Medeniyeti kimler ayağa kaldırabilir?

Mehmet Ali ERDEM

Medeniyetin kilit taşları: Kelimeler (3)

Kelimeler ve manalar konusunda Bediüzzaman ne düşünmektedir?

Tillo’da Türbeye kapanarak Kamus-u Okyanus’u (Arapçadaki tüm kelimeleri kapsamayı hedefleyen bu sözlük, 60 bin kelime ihtiva etmektedir) hıfzeden Bediüzzaman bunu neden yaptığı sorusuna “Kamus her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor. Ben de bunun aksine olarak her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücuda getirmek merakına düştüm” cevabını verir. Bu ifadeden çıkartılabilecek yargılar şunlardır:

1-Çok sayıda kelime bilmek önemlidir,

2-Sözlüklerde her kelimenin kaç manaya geldiği yazılıdır,

3-Kelime maddi dünyaya aittir ve mana dünyasına ait anlamı anlatmak için kullanılır,

4-Mana maddeden üstündür,

5-Üstadın arzusu her manayı ifade için kaç kelimenin kullanıldığını/kullanılabileceğini gösteren bir sözlük hazırlamaktır.

6-Üstadın bu arzusu talebelerine vasiyet niteliğindedir.

Şüphesiz ki medeniyetimizin yeniden yükselmesinde Yaradanın mesajları, Kur’an ayetleri,   terimleri ve ifadeleri merkezi bir rol oynayacağından Arapça da önemli bir işlevi üstlenecektir. Ancak, bu dahi yeniden yükselişte Arapçanın merkezi dil olmasını gerekli kılmamaktadır. Kur’an’daki Arapça kelimelerin derinine nüfuz ederek, onun kadim anlamlarının yanı sıra çağın idraki ile yeni anlamlarını da keşfederek kendi diline ve kültürüne, özgün ve yeni kelimelerle kazandıranların dilleri genel kabul görmeye namzet sonrasında da medeniyet dili olmaya adaydırlar.

Genel kabul görmeye namzet olmalarının sebebi bunu hak edecek çabayı göstermiş olmaları ama sadece namzet olmalarının nedeni de hareketlendirmeleri gereken medeniyetin içindeki, kendi kültürlerine yakın kültürlerle de etkileşim içerisine girmelerinin gerekmesidir.

Dilbilimci olmadığım için oransal analizlere ve değerlendirmelere girmem mümkün ve doğru değil ama medeniyetin inşasında köken, kültürel, coğrafi olarak birbirine yakın olan dillerin birbirinden kelime almasının önemine dikkat çekmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Aslında her dilin içinde, o dilin ana taşıyıcısı kavmin irtibatta bulunduğu; dini, siyasi, ticari, kültürel ilişkiye girdiği kavimlerin dillerinden kelime girmesi çok doğaldır. Bu yüzden Türkçenin içinde Rumca, Ermenice kelimelerin bulunması da normaldir. Sadece Mimar Sinan’ı almak; kelimelerini, yemeklerini almamak mümkün müdür? Yalnızca Sinan’ı kabullenip diğerlerini kabullenmemek normal midir?

11 yıl önce kısa süreliğine Afganistan’da iken, hatıra olarak onların geleneksel Afgan başlığını almak istedik. Arkadaşımla beyaz mı olsun siyah mı derken tezgâhtar çocuk söze girdi; siz Türksünüz, bizim burada Türkler ak ile kara der; bizler siyah-beyaz deriz, dedi. Sonrasında düşündüğümde hem sevindim hem de üzüldüm. Sevindim çünkü biz hem ak ile karayı, hem de siyah ile beyazı kullanıyorduk ve bu Türkçeyi zenginleştiriyordu. “Bu işten yüzünün akıyla çıktı” deriz ama beyazıyla çıktı demeyiz. “Aksakallı” başka manaya gelir “beyaz sakallı” başka manaya. “Beyaz sayfa açalım” yerine “ak sayfa açalım” uygun düşmez. Üzüldüm çünkü Doğu Türkistan’dan, Yakutistan’dan Balkanlara kadar kuzeyden ve güneyden gelen, sonrasında tekrar Anadolu’da yoğunlaşırken irtibatta bulunan tüm kavimlerden ak-kara manasına gelen kelimeleri alsaydık da, sevgilinin gözünün beyazına, bulutun beyazına, denizin köpüğünün beyazına ayrı ayrı beyaz-ak manasına gelen kelimeler kullanabilseydik. Bu anıyı, hissiyatı, duygu ve düşünceyi sizlerle paylaşmamın sebebi geçmişe yönelik bir keşke yaratmak değil, belki geleceğe dönük temennide ve öneride bulunmaktır.

Doç. Dr. Rıza Yıldırım’a göre kavmi belirleyen iki ana unsur vardır; kavim ve geçtiği süreçler. Kavimleri ağaçlara, geçtiği süreçleri de tezgâha benzeten Yıldırım, Türk tanımının ağacın cinsiyetine değil, geçilen süreçler sonunda ortaya çıkan ürüne atıf yaptığını belirtir. Türk için yapılan bu tanımı Türkçe için de kullanmak uygun olacaktır. Asıl olan kelimenin Türkçe kökenli olması ya da olmaması değil, Türkçenin tezgâhından geçip geçmediğidir.

İlk yazıdaki “Medeniyetimizin yeniden inşasında hangi dil/diller neden ve nasıl etkili olacaktır?” sorusunun cevabı yukarıdaki açıklamalarda yatmaktadır. Irka değil değerlere, kelimelere değil manalara, köklere değil süreçlere önem vererek dilini geliştiren diller ve milletler medeniyetin yeniden dirilişinde, inşasında temel rol oynayacaklardır. Hangi diller ve dilleri kullananlar bunun için daha uygundur, biçilmiş kaftandır, hangi kavimler ağaca, hangileri tezgâha ve sürece önem vermektedir, değerlendirmek gerekir.

Ancak unutulmaması gereken bir gerçek daha var ki; medeniyetin yeniden inşasında en uygun dil ve kavim dahi bunu tek başına gerçekleştirebilecek durumda değildir; en uygun olanının en uygun olmayana, en uygun olmayanın da en uygun olana ve ara kategoride yer alanlara ihtiyacı vardır. “Bir elin nesi var iki elin sesi var” ise çok elin “gür sedası” olacaktır. Gönül arzu eder ki o sedanın içinde herkesin kullandığı kelimeler yankılanabilsin.

Ama bunun olabilmesi için öncelikle herkes birbirine gönlünü, kelimelere zihnini açmalı, kıskançlık ve enaniyetten uzak durmalıdır. Böyle davranan gani gönüllüler i'lâ-yı kelimetullâh’ın (1-Allah'ın adını, Allah'ın birliğini yükseltme, yüceltme. 2-İslâmlığı yüceltme, İslâm hakikatlerini yaymaya çalışma) bayraktarlığına, sadece Müslümanların değil tüm insanlığın, hayvanların, bitkilerin ve dahi hataen cansız dediğimiz donuk (camid) maddelerin de umudu olmaya adaydırlar.

Bunu da ben ya da benlerden oluşan ve büyük bir ben olan biz diyenler değil ancak ve ancak “O” ve “Şahsi Manevi” diyebilenler gerçekleştirebileceklerdir. Namaza dünyadaki bütün varlıklar adına durabilenler, hepsi adına şükredip, halleri arz edip, dua edebilenler, halifelik için namzettirler. Bu idrak ile safların sıklaşmasını dilerim.

Son Söz: Cümlelerin içinde Üstadın kullandığı kelimeleri aramak yerine kastettiği manaları, ruhu aramalıyız. Kelimelerden geçip içindeki manaya süzülemezsek, harflerden yapılmış olan kelimelerde takılıp kalabiliriz.

Üstad için de kelimeler araçtır asıl olan manalardır. O yüzden “her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücuda getirmek” ister.

Son asırlarda Risale-i Nur büyüklüğünde Türkçe yazılan bir eser ve sözcüsü/vekili bir âlim olmadığından son Bediüzzaman’ın (Said Nursi Hazretlerinin) Türkçe yazmış olması; Türkçe ve Türkçe anlayıp, konuşanlar için büyük bir nimet ve dahi herkes için bir işarettir. 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.