başka biri olabileceği de ileri sürülmüştür. Bununla birlikte kıssa, bazı siyer, hadis ve tefsir kaynaklarında yer almıştır.

Kıssanın sıhhati hakkındaki tenkit ve tartışmaları göz ardı etmeden, bu yazıda insan tabiatındaki zaaflara dikkat çekmek istiyoruz. Tarihî sıhhati ve rivayeti tartışmalı olsa da kıssanın ele aldığı ahlâkî meseleler üzerinde durabiliriz. Zira eğilimlerimiz, zaaflarımız ve tutkularımız sebebiyle biz de benzer imtihanlarla karşı karşıya kalabiliriz ve kalındığını da görmekteyiz. O halde kıssanın günümüze bakan yönlerine nazar edelim.

***

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ (Âl-i İmrân, 3/14) "Nefsânî arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah´ın katındadır."

Yazının başında bahsedilen kişinin künyesi verilen Sa‘lebe b. Hâtıb el-Ensârî değil, aynı adı taşıyan başka biri olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak kıssayı özetleyelim:

Zamanının çoğunu Peygamber mescidinde ibadet ve zikirle geçiren Sa’lebe’ye “Mescit Kuşu” lakabı takılmıştı. Mescitten dışarıya pek çıkmayan, ezan okununca namazlara ilk gelenler arasında yer alan Sa’lebe bir ara zengin olma arzusuna kapıldı. Resûlullah Efendimizden (sav) zengin olması için duâ etmesini istiyor, ancak Hazreti Peygamber duâ etmiyordu.

Sa‘lebe, aynı talebini üç defa tekrarlayarak Resûlullah’a, “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, zengin olmam için dua edersen fakirin hakkını fazlasıyla da veririm.” diye teminat verdi. Resûlullah (sav) onu, “Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.” mealindeki sözlerle uyardı. Ancak Sa‘lebe ısrarından vazgeçmedi. Rivayete göre nihayet Resûlullah, “Sa‘lebe’ye istediği malı ver ya Rab!” diye duâ etti.

Önce bir koyun alan Sa’lebe’nin sürüsü durmadan çoğaldı. Sürüsünün peşinde çölde, yaylada, merada koşup dururken vakit namazları bir yana, cuma namazını bile terk etmişti. Peygamber Efendimiz (sav) arada bir Sa’lebe’yi sorduğunda onun koyunlarının peşinde dolaştığını öğreniyor ve üzüntüsünü dile getiriyordu.

Zekâtla ilgili âyetler nazil olunca Resûlullah (sav), rivayete göre zekât memurlarını servet sahiplerine gönderdi. Sa‘lebe’ye giden memurlar, zekâtını vermesini istediler. Sa‘lebe ise, “Çölde aç susuz dolaşarak kazanan benim. Size ne oluyor ki gelip benden haraç istiyorsunuz?” diyerek talebi reddetti. Bu sözleri Resûlullah’a ulaşınca onun, “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” diye üzüldüğü anlatılır.

Kıssada anlatılanlara benzer bir tutum, aşağıda verilen âyetlerde eleştirilir. Burada, Allah’ın kendilerini lütfuyla zenginleştirdiğinde yardımda bulunacaklarına söz verip sonradan cimrilik eden ve sözlerinden dönen kimselerden bahsedilir:

وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰینَا مِنْ فَضْلِهٖ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحٖینَ ﴿﴾ فَلَمَّٓا اٰتٰیهُمْ مِنْ فَضْلِهٖ بَخِلُوا بِهٖ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ ﴿﴾ (Tevbe, 9/75, 76) "Münafıklardan bazıları da mal mülk verip, zengin ettiği takdirde Allah’a daha çok itaat edip fakirlere daha çok yardım edeceklerine söz verirler de Allah onlara istediklerini ihsan edince verdikleri sözleri unuturlar, cimrilik edip yoksulun hakkını vermezler!"

İnsanı titreten bu âyetler, verilen sözden dönme ve cimrilik davranışlarının nifakla ilişkilendirildiğini gösteriyor. Bir yakını Sa’lebe’ye giderek zekâtını vermesini ikaz etti. Rivayetin devamında Sa‘lebe’nin, sonradan zekâtını vermek üzere Resûlullah’a başvurduğu, ancak kabul edilmediği anlatılır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de zekâtının kabul edilmediği rivayet edilir. Kıssa, Sa‘lebe’nin pişmanlığıyla sona erer. Tarihî sıhhati tartışmalı bu kıssanın asıl üzerinde durulması gereken yönü, insanın zenginleşince, güce veya bir imkâna kavuşunca verdiği sözden dönmesi ve sorumluluklarını unutmasıdır.

Etrafımızda zengin olma ihtirasıyla âhireti bile bile dünyayı tercih edenler, geçici dünya nimetlerine aldanarak imtihanı kaybedenler yok mu? Kur’an, mal sevgisinin ve verilen sözden dönmenin insanı sürükleyebileceği tehlikeleri açıkça haber vermiyor mu? Sa’lebe kıssası tarihî gerçekliği doğrulanmamış olsa bile hikmetli bir darb-ı mesel gibi, elindeki maldan malî sorumluluklarını unutanlara, zekâtını vermeyenlere ve infak etmekten kaçınanlara kıyamete kadar ibret olması gerekir.

MAL EDİNME TUTKUSU İNSANI NE HALE GETİRİR?

Kur’an-ı Hakîm, insanın mal sevgisini, biriktirme tutkusunu ve bu tutkuların yol açabileceği tehlikeleri pek çok ayette beyan eder. Birkaç örnek verelim:

وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّاؕ (Fecr, 89/20) “Malı da pek çok seviyorsunuz.” İnsanın mal ve zenginliğe karşı tabii bir meyli vardır; ne var ki bu meyil, ölçüsüz bir tutkuya dönüştüğünde insanı esir alabilir.اَلَّذٖى جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُۙ (Hümeze, 104/2) “O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur.” Gafil insan, kısa dünya hayatında biriktirdiğini, يَحْسَبُ اَنَّ مَالَـهُٓ اَخْلَدَهُۚ (Hümeze, 104/3) “O, malının, kendisini ebedî kılacağını zanneder.”

Keza, aynı mânâ bir başka sûrede şöyle beyan edilir: كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَیَطْغٰىۙ ﴿﴾ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىؕ ﴿﴾ (Alak, 96/6-7) “Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” Buradaki asıl tehlike, mal elde etme arzusunun ölçüsüz veya kontrol edilemez bir hırsa dönüşerek insanı âdeta kul etmesidir. İnsan, nimetin asıl sahibini unutarak malının esiri hâline gelebilir; Karun misali haddini aşıp azgınlaşabilir. Demek ki mal sevgisiyle malın esiri olmak aynı şey değildir. Asıl mesele, mal sahibi olmak değil, mal ve mülk edinme tutkusuna esir olmaktır!

Bütün bunlar, servetin yalnızca bir nimet değil, aynı zamanda insanın ahlâkını ve sorumluluk duygusunu sınayan zorlu bir imtihan olduğunu gösteriyor. Öyleyse bu ölçüyü yalnızca geçmişte anlatılan kıssalara değil, kendi zamanımıza da uygulamalıyız. Çünkü herkes her haliyle, bulunduğu durumla, elindeki imkân, yetki ve fırsatlarla her an imtihandadır.

BUGÜNÜN KARUNLARI VE SA’LEBELERİ

İnsan, şahsî malında olduğu kadar kendisine emanet edilen makamda, yetkide ve kamu kaynaklarının kullanımında da sınanır. Hatta başkalarının haklarını gözetme sorumluluğu taşıyanların imtihanı daha ağırdır. Zira şahsî servetteki kusur, öncelikle sahibini ilgilendirirken kamu malına ve emanete ihanet, milletin hakkına tecavüzdür. Öyleyse Sa‘lebe kıssasının ibretini yalnızca geçmişte değil, bugünün insanı ve bilhassa sorumluluk makamında bulunanlar da aramalı.

Nimet, şükür ve sorumluluk içindir. Çünkü insan her nimetten sorumlu tutulacaktır. Allah’ın lütfuyla servet sahibi olan, malını mutlaka helâl yoldan kazanmalı, helâl dairede harcamalı ve üzerinde hakları olan ihtiyaç sahiplerini de gözetmelidir. Dünya hırsıyla gözü kararıp âhiretini unutanların veya önemsemeyenlerin akıbeti, Karun ve Sa‘lebe kıssalarında anlatılan ibretli sonlardan farklı olmayacaktır. Zira, اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماًۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ (Hadid, 57/20) “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah´ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” Sonunda çer çöpe dönüşecek dünyevî ve geçici nimetler uğruna ebedî hayatı riske atmak akıl kârı mıdır?

Ne var ki insana süslü gösterilen dünyaya ve dünyalıklara karşı ihtiraslarla dolu mizacı dün nasıl idiyse bugün de aynısıdır. İnsan dün de imtihandaydı bugün de sınanıyor. اِنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ (Teğabun, 64/15) “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah´ın yanındadır.”

VE BUGÜN…

Bir süreden beri devlet yönetiminde görev yapan bazı siyasetçilerin, bürokratların, iş adamlarının ve onlara yakın kişilerin şaibeli veya toplum vicdanında kabul görmeyen usûllerle kısa zamanda sahip oldukları iddia edilen servetleri hakkında medyada konuşulanlar, Sa‘lebe kıssasını hatırlatıyor. Dindar veya dine saygılı tutumlarıyla bilinen yöneticiler, halkın teveccühüyle üstlendikleri görevler sebebiyle ağır bir sorumluluk taşıyorlar. Çünkü insanın gerçek imtihanı, eline imkân ve yetki geçtiğinde başlar.

Kamu yönetiminde sorumluluk üstlenenlerden beklenen, yalnızca dindar bir kimliğe sahip olmaları değil, bu kimliğin gerektirdiği ahlâkî ölçülere de bağlı kalmalarıdır. Kamu malı bir emanettir; bu emanete gösterilecek hassasiyet, sözlerle değil, fiillerle ortaya konulmalıdır. Bu sebeple şu sıralar bazı yöneticiler veya geçmişte yetki sahibi olmuş kişiler hakkında gündeme gelen iddialar, titizlikle araştırılmalı ve adalet ölçüsü gözetilerek değerlendirilmelidir. Suistimal varsa her kim olursa olsun kanunların gereği yerine getirilmelidir. Hazreti Ömer dönemini sık sık dile getiren yöneticilerin adalet timsali o büyük şahsiyetin kendi oğlunu kayırmadan ve acımadan cezalandırdığını hatırlatırız. Çeşmenin başında oturanlara kendi kazanlarını doldurmaları değil, imkân ve kaynakları şeffaf, hesap verebilir ve hakkaniyete uygun dağıtmaları yakışır.

Bugünün yönetici kadrosundan bir kısmı üzerine, haklı ya da haksız olarak, emaneti kötüye kullandığına dair gölge düşmüştür. Gerçek olmamasını temennî ettiğimiz bu iddiaların “şuyuu vukuundan beterdir.” deyimindeki gibi söylentisi bile kabul edilemez. Bu iddiaların küçük bir kısmı dahi doğrulanırsa dindar kamu/devlet yöneticilerine duyulan itimadı ciddî biçimde sarsacaktır. Toplumda böyle bir güven zedelenmesinin bir süredir hissedildiği söylenebilir. Son seçim sonuçları da bu açıdan değerlendirilmesi gereken işaretlerden biri olarak görülebilir. Dindar, millî ve mânevî değerlere saygılı yöneticilere duyulan güvenin kaybı, -Allah korusun- yalnızca bugün değil, uzun yıllar acısı yaşanacak derin yaralar açabilir. Üstelik bu durum siyasî ve toplumsal hayatı olumsuz biçimde etkileyecek. Bazı kimselerin hatası umuma yayılarak geniş kitleler itham altında kalacaktır. Buna da hiç kimsenin hakkı yoktur.

Sa‘lebe kıssasında Peygamber Efendimize atfedilen şu ikaz, rivayetin sıhhati hakkındaki ihtiyatımızı koruyarak üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir düsturdur: “Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.” Şükür, emanet ve sorumluluk bilinci; siyasetten bürokrasiye, sanayiden ticarete kadar her müminin hayatına yön vermelidir.

Millete hizmet niyetiyle görev alanlara, “insanların hayırlısının insanlara faydalı olanı” öğütleyen nebevî tavsiye yeterince açık değil mi? Unutulmamalıdır ki millete hizmet için emanet edilen makamlar, ebedî saadete vesile olabileceği gibi dünyada telâfisi güç, büyük mahkemede ise hesabı verilemez acıklı bir hüsranın da sebebi olabilir. Emanete ihanetin bedeli ağırdır; bu sebeple millete hizmet makamından ebedî hezimete düşülmesin. Aksi takdirde gerçekten çok yazık olur.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.