Peygamber Ordusunda Bir Cehennemlik

Mehmet Asıf IŞIK

Senelerden beri medyayı takip etmediğim halde, şu günlerde bizim mahallemizde yaşanan, sağır sultanların bile duyup dudaklarını uçuklatan hadiseler üzerine, vaktiyle yayınlanmış bu yazımızı güncelleyerek okuyucuların ilgisine takdim ediyorum. Evet, maalesef küçükten büyüğe herkes, her vesileyle siyaset ve ekonomi canibindeki utanç verici, daha doğrusu yüz kızartıcı olaylardan bahsediyor. Yargının görev alanına girmiyoruz ve yazımızda kimseyi de itham etmiyoruz. “Beraat-i zimmet asıldır.” kaidesiyle, suçu sabit olmamış kimse(ler) için şimdilik bir şey demiyoruz. Fakat ne yazık ki orta yerde söylenenler için, şuyuu vukuundan beterdir, deyimindeki hal üzereyiz.

Üzüntümüz ve hayıflanmamız dindar bilinen, dindar görünümlü kişi veya kuruluşların dillere düşen ibretlik durumu içindir. Üzüntümüz, bir kısım dindarların ateşle imtihanı sırasında kirlenip sadece üstünü başını yakması değil, belki de uzun yıllar telâfi edilemeyecek güven ve itibar erozyonuna uğramasıdır. Bugüne kadar itimat sebebi olan dindarlık ortaya dökülen olaylar sebebiyle toplum nezdinde gözden mi düşüyor? Başka bir deyişle tuz kokmaya mı başladı? Eğer öyleyse…

***

“De ki: “İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Al-i İmrân/29) Cenâb-ı Allah’ın, açığa vurulanı da sinelerde gizleneni de bildiği, bundan başka onlarca âyette beyân edilir. (Neml/74, Kasas/69, Mülk/13-14 ilh.)

"Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9)

***

Bir önceki yazımızda Uhud’tan bahsetmiştik. Çok değerli ve müdakkik bazı okuyucuların ricası üzerine Uhud’a devam edeceğiz. Önceki yazıdan hatırlanacağı üzere, Mekke müşrikleri Bedir mağlubiyetinin intikamını almak için ordu düzüp Medine yakınlarına kadar gelmişlerdi. Peygamber ordusu onları Uhud Dağı eteklerinde karşılayıp meydan savaşı vereceklerdi. Bu gazvede düşmanla çarpışan yiğitleri Peygamber Efendimiz (sav), bir grup sahabeyle beraber seyrediyordu. Ashabdan biri “Ya Resûlullah! Şu yiğidi görüyor musun ne kahramanca savaşıyor! O senin halanın oğlu Abdullah’tır” deyince, Hazreti Peygamber (sav), “İnşallah o cennetliktir” diye buyurur.

Sahabe meydanın diğer tarafına bakar. Bu defa başkası, “Ya Resûlullah, şu da Hâris’in oğlu Kuzman’dır. Dokuz müşriki yere sermiş ve yaralı halde hâlâ çarpışıyor. Bu ne yiğitçe bir vuruşmadır ey Allah’ın Resûlü” der. Fakat Peygamberin mübarek yüzünün rengi değişir, kaşlarını çatarak “O cehennemliktir” diye cevap verir!..

Sahabe, Hazreti Peygamberin (sav) bu sözlerinin hikmetini anlamadıkları için bir hayli şaşırır. Savaşın sonunda, İbn-i Katade ağır yaralı haldeki Kuzman’ın yanına vardığında “Ey Kuzman, sana müjdeler olsun. Bu meydanda Allah ve Resûlü uğrunda kılıç sallayıp vuruştun, ne mutlu sana. Eğer ölürsen inşallah cennetlik olacaksın.” sözleriyle onu müjdeler.

Fakat Kuzman, o vakte kadar kalbinde sakladığı niyetini şu sözlerle açığa çıkarır: “Ey İbn-i Katâde, beni buraya getiren ne Allah’ın dini ne de Muhammed’in şerefiydi. Ben buraya sadece Medine’nin hurmalıklarını savunup korumak için gelmiştim.” der. Nihayet o çok ağır yaralı durumda çektiği acılara dayanamayan Kuzman bir ok alıp kendi kalbine saplar ve oracıkta ölür.

İbn-i Katâde koşarak Resûlullah Efendimizin (sav) yanına gelir ve şahit olduğu olayı anlatır. Sahabe ancak o zaman Peygamber Efendimizden (sav) şaşkınlıkla duydukları sözün hikmetini ibretle idrak edebildiler. (Buhârî, Cihad, 77; İbn Hişâm, Sire, III, 93, 94)

Bu olay başka bir kaynakta, şöyle anlatılır: Sahabe Uhud Savaşına gidince Kuzman Medîne’de kaldığı için kadınlar “Senin bizden farkın yok!” diyerek onu kınayınca utandı. Bunu bir onur meselesi haline getiren Kuzman kılıcını kuşanıp Peygamber ordusuna katıldı. Üstelik ön cephede ve ileri safta yer tuttu. Hatta müşrik ordusuna ilk oku o attı. Ardından kılıcını çekerek herkesi hayran bırakan bir kahramanlık yaptı.

Kuzman, savaş sırasında kendi kendine “Ölmek kaçmaktan üstündür.” diyor ve etrafındakilere “Ey Evs Hanedanı! Siz de benim yaptığım gibi, şeref ve şan için çarpışınız!” sözleriyle sahabeyi harbe teşvik ediyordu. Kuzman öylesine hararetle savaştı ki, azılı müşriklerden sekiz dokuz kişiyi öldürmüştü.

Kuzman aldığı kılıç darbeleriyle ağır yaralandıktan sonra sahabeden bazıları onu görüp “Şehitlik sana afiyet olsun ey Kuzman.” diyerek tebrik ettiklerinde “Ben din için harb etmiyorum! Kureyş ordusunun bize galip gelerek hurma bahçelerimizi harap etmelerinden endişe ettiğim için savaşıyorum.” dedi! Aldığı yaralar ona öyle acı veriyordu ki, kendi kılıcını göğsüne dayayıp hayatına son verdi!

Benzeri bir hadise de Hayber gazvesinde yaşanınca Peygamber Efendimiz (sav), halka şu çok bilinen hakikatin duyurulmasını emretmişti: “Allah’a ancak samimiyetle ve gönülden teslim olmuş mü’minler Cennete girebilecektir. Şu da var ki, Allah (isterse), İslâm dinini fâcir (günahkâr) kişilerle de teyid edip güçlendirir.”

Ne tuhaf, ne acıklı ve ne ibretli bir hâl, hayret!

Din ve mukaddesat uğrunda savaşıp şehit olmak herkese nasip olmuyor. Bir adam Peygamber Ordusuna katılıp Uhud'a gelerek İslâm’ın şerefli sancağını Mus’ab bin Umeyr’in taşıdığı, Hazreti Hamza’nın arslanlar gibi vuruştuğu ve pek çok sahabenin şehit olup cennetle müjdelendikleri Uhud harbinde Kuzman da o şanlı ordudadır ve ön cephededir. Fakat kahramanca savaşmasına, müşriklerin övündükleri yiğitlerini kılıcıyla birer birer devirmesine rağmen “cehennemlik” oluyor!..

Sebep: Peygamber Ordusunda olsa da niyeti ve gâyesi Allah’ın rızası değildi!..

Sıradan işleri ibadete çeviren Allah rızası ve memnuniyeti, yüreğinde iman taşıyan her mü’min ve Müslüman için hayati derecede çok mühim bir prensip olmalıdır. Mü’minin imanî ve İslâmî hizmetlerinde olduğu gibi kendi şahsî hayatında yaptığı ve yapacağı bütün işleri, faaliyetleri, ictimâî ve siyâsî alanlar dahil olmak üzere, bütün tercihleri için geçerlidir. Zaten pek çok âyette mü’minlere emredilen ‘ihlâs’ lı olmak bunun içindir. Mü’minden yaptığında ve işlediğinde sadece Allah’ın rızasının gözetilmesi ve Allah’ın hudutları içinde kalması istenir. Şu halde ihlâs, başka arzu, maksat ve illetlerin asıl gâye ‘muharrik’, yâni, itici güç olmasına izin vermemek, yaptığı hizmeti hiçbir şeye basamak veya alet etmemektir. Bir iş veya eylem ihlâslı olduğu takdirde ibadet olabilir, işlenen veya söylenen kalplerde karşılık bulup tesir edebilir.

Çünkü bir hadis-i şerifte mealen, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” buyurulmuştur. (Süyûtî, C.Sağîr, II, 194)

Niyetin ibâdetlerin özü, rûhu ve esâsı olduğu beyân edilen, senedi gâyet sağlam, Hazreti Ömer (ra)’den gelen bir hadis-i şerifte Resûlullah Efendimizin (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiş: “Yapılan işler niyetlere göre değerlen(diril)ir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlüne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. …” (Buhârî, Bed’ü’l Vahy 1, Müslim, İmâret 155. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l Cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26)

Nitekim, aralarında İmam Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük hadis âlimleri bu hadis-i şerifle, “İslâmiyetin sülüsünün (üçte birinin) anlaşılabilmesine vesile olabileceğini” ifâde etmişler. İmâm Şâfi’î de, dinî, şahsî ve ictimâî hayatımıza dâir yetmiş ayrı konuyla ilgisinin olması sebebiyle, hadiste beyan edilen bu çok mühim hususu “din ilminin yarısı” saymak gerektiğini ifade etmiştir.

Bedi’üzzaman Hazretleri de bu niyet ve ibâdet ilişkisine şu izah ve ikazla dikkat çeker: “Hayrat ve hasenâtın hayâtı niyet iledir. Fesâdı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyâtın (vicdâni hallerin/duyguların) esâsı, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ’ bulur (kesintiye uğrar).

“Nasıl ki amellerin hayâtı niyet iledir. Onun gibi ... Ve hâkezâ, kıyâs et.” (Mesnevî-i Nuriye/Şemme)

Bu çok önemli kaideyi hayatımızın her alanına, her safhasına ve her işine kıyas edelim; Mâdem niyet her iş ve hâle hayat katan ve ruh veren sırdır, o niyet sahih olmazsa yapılan iş fesada mârûz kalır. Tıpkı Peygamber Ordusunda savaşırken şehit olmak yerine cehennemi boylamak gibi!.

O halde her işi, her ibadeti, her fiili, her tercihi ve bütün söylemlerimizi dâima o hadise göre kıyâs edip kalbimizi ve vicdanımızı dinleyelim ki hesap günü kantara vurulduğunda elimiz boş kalıp yüzümüz kara olmasın.

***

Kuzman problemi Uhud'da kalmış tarihî bir hadise değildir. Aynı sorun bugün de her müslümanın karşısına çıkabilir. “Allah rızası için mücadele ve mücahede ediyoruz, bu alanları boş bırakmayalım.” diye insanı baştan çıkaran siyasete, ekonomiye, iş dünyasına vs. giren mü’min ve müslümanlar yönünü ve gayesini şaşırmaya mı başladı?

Âhiret bilinerek dünya hayatı mı tercih edilir oldu? Allah’ın âyetleri ucuza satılmaya/değişilmeye mi başlandı? Allah korusun!

Allah’ın rızası ve hudutları dairesinden çıkan(lar) Allah’ın gazabına uğrar. Bugüne kadar helâk olan toplumlar için hep öyle olmuştur. Bu kesin gerçek asla değişmeyecektir.

Allah rızası kalplerde hurma bahçeleriyle yer değişmesin. Yeni bir Kuzman hadisesi yaşanmadan âkibetleri bilinen toplumların bunca tecrübesi bize yetmez mi?

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.