Serhat Şehrimiz Edirne’den Gezi Notları

Mehmet Asıf IŞIK

Deyimler, atasözleri, ikilemeler, dualar ve beddualar gibi kalıplaşmış dil birimleri bakımından dünyanın en zengin dillerinden biri olan Türkçemizde yaygın olmasa da şöyle güzel ve hakikatli bir söz vardır: “Önce refik, sonra tarik.” Yani önce yoldaş, yol arkadaşı bulup sonra yola çıkmalı. Ne kadar doğru ve hikmetli bir söz. Bu söz ne kadar veciz olsa, akılda ve kalpte karşılık bulsa da insanın başına gelmeden böylesi sözlerin hikmetini anlayamıyor.

Birbirimize akraba yakınlığını aratmayan, her vesileyle bir araya gelme fırsatı kollayıp oluşturan binadaki komşularımızla yine bir seyahat planladık. Böylesi toplu gezilerde keyif ve lezzet sadece gezip görmede, yemede ve içmede değil, samimiyette, beraberce uyumlu bir şekilde ortak hareket etmektedir. Bu defaki güzergâhımız, Bursa’dan sonra İstanbul fethedilene kadar Osmanlı Devletine yaklaşık 88 yıl başkentlik yapan ve Ülkemizin Yunanistan üzerinden Avrupa'ya açılan sınır kapısı serhat şehrimiz Edirne’ye doğru olacaktı.

Altı aile bir hafta sonu tatilini fırsat bilip Edirne’ye gitmeye karar verdik. Organizasyon konusunda eline su dökülemeyen kabiliyet sahibi kafile reisimiz Tuncay bey, gezi boyunca saati saatine nerede olacağımıza, hangi mekânda ne yeyip içeceğimize ve ne vakit döneceğimize dair dakik bir programı hazırladı. Gruptaki akademik tecrübesi ve disiplini olan tıp doktoru Necip bey de Edirne’nin görülmeye değer her köşe ve bucağını tesbit etmiş, gezi notlarını özet târihî bilgilerle de desteklemişti. Konaklayacağımız oteldeki yerlerimiz bile haftalar öncesinden ayrılmıştı. Bir Arapça deyimde, “El ğaribu âmêun velev kâne basira!” yâni, bir yerin yabancısı görüyor olsa bile kör gibidir, denilmiş. Çok doğru. Çünkü, yabancı bulunduğu yerde ne var, neresi görülmeli, nereden nereye ne ile ve nasıl gidileceğini elinden tutan veya yol gösteren olmadıkça bilemez.

300-350 km uzaklıktaki hedefimize doğru çok erken vakitte, sabah namazının hemen ardından yola koyulduk. Huyu suyu, dünya görüşü, meslek-meşrepleri, sosyal statüleri, hayata bakış açıları farklı olsa da birbirine saygı, sevgi ve müsamaha muvacehesinde imtizac eden insanların birlikteliği kaliteli ve her ân'ı ayrı lezzetlidir. Grubumuz tam da öyleydi.

Gidiş sırasında arada bir dinlenmek ve kahvaltı için verdiğimiz için mola ile dört-beş saat süren yolculuktan sonra Edirne'ye vardık. Çorlu’dan itibaren yol boyunca Trakya’nın neredeyse her çeşit bitkinin yetiştirildiği bereketli topraklarında, artık ayçiçeği yağı diye sofralarımıza giren ve sapsarı çiçekler açmış kanola bitkisinin binlerce dönüm tarlada ekili olduğunu görmek şaşırttı bizi. Neredeyse arazilerin yarısına bu bitki ekilmişti.

Edirne şehir merkezinin sınırlarına girişten itibaren asırlara meydan okuyarak hâlen bütün ihtişamıyla ayakta duran iki üç muhteşem eser, şehrin her yerinden kendilerini gösteriyordu: Selimiye Camisi, Ulu Cami ve Üç Şerefeli Cami. Hele Selimiye Camisi ki, sanat değeri itibariyle Mimar Sinan'ın ‘kalfalık eserim’ dediği Süleymaniye Camisinden daha zarif, daha incelikle ve titizlikle Sultan II.Selim adına inşa ettiği “ustalık eseri” Selimiye Camisi… Bu şaheser mimarisi, yapı sanatı, hatları, çinileri, kubbe ve duvar süslemeleri itibariyle sanat ve estetik bakımından gerçekten de bu ünvanı hak ediyormuş. Şimdiye kadar görmediğime hayıflandım.

Şehre vardık. Otele yerleştikten sonra öğlen namazını şehirde ilk inşa edilen Ulu Camide, ikindi namazını Üç Şerefeli Camide kıldık. Üç Şerefeli Minarenin her şerefesine birbirinden bağımsız ayrı merdivenle çıkılır. Târihi şehri kafile halinde geziyoruz; arada sağda solda gördüğümüz eserlere göz atıyor, inceliyoruz. Akşam vaktine yakın Selimiye Camisine girdik, namaz vaktini bekliyoruz. Aman ya rabbim, bu ne ihtişam! Tek parça beyaz mermerden yapılmış minber, müezzin mahfili ile çevresindeki ahşap süslemeleri, duvarlardaki hat sanatının olağanüstü güzellikteki, celi ve sülüs tarzındaki gerek istif, gerek düz yazılmış hüsn-ü hat örnekleri. Kusursuz bir beşer eseri...

Ecdâdımız, ezanı bile her vaktin insan rûhundaki tesirine göre ayrı makamda okurdu. Bu gelenek hâlen selâtin ve târihi camilerde devam ediyor. Akşam havanın kararmasıyla gündüzün yitimidir, âdetâ hayatiyetin bir sonraki sabaha kadar uykuya dalması, insan rûhunun sükûnete ermesidir. İşte tam da o vakte en uygun hüzzam makamında okunan ezanın ardından hayatımda o rûhânî lezzette duymadığım bir kâmet ile namaz kılmaya dâvet edildik. Müezzinin nihavent makamındaki kameti sırasında, sesinde maharetle tonlama yapıyordu. Tekbirlerde Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliğini, kezâ tehlilde izzet, azamet ve heybetini hissettiriyordu. “Eşhedu enne Muhammed’er Resulullah” derken, bu defa ses tonunu düşürüp ruhları okşayan bir sedayla Hazreti Peygamberin rahmet peygamberi olduğunu kalbe meltem estiren bir tonla okudu. Ardından “Hay ‘ale’s sala” derken, bütün varlıklar adına Allah’a kulluğunu arz etmenin ciddiyetini tok ve gür bir sesle, “Hay ‘ale’l felâh” derken ise, inananları ebedî kurtuluşa şefkatine dâvet ediyordu. Müezzinin kametinde sesini gırtlağının ve genzinin perdelerinde rahatça gezdirmesi Kur’an’ı sesiyle tefsir ederek okuyan dünyaca ünlü kâri merhum Muhammed Sıddık El-Minşâvi’yi hatırlattı. O merhumun okuyuşunu dinleyen, âyetlerin anlamını bilmese de ses tonlamalarıyla, heybetli ve sakin okuyuşlarla mânâsını hissedermiş.

Akşam namazını kadife sesli bir imamın ardında huşu ve huzur içinde edâ ettik. Tesbihat ve ardından segâh makamında okunan Haşir Suresinin son üç âyetini tarif edilmez hazla dinledik. O mânevî haz anlatılır gibi değildi. Namazın ardından genç imamı tebrik ettik; henüz 23 yaşındaki Ozan hoca özel yetenek sınavlarını başarıyla vererek bu güzide caminin müezzinliği görevine atanmış. Binler maşallah…

Şehrin Kuruluşu Hakkında Birkaç Bilgi

Bu nâdide şehrin ismi her ne kadar Roma İmparatoru Hadrianus'un MS II. yüzyılda şehri yeniden kurup kendi adını verdiği Hadrianopolis (Hadrianus'un Şehri) isminden gelmekte ise de, şehir Osmanlı hakimiyeti altına girdikten sonra zamanla Türkçe'de Edrenos, Edrenebol, Edrene ve son olarak bugünkü adıyla Edirne şekline dönüşmüştür.

Târihî şehirde halk arasında Bulgar Kilisesi olarak bilinen “Sweti George Bulgar Kilisesi” Sultan II. Abdülhamit'in izni ile 1880 yılında yapılmıştır. Bu kilise vaktiyle Bulgar asıllı vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları Kıyık semtindedir. Kesme taş ve tuğladan Rönesans üslubunda, üç nefli olarak yapılan ve giriş kapısının hemen üzerinde çan kulesi yükselen kilisenin zemini mermerle kaplıdır. İç mekân çok sayıda ikonayla donatılıdır. Ortodoks Hristiyanlar tarafından özel bir önem verilen bu kilise özellikle Bulgarlar, Romenler ve Yunanlılarca kutsal kabul edilip kafileler halinde ziyaret ediliyor. Şehrin her yanı, her mekânı, otelleri vs. Bulgar turist kaynıyordu.

Bahsedilen bu kiliseler haricinde ayrıca, Edirne Büyük Sinagogu mevcuttur. Bu havra, Türkiye'nin en büyük, Avrupa'nın ise üçüncü büyük sinagogu olan ibadethanedir. 1493 yılında kılıçtan kurtularak İspanya’dan kovulan Yahudilerin bir kısmı vaktiyle bu şehirde iskân edilmişti. Vaktiyle Edirne’de altı sinagog varken, 1900'lü yıllarda şehirde meydana gelen büyük bir yangında hepsinin yanması üzerine burada yaşayan Seferad Yahudileri için Sultan II. Abdulhamid tarafından bir Fransız mimara bugün hâlen mevcut olan bu sinagog yaptırılmış.

Ve Osmanlı Eserleri

Osmanlı Devletinin hakimiyeti altındaki sâir şehirlerde olduğu gibi Edirne'de de ecdâdın vakfiyeleri, hanları, hamamları, kervansarayları, medreseleri, imarethaneleri, köprüleri, çeşmeleri ve daha akla gelmeyen pek çok eserleri mevcuttur. Hatta Osmanlı Batı’ya (Trakya ve Balkan şehirlerine) çok daha fazla eser yaptırmış. Bu şehirlerin her köşesinde, her noktasında Osmanlı medeniyetinin kültür, sanat ve mimârisinin eşsiz mirasına şehrin her mahallesinde, her cadde ve sokağında rastlanabiliyor.

Şehrin çarşısından en ücra yerlerine kadar çeşitli yerlerinde Osmanlı'nın hem erken dönem, hem de sonraki dönemlerinin mimâri eserleri bir aradadır. Gerçi vaktiyle yangınlarla, eskiyerek oturulmaz veya kullanılmaz hale gelenler olmuş. Ancak bugün yok olmaktan kurtulan ve bakımsız kalan az bir kısmına, çürümeye yüz tutmuş olanlarına ve hatta amaç dışında kullanıldıklarını içimiz burkularak gördüysek de, Edirne târihî eser, kültür, tabiat ve turistik mekân varlığı ve zenginliği, bereketli toprakları ile kendine has mutfağı bakımından Ülkenin önde gelen şehirlerindendir.

Selimiye Camisi’nde Sabah Namazı

Gece teheccüd namazının ardından sabah namazı için mânevî hayatımıza can katması için soluğu yine Selimiye Camisi’nde aldık; Seher vakti insan rûhunun mânâya ve mâneviyâta en muhtaç olduğu, canlıların uyanmaya, yeni bir günün sabahına merhaba demeye hazırlandığı sabah namazının eda vakti en uygun zamandır. Camide bir önceki günün görevlileri nöbet değişimi yapmışlar. Bir başka güzel sesle ve saba makamında okunan ezanla bu eşsiz mâbede girdik. Ezan ile sabah namazı arasındaki yaklaşık kırk dakikalık vakitte insanın kalbine derinden işleyen, hissiyatını teskin eden kadife ve duru sesli müezzinin okuduğu Yasin ve sâir sûrelerin ardından sabah namaz kılındı. Peşinden tesbihat ve zikir. Anlatmaya ne hacet! “Men lem yezuk, bilmez yazuk!” (Her kim tatmamışsa bilmez; ona ne yazık!) Camiden çıktık; pırıl pırıl, tertemiz ve sabahın serinliğiyle biraz da ısıran azıcık soğuk bir hava. Büyükşehirlerde hasret kaldığımız temiz havayı ciğerlerimize çekiyoruz…

Sonraki durağımız şehir içindeki tarihi mekânlar: Kündekârî ahşap yapılar, sinagog ve kilise ziyaretleri. İki kola ayrılan Meriç Nehri ve her bir kol üzerinde inşa edilen Tunca ve Meriç Köprüleri. Meriç Nehri’nin diğer yakasındaki Karaağaç ilçesi. Gerçi bu ilçe Edirne il merkezine iki-üç km.lik bir mesafede olup neredeyse bitişik sayılır fakat ayrı bir ilçe. Burada da medeniyet mirasımızın belki dünyada emsali olmayan paha biçilmez hazineleri var: II.Beyazıt Külliyesi.

Bu külliyede neredeyse yok yoktur. Dâr’uş Şifasıyla, kütüphanesiyle, imarethanesiyle, mescidiyle ve daha nice işler gören sâir müştemilâtıyla, Osmanlı medeniyetinin ruh inceliğini, sadeliğini, zarafetini, hâsılı kelâm, hangisini diyeyim bilmem fakat üzeri örtülmüş, gizlenmiş veya yitik hazinemizin bütün değerlerini bağrında saklıyor. Bu külliyenin içindeki Dâr’uş Şifa bir vakitler pek çok hastalığın tedavi edilmekte olduğu bir hastane ve tıp ilmi okutulan bir medrese/üniversite iken daha sonra başka vilâyetlerde açılan dâr’uş şifalarla sadece ruh hastalıklarının tedavi edildiği bir yer olmuş. İşte vaktiyle çeşitli ruh hastalıklarının mûsıkiyle ve su sesiyle tedavi edildiği bimarhane bu külliyededir. Burada hangi hastalığın hangi ilaçlarla ve nasıl tedavi edileceği, hangi hastalara hangi besinlerin ve yemeklerin yedirileceği bile talimat haline getirilmiş.

Meriç Nehri ve Karaağaç

Karaağaç ilçesinde bir de Lozan Anıtı vardı. Sanki inadına yapılmış bu anıtın Edirne’de olmasına hiçbir anlam veremedim. Osmanlı Devletinin ölüm fermanı olan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş vesikası Lozan Anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile kurulan cumhuriyetin yönetici kadrosu Osmanlı medeniyetini âdetâ redd-i miras edecekti. Her köşesinde, her sokağında ecdadın ölümsüz eserlerinin bulunduğu tam bir Osmanlı şehri olan bu şehirde Lozan Anıtı ne diye dikilmişti ki! Yoksa inat olsun diye mi?!..

Her şehrin kendi iklim, mevsim, coğrafya, kültür, etnik ve sosyolojik özellikleri vardır. Edirne’nin de öyle. Bu şehrin sakinlerinden bir kısmı da roman vatandaşlarımızdır. Onlar da kendilerine mahsus yaşantılarıyla şehrin hayatına ayrı bir renk katıyorlar. Ancak mâneviyatın, rûhanî lezzetlerin doyasıya yaşanması gereken, medeniyet mirasımızın en görkemli mabetlerinin etrafında roman vatandaşların yüksek sesli müzikleriyle, kadın-kız, çoluk çocuk bütün aile efradıyla raks etmeleri o mekânlarda olmamalı. Hiç yakışmıyor.

Bir de Edirne’ye mahsus meşhur yaprak ciğer kebabından bahsetmesem eksik kalacak!. Bu kebabı çok duymuş fakat Edirne’ye gittiğim güne kadar yemek hiç nasip olmamıştı. Nihayet yedik. Allah ziyade etsin, meraklılarına da afiyet olsun. Edirneli dostlarımız alınmasınlar. Fakat kellesinden kaburga dolmasına, işli köftesinden bumbarına, enva-ı çeşit kebabından kuzu çevirmesine kadar et yemeklerinin türlü usûllerle ve en âlâ lezzetlerle pişirildiği bir beldenin evlâdı olarak Edirne’nin yaprak ciğer kebabı ne Antep’in cartlak, ne de Urfa’nın ciger kebabına yetişemez.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.