Şehrin gürültüsünden bıkmış, kalabalıklardan usanmışım. Çocukluğumu, çocukluk günlerimi, çocukluğumun geçtiği yerleri özlemişim. Çam ağaçlarının ferahlatıcı kokusunu, dallar arasındaki o saklı sahnelerinden türlü türlü türküler tutturmuş kuşların cıvıltılarını özlemişim. Akrabalarımı, köyde kalan dostlarımı cidden çok özlemişim. Şöyle bir hasret gidermenin tam zamanıdır dedim ve köyümün yolunu tuttum.
Bir dostumla eski günleri hatırlamak, geçmişimizi yeniden yaşamak için yayla istikametine ilerliyoruz. İşte şu düzlük, atlarımızın dörtnala kalktığı yer. Şurası öküz arabasından düştüğüm, küçük yaralanmalarla ucuz atlattığım yokuş. Bu, dedemle altında gölgelendiğim kavak ağacı. Burası, balık tutmak için çırpındığımız dere…
Bizim köylüler pek hazırcevaptırlar. Yerinde konuşmayı iyi bilirler. Komşusunun acısını, sevincini paylaşmayı da ihmal etmezler. Aslında bu bir gelenektir. Bu güzelliklerin okulu da yoktur. Sosyal ilişkiler hayat okulunda öğrenilir.
Epeyce yürüyoruz. Eski zamanlardan haber veren bir manzara ile karşı karşıyayız. Hacı Ahmet Dede, oğlu Hacı İbrahim’le at arabasına ot yükletiyorlar. Selâm verip kolaylıklar diliyoruz. Bize verdiği karşılık pek tatlı oluyor:
“Bakıyorum gerilmiş yay gibisin
Tozu toprağa katan tay gibisin
Katarların altındaki ray gibisin
Nereye bu yolculuk Mahir hoca?
Baksana dağlara yüce yüce
Okursun her ilmi hece hece
Yolun açık, gönlün ferah olsun
Nereye yolculuk Mahir hoca?”
Bu sözleri duyanın, konuşmaktan çok susması lâzım. Bunu becerebilecek miyim? Sanmıyorum.
Devam ediyoruz yolumuza. Kafam, tam bir fikir kazanı. Bir yığın düşünce, küheylanlara binmiş, uçsuz bucaksız gönül meydanımda dörtnal… Ortalık toz duman. Tam yarım saat sonra dudaklarımdan şu dizeler dökülüyor:
“Ne de güzel demişsin hacım,
Feda yoluna kardeşim bacım,
Rızasından başka olmasın tahtım tacım,
Gidiyoruz, eskiye, maziye doğru.
Geçmiş de yıllarım senelerim.
Zaman bir elek her dem elenirim
Sözü bilmez eveler gevelerim
Taylar da beygir oldu hacım.”
Yollar eskisi gibi tozlu değil. Çünkü öküz arabaları yok artık. Küçüklüğümün elmaları, armutları da yok. Elma, armut, alıç var. Ancak eski tatları yok. Belki de ağzımızın tadı kalmadı.
Çocukluğumuzda taşladığımız armut ağaçlarının çoğu kurumuş. Oysa ne kadar da cömerttiler. Biz, onlara taş atardık. Onlarsa bizi, meyveleriyle sevindirirdi. Şimdi ne o meyveler var, ne de taş atan çocuklar…
Yayla yolunda çeşmeler vardı. Onların da birçoğu artık akmıyor. Sanki her şey insanlarla var olmaya alışmış. Kuşlar bile ötmez olmuş. Şairin dediği gibi:
“Dünyanın öyle bir baharına vardık ki:
Bülbül susmuş, havuz tenha, gül bahçesi harap olmuş.”
Yardibi… Bizim coğrafyanın en düz yolu. Burada ata binmek ne de heyecanlı olurdu. Kocaahlat’ın altında birazcık dinleniyor, eski günleri hatırlıyoruz.
Ardından yola devam ediyoruz. Son durağımız Çatak Deresi. Derenin şırıltısı, kurbağaların sesleri pek değişmemiş. Mütevazı soframıza oturuyoruz. Pek de acıkmışız. Son yılların en keyifli gününü, keklik kanı çaylarımızı yudumlayarak tamamlıyoruz.
Eee… şimdi eve dönme zamanı. Hacı Ahmet dedeyle yine selâmlaşmak istiyoruz. Fakat o çoktan işini bitirip köye dönmüş. Bilmem gelecek yaz yine muhabbet edebilecek miyiz?
Belki…