(BİR UMRENİN ARDINDAN)
Misafirperverliği dillere destan Anadolu’da "Misafir ev sahibinin kuzusudur." diye bir söz var. Misafir ev sahibi nezdinde kuzu gibi çok nazlıdır, özel ilgiye mazhardır, ona en güzel ikramlar yapılır, misafire kuzuya olduğu gibi itinayla bakılır, hizmeti görülür ve hürmet edilir. Misafir de misafirlik adabı ile ev sahibinin kuzusu gibidir; ağırlandığı yerde edeple davranır, bulunduğu yerin âdâbına titizlikle riâyet eder. Gerçi bu söz bazen diğer türlü de söyleniyor olsa da durum ne misafir ne de ev sahibi bakımından değişmez. Misafire misafirliğin edebiyle, ev sahibine de sahib’ul mekân olmanın şerefiyle mukabele etmek yaraşır.
Konuk severlikte Türklerden aşağı kalmayan Arapların da misafirleri için kullandıkları meşhur "Ehlen ve Sehlen" sözüne değinelim. Ev sahibi ağırlayacağı misafire “hoş geldiniz” anlamında söylediği “Ehlen” yâni siz artık bu evin ehlisiniz (veya gibisiniz), bizdensiniz, siz burada kaldıkça burası sizindir. “Sehlen” ise kolaylık(la)tır. Bu sözle misafire, bizden isteğiniz her ne olursa olsun onun için zorluk yoktur, kolaylıkla emrinize âmâde edilir, denmek istenir.
Hele bu toprakların binlerce yıllık sakinleri olan Kürtlerin de misafir ağırlaması, onu karşılamadan itibaren harikadır. Kapı açılan misafire “Bi hayr hâti” yâni hayır ve bereketle geldiniz, denilir. Bu halkların ev sahipliği ve misafir ağırlama hususunda modern zamanlara örnek olmaya sezâ, nesilden nesile tevarüs eden takdire şâyân nice âdetleri, bu meyanda pek çok hatıra ve hikâyeleri vardır. Zaten asırlarca beraber yaşamış, etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz bu toplumların medeniyetini oluşturan kültür ve gelenekleri din yoluyla birbirlerinden pek çok güzel âdeti almış ve birbirini etkilemiştir.
Gitmeyi çok arzuladığımı bilen, hac ve umre turizmi firmasının sahibi ve seyahat acentesi olan yakın bir dostumun ricası üzerine, 18 Aralık-07 Ocak tarihleri arasında umreye gönderilecek 43 kişilik bir kafileye rehberlik yapmak üzere yola çıktık. Doğrusu, mübarek ve mukaddes toprakları ziyadesiyle özlemiştim. Gidenler bilir; orayla bir gidilince güçlü bir gönül bağı kurulur. Bu yolculuk benim için de hasret gidermeye güzel bir fırsat olmuştu.
17.12.2025 tarihinde bu sütunda yayınlanan "Dörtbin Sene Önceki Davete İcabet" başlıklı yazımızda bu ziyarete değinmiştik. O yazıda Cenâb-ı Allah'ın Hazreti İbrahim'e Kâbe’yi inşa etmesini, insanları buraya ziyaret etmelerini duyurmasını ve tavaf edecekler için de temiz tutmasını emrettiğine temas etmiştik. Kullarını beytine (evine), yani Kâ'be'ye çağıran Yüce Allah, âyette “evim” diye beyan ettiği mekânın ev sahibidir.
Rivayet edilir ki, bir öğün yemeğini bile misafirsiz yemeyen “Halil” yâni Allah’ın çok yakın dostu lakaplı Hazreti İbrahim’in (as) cömertliği ve misafirperverliği belki de, Cenâb-ı Allah’ın “Evimi temiz tut ve oraya gelen misafirlere hizmet et.” emrine riayetin bereketi neticesidir. Bazı kaynaklarda Urfa’da doğduğu veya orada bir süre yaşadığı hususunda bilgiler bulunan Halil İbrahim Peygamberin (as) bu özelliği Urfa’da bugün capcanlı bir şekilde hala yaşatılmaktadır. Bizim coğrafyamızda yaşayan bütün Müslüman topluluklar nezdinde “Allah misafiri” daima baş tacı edilir. Halkımız elbette misafirperverdir, fakat bu özellik Urfa’da daha bir başkadır.
Diğer yandan misafir olmanın da bir edebi vardır; misafir de ağırlandığı yerde bir kusur, noksan veya olumsuzluk karşısında tecahül-ü ârif olması icap eder. Misafir bir eksik veya hata görse bilmiyor ve görmüyor gibi davranmalı, ev sahibinin hatırına, gördüğünü sır gibi saklamalıdır. Buraya bir virgül koyup esas anlatmak istediğimiz ev sahipliği ile misafirlik mevzuuna bir geçiş yapalım.
Biz, umre münasebetiyle muazzez ve mübarek beldelerde şahit olduğumuz eksik ve yanlışları -haşa- âleme fâş etmekten Allah'a sığınırız. Yazdıklarımız hürmet edilmesi istenen mekândaki ibadetlerin sahih ve daha düzenli yapılması, işleyişin daha düzgün ve sıhhatli yürümesi, hizmetlerin daha verimli olması içindir. Yazılanlar da öyle sayılsın.
Zor İbadetler Gençlik Döneminde Yapılır
Yeryüzünde ilk inşa edilen ve nurdan bir sütun ile Arş’a bağlı olan Ka’be’nin, içinde bulunduğu Mescid-i Haram hakkında Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Benim mescidimde kılınan bir namaz, onun dışındaki camilerde kılınan 1000 namazdan daha faziletlidir. Ancak Mescid-i Haram hâriç. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz ise onun dışındaki 100 bin namazdan daha faziletlidir.” (İbn-i Mâce, İkâme, 195; Ahmed, III, 343, 397)
Allah katında böylesine yüksek değeri bulunan haram beldelere getirilen insanların çoğunluğu nereye ve niçin geldiğinin şuurunda değil. Kimisi namazını şuursuzca eda eder gibi umreye gidiyor. İşini ciddiyetle, vaktini ve imkânlarını disipline ederek kafilesine belli bir plan ve programa göre ibadet yaptıranları takdirle tenzih ediyorum. Diyanetin de hac ve umre hizmetleri iyi ve tecrübeli rehberler olduğunda daha planlı ve disiplinlidir. Her mekanı, tarihini ve orada yaşanan olayları isimleriyle kafilesine anlatma heyecanını yaşayarak yaşatan ve tanımaktan çok memnun olduğum Üzeyir Kaya gibi örnek rehberler de var. Ancak, kanaatimce bazı özel hac-umre seyahat firmalarındaki lâkaytlığın en önemli sebebi, pek çok firma getirdikleri kişileri ibâdet konusunda eğitip bilgilendirmiyor; Umreciler nerede, nasıl davranacaklarını, hangi yerde nasıl ibadet edeceklerini bilmiyor. Geldikleri yerden 20-25 derecelik ısı farkı olan yerin iklim ve mevsim şartlarına hemen uyum sağlayamadığı için sağlıklarını nasıl koruyacakları konusunda bilgi eksikliği içindeler. Gelenlerin büyük kısmı ya geldikleri ilk günlerde, ya da gitmeye yakın zamanda şifayı kapıyor, günlerce hasta oluyorlar. Bu insanlar gönderilmeden yapacakları ibadet hakkında ve gidecekleri mekânın özelliklerine ilişkin en az bir kaç seans eğitildikten sonra gelmeliler ki hem sağlık bakımından hem de ibadet yönünden noksan veya yanlış olmasın.
Bazı firmalar 15-20 umreci bulup getireni bilâ bedel umreye götürüyor. Firmaların bir kısmı sınırlı bir sürede tamamlanması gereken ibadet dönemini ciddî bir planlama yapmadan, başlarında kendilerine iyi bir rehberlik yapamayan, ilgisiz, tecrübesiz ve liyâkatsiz kişilerle yaptırıyor! Rehber sıfatıyla gönderilen pek çok kişinin dinî konularda kifayetsiz kaldığını, kafilesine gereğince sahip olamadığını, çoğu zaman başıboş bıraktığını, camilerde namaz vakitlerinde bile imamlık yapmadığına üzülerek şahit olduk. Bu durum belki de firmalar arasındaki rekabetten kaynaklanıyor. Her hususta olduğu gibi hac ve umre piyasasında da fiyat ucuzladıkça hizmet kalitesinin düşmesi gayet tabiidir. İyi bir hac veya umre yapmak isteyenlere tavsiyemiz, emsallerinden daha pahalı olsa da ciddiyetle hizmet veren ve çok iyi rehberlik vazifesi yaptıracak firmaları tercih etsinler. Meşhur sözde denildiği gibi, “Önce refik sonra tarik”; yâni önce yol arkadaşı ve iyi bir rehber bulup daha sonra yola çıkılmalı.
Cenâb-ı Allah'ın insanların hürmet etmeleri için haram kıldığı mukaddes beldelere bir mü’minin hayatında asgari bir defa yapması gerektiği konusunda pek çok âlimin ittifak ettiği, yarı veya küçük hac sayılan ve fıkhen sünnet olan umre ile, Rablerine kulluğunu arz etmek niyetindeki “Rahman’ın ziyaretçileri”ni bu ulvî gayelerine kavuşturmak üzere yola çıkan kafileye dinî vecibeleri hususunda rehberlik yapmak önemli ve ağır bir sorumluluğu yüklenmektir.
Bir hadis-i şerifte mealen, “Mescid-i Haram’a her gün 120 rahmet indirilir. 60’ı tavaf edenlere, 40’ı namaz kılanlara, 20’si ise Kâbe’yi seyredenlere verilir.” buyurulmuş. Tavaftan kaza-nafile namaz kılmaya, Çeşitli duâlar ve zikirlerle tesbih, tekbir ve tefekküre, Kur’ân tilâvetinden ilim öğrenmeye, infak etmekten Kâbe’yi seyretmeye kadar her hayırlı işe ve sâlih amele bire yüz bin karşılık verilen ve yeryüzündeki yüz milyonlarca insan içinden seçilip ağırlandığımız mekândayız. Fakat bu şanslı insanların çoğu, yazık ki nerede olduklarının ve bulundukları yerde nasıl davranmaları gerektiğinin farkında değiller.
Yaklaşık 1500 kişi kapasiteli 25 katlı bir otelde kalıyoruz. Her ânımız verimli ve bereketli geçsin istiyoruz. Kâbe dışındayken otelde bulunduğumuz namaz vakitleri öncesinde ve sonrasında fırsat buldukça cemaate haccı, umreyi, içinde olduğumuz mekânın kudsiyetini, buralarda yapılan ibâdetlerin faziletini ve her ibâdete yüz bin misliyle karşılık verilebileceğini, sınırlı olan bu sürenin bir dakikasının bile boş ve faydasız geçirilmeden mânen en kârlı ve bereketli şekilde değerlendirilmesi gerektiğini ikaz ediyoruz. Bu sözümüz üzerine cemaatten Maraşlı Resûl isminde bir genç yaklaşıp “Hocam, eğer bu sayı doğruysa insan hayatı boyunca kılacağı namazlar toplansa buradaki bir namazın sevabını karşılık gelemez galiba.” deyince gülüştük. Allah’ın cömertliğinin burada coştuğunu, kullarına karşı şefkat ve merhametinin sınırsız olduğunu ifade ettik.
Cemaate ayrıca, özellikle farz namazlar haricindeki sünnet namazlardan, Kâbe’nin şubeleri olan camilere girişte tazim için oturulmadan önce iki rek’at tahiyyet’ul mescid namazı kılınması gereğinden, ayrıca sabahleyin kerahet vaktinden hemen sonra iki rekat işrak (güneşin doğuşu), bir müddet sonra iki ilâ on iki rekat arasında duha (kuşluk), akşam ile yatsı arasında iki ilâ altı arasında rekat evvabin (Allah’a yönelim) ve gecenin nuru olan iki ilâ sekiz rekat arasında dilediği kadar teheccüd namazları kılınması gereğini anlatıp bu namazları kılmanın faziletinden ve alışkanlık haline getirmenin öneminden bahsediyoruz. Namaz öncesi ve sonrasında cemaate vaaz ve irşad ederken birkaç âyetin veya hadisin tefsirini ve izahını dinlemek için zaman ayırmalarını, dini konularda, itikadî veya fıkhî meselelerle ilgili sorusu olanlara gerekli izahları yapmak için davet ediyoruz, fakat nafile.
Cemaatin büyük kısmı namazlarını bir an önce kılıp bazısı tesbihata bile kalmadan, sanki yemek bitecekmiş gibi aceleyle yemekhaneye koşuyor. Yüzlerce kişi aynı anda asansör kuyruğunda 15-20 dakika, ayrıca yemek kuyruğunda da yarım saate yakın sıra bekliyor. Halbuki bir saat kadar sonra asansörün de yemekhanenin de kalabalığı azalıyor. Boş yere sıra beklemelerde kaybedeceği vakti ibadetle geçirse veya en azından biraz va’z u nasihat dinlese zamanı beyhude geçmez, hiç olmazsa dinine dair bir şeyler öğrenirdi. Her şey nasip meselesi…
Kafilemizde gençler de bulunmasına rağmen çoğunluğu 70-75 yaş ve üzeriydi. Yarıdan fazlası kadın olan bu umrecilerin yanlarında evlâtları veya kocaları yoktu. Bazısı bir tanıdıkları ile bazısı da kendileri gibi yaşlı kadın bir yakınları ile gelmişlerdi. Bedenî güç ve takat gerektiren bu meşakkatli ibadet, ağır hareket eden, bedenen zayıf ve çabuk yorulan, sıcaktan bunalan, yürümekten bitkin düşen, farklı mevsim ve iklim şartlarından çabuk etkilenen, Kâbe’nin etrafında ve sa’y alanının neredeyse her yanında bulunan güçlü havalandırma kanalları ile devasa klimaların üflediği hava akımından çarpılan, salgın hastalıklara ve zor şartlara karşı dayanıksız bu yaşlı insanları, yukarıda temas ettiğimiz olumsuz durumlardan korumaya çalışmak, oldukça yordu ve bazen de zorluklar yaşattı. Hac veya umreye gitmek isteyen yaşlılara mutlaka birinci derece bir yakınlarının refakat etmesi gerekir. Fakat asıl olan bu harika ibâdetin, eğer kişinin imkânı var ise, ömrün en zinde çağı olan gençlik döneminde yapılmasıdır.
Kafilemizin küçüğünden büyüğüne, kadınından erkeğine her bir ferdinin ibadetinden en basit usûlün bile eksiksiz olarak ve en güzel biçimde ifa edilmesinin mânevî sorumluluğuyla, giderken ve gelirken, Kabe’de ve sair alanlardaki kalabalıkta dağılıp kaybolmamaları için grubu bir arada tutmaya azamî gayret sarf etmemize rağmen gençler ayrı hareket ediyorlardı. Kanları kaynayan gençler, belki de haklı olarak ağır hareket eden yaşlılara ayak uyduramıyordu. Çoğu zaman kaytarıp bir anda kayboluyor, tenbih ve ikazlarımıza rağmen bir bütünlük halinde ibadete başlanıp bitirilemediği için sık sık sorunlar yaşanıyordu. Aceleci davranan sabırsız gençler umrenin bazı menâsikini (usûl ve erkânı) yeterince bilmedikleri için eksik bırakmış olabilecekleri hususları hatırlattığımızda bazen cezaya düşerek fidye ödemek durumunda kalıyorlardı.
Grup halinde yapılması gereken ibadetlerde topluca ve birlikte hareket etmek zaruridir. Bu hususta Asya toplumlarını, özellikle Malezya ve Endonezyalıları tebrik etmek gerekir. Gelmeden her bakımdan çok iyi eğitim alıyorlar. Zaten minyon tipli, zayıf bedenli ve kısa boylu olan bu millet daima güler yüzlü, halim-selim tabiatlı, yumuşak huylu, güzel ahlâklı ve nezaket sahibi oldukları kadar ibadetlerini daima grup halinde, askeri disiplini andırır bir ciddiyetle yapıyorlar. Disiplinleri, çanta ve valizlerinin tek tip oluşundan tertip ve düzeninde bile görülüyordu.
Konaklama Yerleri ve Oteller
Türklerin konakladıkları oteller konfor bakımından vasatın üzerinde ve gayet iyidir. Yiyecek ve ikramlar sabah kahvaltısı ve akşam yemeği olmak üzere günde iki öğün açık büfe olarak bol miktarda verilir. Ancak bazılarının tabaklarındaki yemek artıklarını görünce üzülüyorduk; sünnet bir ibadeti ifa ederken bu kadar israf ile harama düşülür mü dediğimiz çok olmuştur. İnsan doyacağı kadarını bilir ve yemeğini kâfi miktarda almalıdır. Doymadığı takdirde biraz daha isteyebilir. Buna rağmen tepeleme doldurulan tabaklardaki yemeklerin neredeyse yarısı dökülüyordu. Demek ki mideden önce gözün doyması gerekiyormuş.
Otellerden bahsetmiştik; biraz da tarifelerinden ve konaklama fiyatlarından bahsedelim. Mekke ve Medine’de otellerin oda fiyatlarının ve tarifelerinin dünyada emsali yok dense yeridir. Odalar iki, üç, dört ve beş kişilik olmak üzere farklı fiyatlardadır. Ücretler otelin konforuna, verdiği hizmete ve özellikle de Mescid-i Haram’a uzaklık ve yakınlığına göre değişmesine rağmen muayyen bir tarifeleri ve fiyat istikrarı yok. Normal zamanlarda gayet hesaplı olan bir oda fiyatı, ziyaretçilerin yoğunluğuna göre bir anda iki-üç misline çıkabiliyor. Keza, Ramazan ayında fiyatlar birkaç katına, hac zamanı ise normal fiyatın 15-20 misline kadar astronomik rakamlara çıkarılıyor. Kurban bayramından birkaç gün sonra ise hacıların dönüşünün başlamasıyla fiyatlar bir anda aşağılara iniyor. Bu fiyat artış ve azalışları taksi fiyatlarından hacıların taşındığı otobüs ve minibüs fiyatlarına, hatta özürlü ve yaşlılar için tekerlekli sandalye ile tavaf ve sa’y yaptıranların istediği ücretlere kadar, bakkallar hariç neredeyse ticaretin her alanında görülebiliyor.
Hac ücretlerinin umreye nisbeten çok yüksek olmasının en önemli sebebi otel fiyatları ve Arafat’ta terviye (Arafe öncesi) günü çadırda kalınan bir gecelik konaklama bedelidir. Hac ve umreden elde edilen gelirler Suudi Arabistan’ın bütçe gelirlerinin %25-30’unu teşkil ediyor. Petrol geliri olan Suud Hükümeti hac ve umre ibadeti için aldığı gelirleri düşürmeli. Ayrıca, şu an hiçbir sınırı ve kuralı olmayan, inişli-çıkışlı fiyatlarla devam eden keyfîliğin önüne geçmeli. Mübarek beldelerde piyasalara İslâm’ın ticârî ahlâkını yerleştirmeli; mâkûl, insaflı ve istikrarlı bir fiyat-ücret politikası oluşturmalı.
Harameyn denilen Medine ve özellikle Kâbe’nin etrafı resmen şantiye sahası halindedir. Mescid-i Haram’ın sınırlarının genişletilmesi için sürekli olarak inşaat faaliyetleri sürdürülüyor, devasa yapılara milyarlarca dolar bütçeli büyük yatırımlar yapılıyor. Bir kaç senede bir şehirlerin çehresi değişiyor.
Mübarek beldelere gelenlerin, özellikle kadın ziyaretçilerin aklı fikri çarşı-pazarlardadır. Pek çoğu hediye alma telâşesine düşüyorlar. Önceki senelerde Ülkemizde pek çok şey yoktu. Hacılar ve umreciler memleketlerinde bulamadıkları eşyaları buralardan alıp evlâd u ‘iyâle, eşe ve dosta hediye götürürdü. Bugün memleketimizde her şey fazlasıyla bulunuyor. Üstelik bazısı dışarıdan daha da ucuz. Paramızı ülke dışında heder etmeye de hacet yok. Buralardan aldıkları pek çok şey birkaç kullanımlıktır. Bozulunca ne tamir ettirme imkânları var, ne de satış sonrası servis hizmeti bulamayacaklar. Daha önemlisi, kutsal beldelere ibadet için gelen insanlar, tavaf etmek yerine çarşı-pazarı tavaf etmeyi yeğliyor. Bundan dolayı bir yandan sevaptan mahrum kalıp öte yandan satın aldıkları eşyaların ağır yüklerinin derdini çekiyor, dönüşte fazla bagajları için de dünyanın parasını ödemek zorunda kalıyorlar. Bazısının perişan hâli Sivas yöresinde söylenen “Benim aklım inekle danada, hanımın derdi sürmeyle kınada.” deyimini hatıra getiriyor. Mekke’den zemzem, Medine’den de hurma dışında bir şey almaya da getirmeye de lüzum yoktur.
Bir tuhaflık ta Kâbe’de tavaf sırasında veya metafta ibâdet edip namaz kılmak, Kur’an okumak, Kâbe’yi seyretmek, zikir çekmek ve tefekkür etmek yerine ellerinde telefonlarıyla fotoğraf-video çekmek, sosyal medyaları vasıtasıyla canlı yayın yapmak ve daha da beteri eşini, dostunu, yakınlarını arayıp yaptığı ibâdetini âleme teşhir edercesine ilân etmektir. Türk olsun yabancı olsun, tanıdık ve tanımadık, her vesileyle ve her gördüğümüzde tavafın da namaz gibi bir ibadet olduğunu, ibâdetin ihlâs ve samimiyetle yapılması ve bu çok anlamlı ibâdete riyânın girmemesi gerektiğini söylüyorduk. Tavafın her şavtında ve faslında ayrı ve çok anlamlı dualar vardır. Bu kudsî yerde bu özel ibadetin şuuru ve ciddiyetiyle yerine getirilmesi gerekir. Bilmem ki içine riya girme riski olan ve özünde ihlâs olmayan ibadetten kim ne hayır görür ve ne sevap umabilir ki?!..
Umre Nedir ve Nasıl Yapılır?
Umre kelime manası itibariyle ziyaret demektir. Umrenin iki önemli farzı vardır. Bunlar mikat yerinde ihrama girmek, tavaf yapmaktır. Bu vecibelerden ihram şart tavaf ise rükündür. Umrenin vacipleri ise, sa’y ile tıraş olup ihramdan çıkmaktır. İslâm’a göre, mü’minin ömründe bir kere umre yapması sünnettir. Umrenin ziyaret şekli ise, hacca benzer. Fakat haccın yapıldığı Zilhicce ayında olmasının mecburiyeti yoktur. Arefe günü ve kurban bayramı günleri olmak üzere, sene boyunca hac günleri olan bu beş günün dışındaki bütün vakitlerde yapılabilir. Umrenin pek çok fazileti vardır. Özellikle de Ramazan ayında yapılan umrenin sevabı oldukça fazladır.
"Hazreti Peygamber Efendimiz, hayat-ı saadeti boyunca biri Hudeybiye'nin kazası olmak üzere toplam dört defa umre yapmıştır. Efendimizin bu umre sayısına ittibaen firmalar da umrecilerine genellikle dört umre yaptırıyorlar. Fırsatı ve zaman olan kendi imkânlarıyla daha fazlasını da yapabiliyor. Tavafın ise sayısı ve sınırı yok. İsteyen istediği kadar tavaf edebilir ve her vakit namazını Kâbe'de, Mescid-i Haram'da kılabilir."
Rasûl-i Ekrem (sav) bir hadisinde meâlen, "Umre, ikinci bir umreye kadar işlenen günahların bir kefâretidir. Hacc-ı Mebrûr'un (en hayırlı ve güzel şekilde yapılarak kabul edilmiş haccın) ise, cennetten başka bir karşılığı yoktur." buyurmuştur. İmam-ı Merginani, "Bize göre umre sünnettir. İmam-ı Şafi'ye (ra) göre ise umre farzdır. Zira onun için Rasûlullah Efendimizin, "Umre bir farizadır. Aynı hac farizası gibi." mealinde bir hadis-i şerifi delil almıştır. Bir başka hadis-i şerifte de "Hac bir farizadır. Umre ise, bir tetavvû’dur (Farz ve vaciplere ilâve olan nafile)." beyanı esas kabul edilir. Özetle, dinimize göre insanın ömründe en az bir defa umre yapması sünnettir.
Gelelim Allah’a misafir olmaya…
Umre ve haccın her rüknünde ve her ritüelinde Allah’ın büyüklüğü ve azameti, tekbirlerle ilân ediliyor. Tavafın da her şavtında tesbih, tahmid, tehlil, tekbir ve zikirlerle başlanır ve yine Rabbena Atina duâlarıyla tamamlanır. Aralarda ise her şavtın farklı bir duâsı, mânâsı ve makamı vardır. Bir sürpriz yaparak kafilemize katılan ve tavafın birinde yanımdaki genç yeğenimle duâları birlikte okuyup tercüme ederken insanı kendinden geçiren, âdeta bulutların üzerinde gezdiren mânâlar insanı alıp başka âlemlere götürüyordu.
Birinci şavtta şöyle bir duâ okunur (mealen): “Allah’ım Sen kullarını kutsal Beytine (evine) çağırdın. Ben de senin rızanı istemeye geldim. Bunu bana ihsan ettin. Beni bağışla. Bana merhamet et. Bana sağlık, âfiyet ver ve beni affet. Senin her şeye gücün yeter.”
İkinci şavttaki duâ ise tam da Allah’a misafir olmanın sonsuz hazzını ve lezzetini tattırıyordu: “Allah’ım, ben Senin kulunum ve ziyaretine geldim. Her ziyaretçinin ziyaret edilen üzerinde hakkı vardır. Sen ise ziyaret edilenlerin en hayırlısısın. Benim de senin misafirin olarak senden isteğim ve hakkım beni bağışla, bana merhamet et ve beni Cehennem ateşinden kurtar.”
Sadece bu duâları Allah’ın “evim” dediği, kutsadığı ve duâları kabul ettiği yerlerde icâbe makamına arz etmek için o mübarek ve mukaddes mekâna gitmeye değmez mi?
(Yazımız Mübarek Beldelerdeki Bazı Mekânların Tanıtımıyla Devam Edecek)