Rûhumun ait olduğu İstanbul'a ilk defa üniversite sınavları için 1980 yılının Mayıs ayı sonunda gelmiş, birkaç gün kalıp dönmüştüm. Aynı sene 12 Eylül askeri darbesinden bir hafta sonra, hem üniversite tahsili hem de çalışmak amacıyla kalıcı olarak tekrar İstanbul'a gelmiştim.
İstanbul'un fethinin sembolü ve Fâtih'in bu millete hediyesi olan Ayasofya o yıllarda zincirliydi; müzeydi, ibadete kapalıydı ve mahzûndu. Koca mâbedin sadece Topkapı Sarayı yönünde, Sultan II. Abdulhamid tarafından camiye ek olarak yaptırılan küçük bir bölüm dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından o sene açtırılmıştı. Ben de gâliba Ekim ayı diye hatırlıyorum, câminin o bölümünde ilk defa hüzünle bir cuma namazı kılmıştım; bir gün bu mâbedin esareti bitsin, duâlarıyla... Ancak askerî darbeden kısa bir süre sonra o kısım da ibâdete kapatıldı! Mahzûn Ayasofya imanlı sinelerden tamamen mahrûm kaldı!..
Tam 86 yıl esaret yaşamış, tekbir seslerine, Allah'a baş eğip alnı secdelere değeceklere hasret kalmıştı bu mahzun mabed; Ayasofya Camii Kebir'i. Ebu'l Feth Sultan Muhammed Fâtih'in İslâm ümmetine "Fetih" hediyesiydi bu muhteşem eser. Ezanın çan seslerine, tekbir'in mânâsının teslis'e galebesinin sembolüydü. İbadete kapalı tutulduğu 88 sene öncesine kadar camiydi. Bu mâbed Allah'a iman etmiş mümin gönülleri beklemişti hüzün ve özlemle yıllar yılı, o da biz de.
Zorbalığın hükümferma olduğu o karanlık günlerde bayrak şairi merhum Arif Nihat Asya Ayasofya’nın boynu bükük duruşundan içinde yankılanan feryadını şu sözlerle dile getirmişti: “Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle / Fatih'in devrini bir nebzecik olsun söyle.”
Günler, aylar, yıllar geçti ve devran döndü. 2020 senesinin Temmuz ayında Cumhurbaşkanlığı’nın bir kararnamesiyle mahzûn mâbed ibadete açılarak esâretine son verildi. Bu açılışla mâbedin de, milletin de, İslâm âleminin de hüznü sevince döndü. Ayasofya, fetih günü İslâm mâbedine çevrildiği günün sevinç ve heyecanını yeniden yaşadı. Bu istek üstadım ve göz nurum Bediüzzaman Hz.’nin de arzusuydu. Mâbedin girişindeki duvara (olduğu gibi gönüllerimize de) nakşedilmiş Sultan Fâtih'in ebediyen silinmeyecek bir tuğrası ve mührü vardı.
Gecikmiş Bir Geçmiş Olsun Ziyareti
Ayasofya'yı müze olduğu dönemde ziyaret etmek içimden hiç gelmemişti ve ziyaret de etmemiştim. Bazen yakınına kadar da geliyordum halbuki. Müze halini ruhum ve kalbim hiç kabul etmemişti. 46 yıllık bir İstanbullu olarak ibadete açıldıktan sonra esaretten kurtuluşunu tebrik ve ziyaret etmek, biraz gecikmeli olarak birkaç sene evvel bir ikindi vaktine tevafuk etmişti.
Bazı vesilelerle bir kaç defa gelip açılışının coşkusunu ve heyecanını yaşamıştım. Sadece ben değil tabi. Camide bulunan her milletten mümin ziyaretçilerin tarifsiz sevinç ve mânevî hazları ve mutlulukları yüzlerinden okunuyordu. Belli ki bu açılış bayramını İslâm ümmeti milletimizle beraber yaşıyordu.
Kırk Altı Yıl Sonra Tekrar Bir Cuma Namazı
Ülkemizin kültür ve sanat hayatına çok değerli katkılarıyla, üyesi olmaktan onur duyduğum ve dâimî başarılar dilediğim ESKADER (Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği)'in bir vakit Türk Edebiyatı Vakfı'nda yaptığı toplantılardan birine katılmak için Sultanahmet'e biraz erkenden gelmiştim. Niyetim Ayasofya'da cuma namazını kılıp ardından toplantıya katılmaktı. Şükürler olsun ki niyetim tam kırk altı sene sonra gerçekleşti; Bu defa caminin yan tarafındaki küçük bölmede değil, muhteşem mâbedin tam ortasında hem de...
Ayasofya ilk yapıldığında zaten heybetli bir mimârî eserdi. İnşa edildiği dönemin teknik imkânlarının çok üzerinde, yapı sanatı ve estetiğinin zirve özellikleriyle yapılmıştı. Hele kubbesi olağan üstüydü. Fetihten sonra Fâtih'in satın alıp milletine vakfettiği bu yapıya Osmanlı Medeniyetinin hüsn-ü hat ve sair süsleme sanatlarının ihtişamlı eserleri ilâve edilerek âdetâ ölümsüzleştirildi.
Camiye erkenden gelip ortasında, muhteşem kubbesinin altında bir yer bulup oturdum. Namaz vakti yaklaştıkça cemaat gittikçe kalabalıklaşıyordu. Bu arada özlediğimiz caminin içine göz gezdiriyor, her yerindeki, her köşesindeki sanat şaheserlerini seyrediyordum. Müezzin mahfilinin hemen sağındaki duvarda celi sülüs tarzda yazılmış âyetin bir bölümü dikkatimi çekti: "Elâ bi zikrillâhi tatmeinne'l kulûb." (Kalpler ancak Allah'ın anmakla huzûr ve sükûn bulur.) Elbette ve Âmennâ! Sâdece kalpler mi? Allah’ın anıldığı yerdeki her şey o nur ve rahmetten hissesini alır.
Vakit gelince okunan ezan kubbe yankılandı. Cami içinde bir insanın bile giremeyeceği her milletten oldukça kalabalık bir cemaatle Cuma namazını eda ettik. Ayasofya Camisinde ne kadar aydınlatma yapılırsa yapılsın, her ne hikmetse, sanki yapının ışığı emen esrarengiz bir özelliği var gibime geldi.
İbadete açılalı beri Ayasofya'nın mihrabından minberine kadar her taşı, her duvarı, her bir yapı elemanı, her köşesi, hatta üzerine basılıp alınların secdeyle buluştuğu halısına kadar caminin içindeki ve etrafındaki her şeyin zikre hasret kaldığını, içinde yapılan ibadetlerle huzûr ve sükûn bulduğunu hissediyor mümin kalpler. Ben de tam kırk altı yıl sonra Ayasofya'da cuma namazını o gün bir başka heyecanla kılmıştım; İmam hatip, fethedilen yerlerde âdet olduğu üzere, sol elinde kılıç tutmuş vaziyette minberde cuma hutbesini irâd etmişti.
Lânet Kalktı, Rahmet Geldi
Fâtih Sultan Mehmed Han'ın, kendi parasıyla satın alıp câmiye çevirdiği Ayasofya Câmii Kebir'in vakfiye senedinde; "Vakıf şartlarını değiştiren, hayır kurumlarını yıkan veya gelirlerini başka amaçlara aktaranların, "Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğraması" temennî edilir." diye lânet ve bedduâ etmişti.
Şükürler olsun ki, o lânet altı yıl önce memleketin üzerinden kalktı. Fakat ilk muhataplarında devam ediyor mu, bilemem! Darısı ecdâdın vakfettiği diğer eserlerin kuruluş amacına göre kullanımı için aslî hallerine dönüşüne olsun. Dönsünler ki birçok musibet ve belâya sebep olan lânetler ve bedduâlar üzerimizden tamamen kalksın. O günleri de görürüz inşallah.
Geçmiş olsun Ayasofya, yeniden açılışın mübarek olsun. Rabbim seni ebediyen İslâm'a bağışlasın.
Fethin mânâsına yabanî zebânilere bir daha fırsat verme Allah'ım...