Allah’a Misafir Olmak-4

Mehmet Asıf IŞIK

(Bir süre önce yazımına başladığımız fakat araya dost ve ağabey vefatları ile başka mevzular girince hac ibadetinin yaklaştığı şu günlerde ara verdiğimiz hac ve umre mevzuuna kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

İNSANIN DÜNYAYA GÖNDERİLMESİ ve ARAFAT

Cenâb-ı Allah Âdem’i yarattıktan sonra meleklere Âdem’e secde etmelerini emretmişti. Cinlerden olan ve meleklerin reisi konumundaki İblis hariç bütün melekler Allah’ın bu emrine uyarak Âdem’e saygı secdesinde bulundular. İblis kibirlenip böbürlenerek “Ben ateşten yaratılmışken topraktan, balçıktan yarattığın şu insana mı secde edeceğim” diye Allah’a isyan etti ve rahmetten kovuldu.

Derken Âdem cennette iskân edildi. Cennetin sayısız nimetlerine mazhar olmasına, her ne istiyor ve arzu ediyorsa kendisine ikram edilmesine rağmen orada tek başına ne kadar yaşadığı kesin olarak bilinmemekle beraber, yaygın rivayetlerden birine göre Âdem, dünyadaki sene hesabına göre süresi 5000 yıl olan âhiret günlerinden yarım gün, yâni 2500 dünya senesi cennette kaldığı ifade edilir. Yine bazı kaynaklarda Âdem’in cennette kaldığı bu süre içinde yalnızlıktan usandığı belirtilir. Taa ki Allah-u Teâlâ Âdem’e zevcesini, yâni eşi Havva annemizi yaratıncaya kadar. İbn-i Abbas’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir: “Cenâb-ı Hak, Havva vâlidemizi Âdem’in sol kaburga kemiğinden yarattı. Âdem o esnâda uyumaktaydı. Uyanıp yanında bir filiz gibi Havva’yı görünce, kalbi ona aktı ve elini uzattı. Melekler: “Ey Âdem, dokunma ona! Henüz nikâhın kıyılmadı.” dediler. Bundan sonra Âdem ile Havva’nın nikâhları kıyıldı. Mehir olarak da, Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya (sav) üç kere salavât-ı şerîfe getirildi. Bu, Allah huzûrunda ve Muhammedî hakîkat önünde ilk nikâhın başlangıcı oldu.” (Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniye, İstanbul 1984, I, 24; İ.H.Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VIII, 430) Böylelikle nikâh, Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya (sav) salavât ile ulvî bir mânâ kazandı. Rahmet, bereket ve feyiz tecellîleri ile doldu.

Âdem ve Havva cennette mutluydular; başı sonu olmayan cennet ve içindekiler bütün güzelliğiyle ve sayısız nimetleriyle onların hizmetine verilmişti. Sadece bir ağaca yaklaşılmayacak ve o ağacın meyvesinden yenmeyecekti. Kur’an-ı Hakim’in bir çok sûresinde bu husus farklı anlatımlarla beyan edilir. Bir âyet şu mealdedir: وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمٖينَ (Bakara Sûresi 35) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” dedik.”

İnsan Unutur, Unutandır

Âdem ve Havva’nın cennette ne kadar yaşadıklarına dâir İslâmî ve diğer kutsal metinlerde kesin bir bilgi yok. Zaten cennet maddî âlemin ötesinde olduğu için belki orada zaman da yoktu. Fakat insan imtihan edilmek için yaratılmıştı; iyilik ve kötülük arasında kalarak, kendi iradesiyle hayır ve şer tercih edecek ve işleyebilecek, sınır konulmamış pek çok duygularla ve üstün özelliklerle donatılmıştı. Hiçbir çirkinlik olmayan ve kötülük işlenmeyen cennet imtihan yeri değildi. Cennet insan için hem mükâfât hem de asıl vatan olarak yaratılmıştı. Mükâfâtı kazanması için de insanın sınanması ve bu çetin sınavı geçmesi gereken bir yere gönderilmesi gerekiyordu ve bunun için bir sebep lâzımdı. Kökeni Arapça olan insan kelimesi “unutan” demekti; İyiliği de, vefayı da, nasibi de, sorumluluğunu da, hatta kendini dahi unutan! Ve insan unuttu!..

… فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فٖيهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ (Bakara Sûresi 36) “Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı (onlara unutturdu) da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de “Birbirinize düşman olmak üzere inin! … dedik.”

Kıyamete kadar imtihan olunacak, her asırda yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan bütün insanlara, Hazreti Âdem’in evlâtlarına Allah tarafından, bütün kitap ve suhufların beyanıyla ve peygamber ve resullerin diliyle edilen ikaz: “Şeytan sizin düşmanınızdır; ona sakın uymayın, adımlarını takip etmeyin, gittiği yoldan gitmeyin ve ona aldanmayın.”

Aslında İblis’in (Şeytan) insana düşman olduğu Âdem ve Havva’ya bildirilmişti. Fakat unutmakla mâlûl insan aldandı. Unuttukları kendilerine şu âyetle hatırlatılır: فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ (Araf 22.Ayet) “Böylece (şeytan) onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: ‘Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?’ diye nidâ etti.” Bu âyet, Âdem ve Havva’nın henüz cennette iken şeytanın iğfaline karşı Allah tarafından uyarıldıklarını açıkça beyan etmektedir.

Şeytan rahmetten kovulmuşken cennette bulunan Âdem ve Havva’ya nasıl yaklaştığına dair bazı âlimlerin farklı görüşleri var. Tabiin âlimlerinden Hasan-ı Basrî’nin (ra) izahı şöyledir: “Yüce Allah'ın vermiş olduğu bir kuvvet ile, şeytan yerden göğe veya cennete vesvese ulaştırabilmiştir.” Bu mânâya göre, şeytanın onlara göründüğü "yılan” tâbiriyle, insan için yılan gibi zehirli bir hayâtî kuvvetten kinâye olabileceği söylenebilir. Bazı tefsir âlimleri ise "Âdem ve Havva, bazen cennetin kapısına yakın gelirler, İblis de onları dışarıdan gözetler ve yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana gelmiş olabilir." demişler. Doğrusunu Allah bilir, ancak şeytanın vesvese vermesi her ne şekilde olmuşsa neticede onları kandırmış ve cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur.

İblis te, Âdem ve zevcesi Havva da Rablerinin emrine muhalefet etmişlerdi. Ancak İblis kibirle isyanında ısrar etmekteydi. Zayıf ve zavallı insan ise, âyetin tabiriyle, “zelle” denilen unutkanlıktan dolayı yasağı çiğnemişti. Âdem'in hatası Allah'ın emrine açıkça karşı çıkmak veya ısrarlı bir isyan değildi. Âdem hatasının farkına varınca mahcup olarak Rabbinden af dileyip tövbe etti. ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى (Tâhâ Sûresi 122) “Sonra rabbi onu seçkin kıldı, tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.” Ne çâre ki İlâhî irade insanı yeryüzüne göndermeyi ezelde takdir etmişti. İnsan Rabbinin yasağını çiğnemiş ve bu hatasının cezasını, yeryüzüne sürgüne gönderilerek çekecekti. قَالَ فٖيهَا تَحْيَوْنَ وَفٖيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَࣖ (A'raf Sûresi 25) “Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız” dedi.

Sonsuz rahmet ve şefkatiyle kullarına merhamet eden Allah Âdem’e af edilmenin yolunu ve usûlünü gösterecek ve affını celbedecek kelimeleri (sırrını) öğretecekti:فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ (Bakara Sûresi 37.Ayet) “Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.”

İnsan için cenneti yaratan Yüce Allah cennete ulaşmanın da yolunu daha sonra zaten hem onlara hem onların çocukları olacak bütün insanlara açıp sırrını da verdi:قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمٖيعًاۚ فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنّٖى هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَاىَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Bakara Sûresi 38) “Onlara şöyle dedik: “Oradan hepiniz inin! Benden size muhakkak bir rehber gelecektir.” Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.

Âdem ile Havva yeryüzünde ayrı ayrı yerlere indirildiler; Âdem Hindistan taraflarındaki Serendip Adası’na (Bazı kaynaklarda, Buz veya Vasim Dağı’na), Havva ise Habeşistan’a (veya Cidde yakınlarında bir yere). Bazı rivâyetlere göre ceza olarak iki yüz sene birbirlerinden ayrı kalmışlardı. Âdem, yeryüzüne inişinin yüzüncü senesinde İlâhî sevkle Mekke’ye doğru gelir. Burada, meleklerin semâda etrafında tavaf ettikleri Arş veya Beyt’ul Mâmur hatırlatılarak bir benzerini, Kâbe’yi yapması ilham edilir. Bu yer kendisinden binlerce sene önce yine meleklere inşa ettirilip daha sonra yıkılan Kâbe’nin yeridir. Âdem hatasından dolayı pişmanlıkla ağlayıp yalvardıktan sonra tövbesi ve duâsı kabul edildi. Ona ve Havva’ya Arafat’a doğru gitmeleri ilham edildi. Nihayet Arafat’ta, bugün Cebel-i Rahme (Rahmet Dağı/Tepesi) denilen mevkide buluştular. Dünyaya indirildikten sonra iki yüz yıl süren bir ayrılığın ardından eşiyle buluşmanın sevinci nasıl olur? İnsan tasavvur bile edemez…

Birbirleri için yaratılan, birbirleriyle sükûna eren ve bir arada iken mutlu olan Âdem ve Havva bir yandan buluşmanın sevinciyle, diğer yandan işledikleri hatânın korkusundan ve mahcûbiyetinden dolayı Rableri tarafından af edilecek olmanın ümidiyle şöyle yakarıp niyaz ettiler: قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ (A'râf Sûresi 23) “Dediler ki: ‘Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” Pişmanlık, gözyaşlarıyla Rahim olan Rablerine yalvarıp yakarıştan sonra nihayet Arafe günü tövbeleri kabul edilip af edildiler.

Rivayete göre, bu mübarek mevkiye Arafat denilmesinin sebebi, Arapça’da "bildi, öğrendi ve tanıdı" anlamlarına gelen "a-r-f" (ع - ر - ف) kökünden türemiş olmasındandır. Âdem ile Havva yeryüzüne indirildikten yıllar sonra burada kavuşup birbirlerini tanıdılar. Bu sebeple, Hz.Cebrail (as) Arafat’ta Hz.İbrahim (as)’e hac menâsikini tarif ettikten sonra (هل عرفت ) “Bildin mi, öğrendin mi?” deyince, Hz.İbrahim (as)’de ( عرفت ) “Evet, bildim, öğrendim.” dediği içindir.

Arafat, Mekke’nin 25 km. güneydoğu yönünde, Taif yolu üzerinde, doğudan batıya 6,5 km, kuzeyden güneye 11-12 km. uzunlukta düz bir alandır. Hac ibadetinin en önemli rüknü olan vakfe Arafat meydanında yapılır. Arafat'ta bulunmak, haccın olmazsa olmaz şartlarındandır. Hacılar, Zilhicce ayının 9. günü bu ovada toplanır, dua eder ve günahlarının affı için Allah'a yönelir.

"Allah-u Ekber, Allah-u Ekber"

Allah en büyüktür; O yücelik makamlarının en üstündedir. Akla gelen veya gelebilecek hiçbir büyüklük onun katında büyük değildir. Kullarının takvasının dışında hiçbir şeyin onun yanında değeri yoktur. O her şeyi kudretine boyun eğdirmiş, her şey onun huzurunda tazarru ve tevazu halindedir.

Bundan dolayı, İlâhî azameti ilân etmeyi emreden âyetin beyanıyla: وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يراً "Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah´a hamd olsun, de ve tekbir getirerek O´nun şanını yücelt!" (İsrâ Sûresi, 111.âyet) "Ve kebbirhu tekbira" yâni, sen O'nun şânını ve sonsuz büyüklüğünü yeri göğü çınlatırcasına, hiç durmadan, her ânında, her ibadetinin ardından ve her vesileyle tekbirlerle tekrar be tekrar yücelt. Arafat Meydanı, mülkün hakiki sahibi, ezel ve ebed sultanı, eşi, ortağı, zıddı ve benzeri olmayan Âlemlerin Rabbinin milyonlarca ağızla hadde ve hesaba gelmeyen sayısız dillerle ins u cinin, rûhânîlerin, nûrânîlerin, melâikelerin ve hatta mâhiyetini bilemediğimiz nice varlıkların hep birlikte cûş u hurûşa gelerek “Allah-u Ekber” tekbirleriyle yeryüzünü ve buradan da semâyı ve hatta Arş-ı Âlâ’yı titrettikleri mukaddes mekândır.

(Devam Edecek)

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.